HİKÂYE İÇİNDE HİKÂYE

Şubat 6, 2012

hareket ve madde: biri ötekisiz olamayan iki şey. bir tohum olarak ana rahmine düşüşünden toprak altında çürüyerek börtü böceğin besinine dönüştüğün döneme, çokkatmanlı bir hareketler silsilesi içinde devinip durmaktan öte neydin ki? bir düşün: öngörülemeyecek kadar karmaşık ve bir o kadar da basit ve belli, bununla birlikte disiplindışı ve yola yordama gelmez, biricikliğiyle sıradanlığı içiçe, zilyon tane gündelik fiziksel hareket; bulunduğun noktadan bir başka noktaya, bir yerden başka bir yere, bir coğrafyadan başka coğrafyaya doğru kısalı uzunlu mesafeler katediş; bunun bazen bir taşıt içinde vuku bulması ve böylelikle içiçe geçen bir çifte hareketlilik durumu (örneğin bir trende arka vagonlara doğru yürümek); üzerinde hareket ettiğin dünyanın kendi etrafında dönerken bir yandan da güneşi odağına alan yörüngesel dönüşü; güneşin hareketliliği; samanyolunun galaktik uzaydaki sürüklenişi; bildiğimiz evrenin belki de olası bir üst-evren içindeki yolculuğu… bitmedi, bir de mikroevreni, atomları, atomaltı parçacıkları düşün: bu saydıklarımı sonsuz küçüğe doğru sırala! bitmedi, bütün bunlar uzamsal hareketler; ya zaman boyutu? bitmedi, ya iç dünyadaki hareketlilik, duyguların, düşüncelerin akışı? –duygu ve düşünceleri maddesel evrenin dışında varsaymadığım için işin içine kattım. şimdi bütün bu farklı düzlemlerdeki katmanları örtüştür, ne göreceksin? görmeni kolaylaştırmak için şöyle yapalım: hareketleri çizgisel bir görselliğe indirgeyelim. ama üçboyutlu olsun, yani uzay geometrisini kullanalım. uf, muhteşem bir manzara! ama bu manzaranın keyfini çıkarabilmek için ömür yetmez, hiç yetmez, çünkü bir yandan sürüyordur hareketler silsilesi, manzara hiçbir zaman tamamlanamayacak, nihayete eremeyecektir ki. önce ikiye, sonra dörde, sonra sekize bölünmen gerekir ve bu geometrik bölünüş de sürüp gider.

madde ve ses: biri ötekisiz olamayan iki şey daha! itiraz ettiğini duyar gibiyim, ya sessizlere, sesi olmayanlara, çıt çıkarmayanlara ne demeli, değil mi? hayır hayır, böyleleri yok, madde varsa ses de onunla birlikte var. mutlak sessizlik bir varsayımdan ibaret. ya da yalnızca metakozmik bir durumdur olsa olsa. kâinattaki her sesin kozmik kaydının tutulduğu inancımı seviyorum. bu inanç bana tuhaf bir biçimde huzur veriyor. peki bütün boyaları karıştırınca siyahımsı garip bir boya elde ettiğinde olduğu gibi kâinatın gelmiş geçmiş ve gelecekteki bütün sesleri üstüste bindiğinde de sonuç kakofonik midir, yoksa bu bizim hüsnükuruntumuz mu yalnızca? neden herşeyi kendi algı, duyu, duygu ve düşünce evrenimizin yapısal mantığı, sınırları ve kısıtları içinde değerlendirmek gibi benmerkezci, insanmerkezci, gülünç bir tutum sergileriz ki? neyse, harekete ilişkin örüntümüzü sese de uygulayalım haydi. uzam ve zaman içindeki bütün sesleri bir bütünlük içinde icra eden bir kozmik orkestra kuralım. hiç bitmeyen bir konser versin bize. ama yine bocalayacağız; yine önce ikiye, sonra dörde, sonra sekize bölüneceğiz ve bu da sonsuz küçüğe doğru sürüp gidecek.

madde ve koku… madde ve form… madde ve hacim… madde ve tepki… istesem daha sayarım…

maddenin hareket hali, ses hali, renk hali, koku hali, form hali, hacimselliği, tepkiselliği, katı/sıvı/gaz/plazma hali, şu hali, bu hali… peki onun yalın hali nedir? bütün bu hallerden sıyrılmış, özgürleşmiş, özerkleşmiş hali? peki yaşıyorluk ile ölmüşlük hallerini maddeden sıyırabilir miyiz? hayatöncesi ile ölümsonrasını birbirinden farklı kılan nedir, ilkinde maddenin mutlak yokluğu sözkonusu iken ikincisinde geçmişte varolmuş olmanın, hatıra objesi oluşun yokluğun mutlaklığına halel getirmişliği midir bunları birbirinden farklı kılan? madde yalnızca bu iki dönemde mi –mutlak ya da değil– yoktur? maddenin yalın hali ile yokluğu arasındaki fark nedir? olabilirliği, varolabilirlik ihtimali midir maddenin yalın hali?

ya uzam ve zaman da bizim bir tasavvurumuzdan başka şey değilse? hallerini filan geç, madde diye birşey de yoksa ya? birinin düşündeki şeylersek biz, dünya, evren? ergeç uyanacak, sonra puff!

yeni birşey söylemiş değilim, farkındayım. bu son söylediğim söylenegeldi zaten, filmleri yapıldı, romanları yazıldı. iyi de ya ben o filmler, o romanlar, o kitaplar daha yokken bunu söylemişsem? kendime söylemişsem? söylendi diye ağzımı açamayacak mıyım? söylendi diye bir daha söyleyemeyecek miyim? derler ki: söylenmiş olanı farklı, özgün, alışılmadık, daha nitelikli, daha diri bir şekilde söyleyebiliyor musun? ahah, lafı yaratıcılığa getireceğimi sanıyorsan yanılıyorsun! hepimizin sözleri yazılı kâinatın kitabında, o kitabın o sayfasını açıp o satırı bulabiliyor musun? sen bir işçisin, uyanık bir işçisin işte onu yapabiliyorsan. yaratıcıymışsın, hıh! keşfetmek, gizli olanı, yazılı olanı bulmak yaratıcılıksa eh peki.

evet. var. sen göreceksin. sen bulacaksın. algı imkânlarını, “görme”ni, “duyma”nı ve diğer algı yordamlarını kimselerin yapamadığı özgüllükte bir bireşime büründürmeyi başarabilirsen işte bak: madde var. manâ var. duyu organların, beynin, bedenin, derin, zihnin, ruhun: toplam mısın sen? bileşim misin? nesin? karar ver. sonra eyleme geç. madde ve manânın yalın hali: kâinat. ta kendisi kâinatın. bütün bu karmaşa, bütün bu kaos, bütün bu düzenlilik, bütün bu kaos içinde düzen, düzen içinde kaos: uçsuz bucaksız bir yalınlık. bir “var”lık. senin “göz”ün, “görme”n, bu “var”lığı senin için farkedilir kılmaktan öte bir işlev taşımıyor. kâşif ol. olursan kâinat sana yalın halin harikulâde güzelliğinin bir suretini sunuyor. senin çerçevene sığabilecek kadarını bu suretin de.

olsun! yeter. yokluğu, “yok”luğu bir potansiyel olarak içinde taşıyan bir “var”lık mı bu, asla bilemeyecek olsan da, olsun. hareket, ses, renk, koku, form, hacimsellik, doku, vb vb vb denizi içinde kaybol. tadını çıkar yalın halin bütün bu öyküsellik boyutlarının.

hikâye senin hikâyendir demeyeceğim. hikâyen, sensin. yalınlığın içine karışıncaya, hikâyeyi anlatan metakozmosun hikâyesinde eriyinceye kadar bu böyle.

DASEİN HÜSEYİN’İN SEKSEN GÜNDE DEVRİALEMİ

Ocak 6, 2012

yedinci yılına girdi bir tarafımın şu siber dünyaya aitliği. evet, bir tarafım yalnızca. biri “gerçek” (!) hayattaki kendim: bir ad ve soyad, bir vatandaşlık numarası, bir aidiyetler silsilesinin onmaz tutsağı, toplumsal roller bileşkesinin ayaklı hali, yapıp etmelerin kapıp koyverdiği yürüyen gölge, bay bilmemkim; ötekisi siber varlığım: ikiboyutlu gözüken bir sıfırlar-birler dünyasında, soluk sepyalar, grinin grisi, kurşuni gölge gölgeleri, maske üzerine maske geçirilmesi zaruri kılınmış bir distopya simülatöründe gönüllü denek/köle/tutsak; bir de berikisi ve benliğimin hakiki tezahürü diyebileceğim, dasein’ın, “orada-oluş”un sorumluluk yükünün ağırlığıyla beli bükülmüş, “özgürlük mahkumiyeti”yle gözleri kararmış, bütün kafesleri parçalayabilme dirayetine sahipken göğüs kafesine gıkını çıkaramayan kavkakuşu örneği en az üç parçam var ve bu parçaların toplamından ibaret olmadığım gibi bu bir kişilik bölünmesi olarak da değerlendirilemez elbette. bazı insanlar kendilerinin bilincine vardıkları ilk andan itibaren bir varoluşsal amaçla bütünleştirirler kendilerini. kendisi olmak/kendinin olmak yolunda verilmiş hayati söz, atılmış hayati adım, seçilmiş doğru yoldur o. ben de onlardandım işte, kendimi bildim bileli dünyanın gailesine, hayatın başkalarınca -bu başkaları ailen olabilir, sistem olabilir, şu olabilir bu olabilir- belirlenmiş, sıkısıkıya çizilmiş rotasına aldırmaksızın yürümeye çalıştım varoluşsal yolumda. tökezledim, raydan çıktım, devrildim, yaralandım, berelendim, kendimi yitirdiğim oldu çok, zaman zaman yolu kaybeder gibi oldum, ama işte yol, işte yürüyen adam. kör topal, sersem sepelek, farketmez. onca mevsim, onca yıl, kar kıyamet, yağmur çamur demeden yürümeye çalışmanın da bir bedeli var, herşeyin olduğu gibi. parçalandığında parçalarını toplasan bile eksilebiliyorsun, bir parçanın artık şekilsizleşecek kadar aşındığını, hatta belki de yokolduğunu, “yok” olduğunu görebiliyorsun. bedel belki de bundan ibaret, ama adı üzerinde: “bedel”. yani ödemenin kaçınılmaz olduğu şey.

neyse, uzatmayalım, yolumda kendi halimde yürümeye çabalarken, karşıma çıkan bu siber dünyaya kayıtsız kalamadım. hayatın ritmi beni de kıskaçlarıyla kavrayıverince, koşullu teslim oldum: dışarıdaki hayata öyle çok da vefasızlık etmeden, yanlışlıkla “sanal” denen bu  siber hayata dahlimi kabullendim. burası dışarıdaki hayattan çok daha acımasız, çok daha vahşi, öğütücü, tüketici ve entrika doluymuş, önceleri bilemedim. her yeni şey, yeniliğinin, alışılmamışlığının cazibesiyle çıkagelir ya, öyle oldu. sallandım, yuvarlandım, boka battım, debelendim, tırmandım, çıktım. tekrar sallandım, yuvarlandım, boka battım, debelendim, tırmandım, çıktım. komedileşen trajediye bulandım, cebelleştim, altta kaldım, yassıldım, yamuldum, kendimi tanıyamaz hale geldim, sorular sordum kendime, cevaplar bulamadım. cevaplar bulmak için mi sormuştum, hayır, ayakta kalabilmek için sorular sormak gerekir, onun içindi. doğru soruyu sorabilmek, doğru ya da yanlış bir cevap bulmaktan çok daha zor ve gereklidir. şimdilerde, aşınan, eksilen, yokolan bütün parçalarımın hesabını kendime verip, kara esvabımdan sıyrılıp, hafifledim belki de. bilmiyorum, öyle sanıyorum, öyle tasavvur ediyorum kendimi, o halde görmek, bulmak istiyorum. karalara bürünmeyi bıraktım, evet, kendim karayım şimdi. derim kara artık, giysilerim değil. ece ayhan’ın karaşın çocuklar sınıfının arka değilse bile arkaya yakın sıralarından birinde, boş beyaz kağıdım, kalemim ve ondan da önemli olan silgimleyim. varoluşsal amacımı gerçekleştirme yolunda yürürken bir yandan beni tökezletip sendeleten, gücümü dağıtan, bununla kalmayıp beni neredeyse benden alan bir tür hades diyarıyken burası, öte yandan da, bununla tamamen çelişircesine dışarıdaki üçboyutlu cehennemin kavurucu alevlerinden beni nisbeten koruyan, aslında korur gibi yapan bir tür “non-area area”ydı. heideggeryen “varlığın evi”nde rahatça dolanabildiğim, kendimi gerçekleştirme, hayata manâ atfetme ve böylelikle “orada-oluş”un ağır, verili sorumluluğuyla başedebilme çabasıyla ve bu suretle  “varlık”tan “özne”ye terfi etme telâşıyla hemhal olduğum bir zamansallık icra yeri, içinde devindiğim habitatın ikiboyutlu yansısı. bir simülasyon odası.

belli değil –ya da çok belli: quo vadis, insanlık? bu çılgın, aldatıcı görkemiyle bu yaldızlı, parıltılı serüvenin sonu parlak gözükmüyor. bizler de sürükleniyoruz işte ve kimimiz direnmeye, kendi manâsını, tavrını, tutumunu, itiraz gücünü, umarsız çığlığını, onu o yapan dilini yitirmemeye çalışıyor. tasavvuru ve tahayyülü imkansız uçsuz bucaksızlığıyla kâinatta kendinde bir önem vehmetmenin canlı örneklerinden başka birşey olmayan bizler, yalnızca şu majör hakikatin ölüm denen yüzünün bilinciyle belki şereflenmişiz, başka da bir incimiz yok çıkardığımız, bu bilinemezlik ummanından işte. ölüm, olanca karanlığıyla ışıtıyor ortalığı, onsuz yapamazdık, yapamayız, manâyı veren o. anomiden, amorfiden, kaosun ürkütücü derinliğinden çekip çıkardığımız ve adını dil koyduğumuz şeyi evimiz kıldığımızda, eninde sonunda bacadan girecek olan noel baba o. girecek ve salonumuzun en mutena köşesindeki çamın dibine hediyesini bırakacak: kendini.

o zamana kadar işte böyle eğleyip duracağız kendimizi, eğleyip duracağım kendimi. kâh kendi “hakiki” benliğimi bulmanın kutsal yolunda yalpalayarak da olsa yürümeye, kâh uçurum diplerinde kendi parçalarımın bir kısmını toplamaya çalışarak. dilimde kendimi bulmayı umarak. kendi gölgemle ve onun gölgesiyle saklambaç oynayarak.

dışarıdaki dünya, ya da le temps modernes ile le temps postmodernes’in tuhaf bir şekilde içiçe geçtiği siber dünya… farketmez. orada, burada, belki de olmanın değil, sadece görünmenin işlev taşıdığı kıyamet alâmeti zamanlarda.

(başı sonu belirsiz, alelacayip bir hasbıhal denemesiydi. sürç-i lisanım affola.)

VAKUMLU ŞİİR

Aralık 29, 2011

külüm için biriktirdim dünyanın onca ateşini
ciğer delen soluğuyla kelimelerimin
sönmesin diye üfleyip durdum

yıkılmadan hayatın köprüsü içimin rüzgarıyla
geçmek istedim sarsak adım çabucak
hayat evcil bense yalnız bir kurttum

sızlıyor derimde günün yanıkları şimdi
savrulup gitmiş dört yana gecenin uyanıkları
birinin çığlığını ötekinin yankısında duydum

işte orada duruyor haşlanmış kurbağalar
masalın çıkış kapısında olandan habersiz öküz
ah kitap okurken içi geçen çocuklara uydum

alfabem için biriktirdim ıslanmış harfleri
elif kederden nun neşeden bir başkası utançtan
parmak uçlarımın harlı sobasında tek tek kuruttum

cıva buharına dönüştüm kısa bahardan kışa
arka bahçelerini aydınlattım anlaşılmazlığın
sonra bir kil oldum bir su bir kum

yıkık surlar kök–hüzne boyar büyük resmi
boşluğun azalışı yarım kalır kırılmış çekiçle
bak sen öyle bir anda usulca gözünü yum

çıkıp gelmişliğe yordum hayrı bunca zaman
daradan düşün beni, araf’a atın beni
veyl! o güzelim hiçliği böyle niçin yordum

soruyorum sana ey tatlı ve haklı ölüm
gözlerime kandil olmuşken nedir bu şimdi
etrafını ışıtmaktan aciz titrek mum

isterdim akıl terketsin beni su koysun gönül
bir dünyaya bir ben ne kadar çoksa o kadar çok
büyümeyi kurdum

(*) müzik: jan garbarek, anouar brahem, shaukat hussain, “sebika”, madar.

AYNALI Y’AZICIK

Kasım 28, 2011
videoya buyurun!
ayna ayna söyle bana, kaç dünya var böyle? bir dış dünya, bir iç dünya, bir sendeki dış dünya, bir sendeki iç dünya. dünya içindeki dünya dünyanın içinde midir ayna? ya ben hanginizdeyim? hanginizin arasında? hangi arada, hangi derede? ayna ayna söyle bana, ben bir yazı mı yazmalıyım? suya mı yazmalıyım, senin sırına mı? senin sırının sırrı nedir ayna? benim sırrımın sırı niye dökülmüş?

ayna ayna söyle bana, ben bir hayal miyim düş müyüm? sen mi bana bakıyorsun, ben mi sana ayna?

(*) aynalı y’azıcıkla alâkasız müzik: fleetwood mac, “songbird”, rumours. aşk ne menem bişeydir ki üstüne şarkılar söylenir, romanlar yazılır, filmler çekilir bıkmadan usanmadan. olup olacağı bir tür “sublimation”dır oysa işte.

(**) wp  para istiyor anladığım kadarıyla artık, video falan yüklemek için. vay anasını sayın seyirciler!

YESTERDAY WHEN I WAS…

Eylül 16, 2011

bugün 18 eylül 2011, pazar. demirbank iyi günler diler.

rahmetli demirbank’ın sabahları iyi günler dilediği günler çoktan geride kaldı. günler geçer, insan eskir. ya şarap olur, ya sirke. şarabın da bir yeri var, sirkenin de elbet. ama sonuçta üzüm üzüm olmaktan çıkar, gün gelir omcalar çürür, bağlar tarumar olur.

babamın öldüğü yaşta değilim. ohooo, o yaşta olmayacağım da –biliyorum. teoman’ın şarkısını severim. her doğumgünümde dinletirim kendime, çam sakızı çoban armağanı olarak. her dinleyişimde de itiraz ederim böyle işte: babamın öldüğü yaşta değilim, olmayacağım da. ve o demirbaş armağana başka başka hediyeler eşlik eder her seferinde ve bu hediyeler kelimelerden oluşur hep. oluşturdukları metnin yüzü bilgece bir sadeliğin zenginliğiyle ışıldayan kelimeler. çatısı özenle çatılmış, örgüsü titizlikle kotarılmış metinler. çoğun da şiir. edebiyatın zarif kızkardeşi.

peki muhasebe?

bazen acı veriyorsa da evet. ama hep öyle dibine kadar değil. kâr-zarar cetveliymiş, bilançoymuş, dönemsonu hesaplarıymış, zaten hem pek anlamam, hem de soğuk ve sıkıcı şeyler onlar. neydim ne oldum, hepsi bu.

şunca yılın hesabını kendime verdiğimde sonuç pek içaçıcı değil açıkçası. veresiye duygular, müflis tüccar.

olsun. ticaretten hiçbir zaman anlamadım zaten. açıkgözlük, cingözlük bana göre değildi. iliğime kadar sömürüldüm çoğu zaman, gıkım çıkmadı değil, ama kendime öttü borum, içimi yedim bitirdim. insan görmeye tahammülüm kalmadığı çok anlarım oldu, insan olduğumdan utandırıldığım çok anlar. yazık, “insan” dediğimiz yaratığa oldu olan, beni kaybetti, en içten dostu olabilecek olan beni. ha “sen nesin, insan değil misin” diye soracaksınız, sorun, en doğal hakkınız. elcevap: insanım, evet. evet ve ne yazık ki. zaaflarımın sürüsüne bereket. günahlarımın, suçluluk duygularımın, kaçaklıklarımın, uzaklaşmalarımın, geriye çekilmelerimin, hatalarımın, yanılgılarımın, bile bile lâdeslerimin. acı yenilgilerimin, pyrrhus zaferlerimin, karşılıklı batışlarımın, göz göre göre sıçıp batırışlarımın.

olsun. yaşamak zorundaydım. “tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.” karl marx amca duymasın bu lafını kendi minör serüvenimin, dandik hayatımın tasvirine dahil ettiğimi, lâkin yalan mı yani.

neyse, bugün değilse bile, yarın da değilse bile, pazar günü için, çocukluğumun ve ilkgençliğimin kendi gitmiş vahı kalmış demirbank’ı alabilir sazı eline: bugün 18 eylül 2011, pazar. demirbank iyi günler diler.

ben de dilerim. kendime bu sefer hediye olarak çok sevdiğim bir müzisyenin çok sevdiğim bir şarkısını, bir de aziz üstadımız, sevgili hocamız behçet necatigil’in bir şiirini veririm hem:

dışarıyı dinleme, içerdeyim
kımıldayan perdenin şimdi az berisinde.
insan kimi geceler niçin uğrar dışarı?
bir gerçeğin içinde kendini dinlediyse.

yaşlanmak, o her şeyin biraz biraz yettiği
anılar yerini tutuyor.
ben bu oyunu küçükken de görmüştüm:
çoklarını kovalıyor, birini tutuyor.

yaşlanmak, bir korkunun hep uzağa ittiği – -
içerdeyim.
yangın duvarlarının yıkıldığı geceler
ama nasıl geleyim?

insan kimi gemileri ne de çabuk unutuyor
binmiştik sözde,
bir çocukluk yatıyor
battığı yerde.

sağım solum doldu. zil çaldı. bu kaçıncı?
bir telâştı geçti, oturdu hepsi.

(*) pazarları internete girmiyorum. yarın da işim çok, belki giremem diye iki gün öncesinden yazdım bu yazıyı işte. nasılsa eskisi gibi dutluk değil buralar, neredeyse hiçbiriniz gelmiyorsunuz artık, ne farkeder ki!
(**) şiir: behçet necatigil, “sevgilerde”, can yayınları, 2009, s.197.
(***) müzik: charles aznavour, “yesterday when i was young”, greatest golden hits.

MİŞSİZ GEÇMİŞ ZAMAN

Ağustos 26, 2011

en büyük zalimin, en acımasız despotun geçmiş olduğu kesindir. aldıracaksın geçmişi, yangılanan apandis gibi. hadi kafiye oyunu oynayalım: mazi, marazidir. zombi kaynayan bir arazidir. hafıza hafız değildir. herşeyi ezberlemek ve aklında mıh gibi tutmak zorunda değildir.

susmak ve şarkı dinlemek… bazen bu yeter insanın canını acıtmaya.

(*) müzik: mircan, “numinosum”, numinosum.

ESKİ TÜRKÜLERDEN ÇIKILIR YENİ TÜRKÜLERE

Ağustos 23, 2011

hatırlayacaksınızdır, eski yeni türkü’yü severim, yani yeni türkü’nün yeni türkü olduğu zamanları. murathan mungan ve yeni türkü isimleri yanyana gelinceyse hep güzel şeyler çıkmıştır ortaya. birkaç gündür bilgisayarımda dip bucak temizliği yapıyorum ya, aynısını evde de yapıyorum. akşam elime bir cd geçti, şimdi oradan iki parçayı yayımlamak istiyorum buradan. bir başkasını şurada yayımladım demin, dördüncüsü de şurada.

(*) sırasıyla: zerrin özer, “dağınık yatak” ve teoman, “ağır kapı”, söz vermiş şarkılar [murathan mungan].

18. BRUMAIRE YAHUT KÜFLENMİŞ BİR NOTÇUK

Ağustos 22, 2011

şuracıkta bir kez daha şakıyalım: tarihte büyük olaylar iki kez tekrarlanır; lâkin ilkinde trajedi, ikincisindeyse komedi olarak. dayımız hegel ile amcamız marx’ın kemiklerini sızlatma pahasına, sözü bağlamından büsbütün koparıyorum şimdi ve diyorum ki ben bu filmi iki kez izledim; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.

sy’in birinci dönemiyle üçüncü dönemi arasındaki fark buradan kaynaklanmaktadır. yayına girmesi ayıp okkalı küfürlerin dışında hiçbir şeye gerek yoktur artık.

şurdan bi kaset koy da neşemizi bulalım hanım.

(*) metallica, “die, die my darling”, garage inc. (disc 1).

SONE MONE YAHUT SONNET MONET

Ağustos 22, 2011

tımbır icat oldu mertlik bozuldu! ff ve tw görgüsüzlüğünden sıkılıp blogistana dönüş hazırlıklarına geçerken tımbır’ın kapısından içeri süzülmek benim için hiç iyi olmadı. çağımızın en temel hastalığı olan hız, blog dünyasının cazibesini öldürdü. kimsenin ne doğru dürüst blog yazdığı var artık, ne okuduğu, hele ne de yorum yazdığı. bundan ben de nasibimi bolca aldım, alıyorum. cesur değilim maalesef, yoksa çoktan “sosyal medyanıza da size de!” deyip iz toz bırakmazdım. ne yaptım böyle yapacağıma: tımbırdayıp duruyorum, kırk yılın başında bloglarımdan birine uğruyorum, blogistan ahalisinden bir iki kişinin kapısını çalıyorum nadiren, ff’yi hepten boşladım, tw’da da kör topal ses ediyorum. sonuç: bloglarımda in cin top oynuyor.

bilgisayarımda da esaslı bir temizliğe giriştim, ne var ne yok bütün eski püsküleri atıyorum çöpe. temizlik harekâtı esnasında az önce shakespeare amcamın bir sonesine rastladım. 139′uncu sone. kıyamadım, buraya alayım dedim. nasılsa kimse okumaz benden başka, onun için münasebetsiz  anlamlara da yorulmaz. sevgiymiş aşkmış, hadi canım sen de deyip geçen biriyim ben artık. yeterince kan revan içinde kalmışım. shakespeare gibi amcalara havale etmişim böyle fani mevzuatı. aşmışım öyle tuzakları :)

139. SONE
ah, sen kalbimi ezdin geçtin gaddarlığınla;
şimdi üstüme atma tüm kötülüklerini!
beni gözünle değil, şu dilinle yarala,
hileyle değil, gerçek gücünle öldür beni.
gözüme baka baka, “sevdiğim başkası,” de;
canım, başka bir yana çevirme o bakışı;
türlü aldatmalarla yaralamak da niye,
zaten savunma gücü nedir ki sana karşı?
seni bağışlasam mı? ah, sevgilim bilir ki
güzelim bakışları olmuştur bana düşman.
düşmanları hep benden öteye çevirir ki
başkaları devrilsin o amansız oklardan.
vazgeç, işte ben artık yarı ölüyüm ama,
bak da büsbütün öldür beni, son ver acıma…

AYNA AYNA, SÖYLE BANA, EN GÖRÜNMEZ KİM ŞU DÜNYADA?

Temmuz 15, 2011

“kırık bir aynada baktınız mı kendinize hiç, ne gördünüz?” diye sormuşumdur bir kitabımda. bunu hep, hep sorarım, ayna bazen kırık olur bazen olmaz. ayna mı kırıktır sahi, yoksa aynaya yansıyanlar mı, aynanın dışındaki dünyanın kırılgan bütünlüğü mü yoksa? yoruma açıktır bu soru, belki de hepten kapalıdır.

bir metnimdeyse “bekler ki hiçbir ayna kendinden başka şey göstermesin ona, hatta kendini bile.” dediğim olmuştur. olur mu olur.

bir vakit, borges’in “ayna ve maske”sine paralel bir hikâye yazmaya koyulmuştum, yarım kaldı: “maske ve ayna”. lâkin bir de dehliz vardır değil mi? dere tepe düz gidin, bir arpa boyu yol tepin, varacağınız yerde tıpkı yola revan olduğunuz yerdeki gibi sizi bu üçlünün hakikati karşılayacaktır: suretle içiçe geçmiş maske, gözlerinizin içine bakan ayna, çıka çıka bir tatar çölünün ilk kum taneciklerine çıkan bir dehliz. alan parker’ın “angel heart”taki repliğine tam katılmıyorum; gözlerinizin içine bakan, yansımanız değildir, bizatihi aynanın kendisidir bana kalırsa çünkü.

slavoj žižek, lacan’dan nakleder: “aşılamayan şeydir ayna. ve iştirak ettiği tek düzenleme, nesnenin ulaşılamazlığının örgütlenmesidir.” ve ekler: “(…) bu yüzey, bir nevi gerçeklikteki ‘kara delik’ olarak, ötesine ulaşmanın imkansız olduğu bir sınır olarak işlev görür.”*

yine kendime vereyim sözü: “içoğlanı değil miydik nazarsız sarayın cümlemiz / aynalar içre sedasız bir güruhtu kellelerimiz”

***
aslında bu metni hafif abi lugatimin bir maddesi olarak yazmalıydım. neyse, yazarım onu da, “ayna”sız bir lugat eksik bir lugattir çünkü.

şimdi şerefe! soğuk yemek’in bu üçüncü döneminin ilk yazısının şerefine! hadi bakalım!

(*) slavoj žižek, “kırılgan temas”, metis, 2006, s. 118.


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.