YURTTAN SESLER

Mayıs 15, 2008 by metin

son beş yazının beşi de tümüyle alıntıdan ibaret, görüldüğü gibi. başkalarının sözlerini aktarmanın o sözleri tümüyle onaylamak anlamına gelmediği de çok açık. nitekim mesela eleştirel günlük arkadaş itirazında haklı bence de. geçmişten ya da bugünden, dünyadan ya da kendi ülkemden, şu ya da bu alandan, hiçbir “büyük” ya da “ünlü”nün hiçbir sözü dokunulmaz değildir benim için. grinin tonlarına yaşam/ifade hakkının tanınmadığı her düzen, kendi alanında ve toplamda totaliterliğin kapısını çalar. kaldı ki bağlam da önemlidir, alt ve yan anlamlar da, çağrışımlar da, sözün sahibinin hayatıyla sözü arasındaki ilintilerin oluşturduğu arkaplan da… vs vs.

***

blogistana geri döndüm de, hoşnut değilim bundan pek. üstelik de sağlığım da yerinde değil artık. neredeyse her allahın günü doktor doktor geziyorum. niye yazıyorum ki? okuyanlara bir faydam mı var? kendime bir faydam mı var? blog yazmak zaten fasafiso bir iş bence, öyle pek de önemsenecek, hele de büyütülecek birşey asla değil. kendi aramızda eğleniyoruz, hepsi bu. “düşün”enler için özellikle yüz yıldır son derece tehlikeli ve ruh karartıcı hale gelmiş olan, faşist zihniyet ve ruh halinin su götürmez biçimde başat ve egemen olduğu böyle bir ülkede yazmak, bütün bunların ötesinde çok da sakat bir iş, 301′ler, şunlar bunlar… bir de hakikaten zamanınızdan çalıyor blogçuluk -zaten son derece kısıtlı olan zamanınızdan. ne veriyor karşılığında? bir ölçek keyif, bir tutam dostluk simülasyonu, bir kaşık bal. sosyalleşiyorsunuz belki sanal olarak. şişik egoların, zaafiyetlerin, yırtık maskelerin oyun alanında dolanıp durmanın ne alemi var peki? güzellikler yok mu? elbette var, hem de bayağı bi çok var. ama onlara ulaşacağım derken kendinizi harap, dahası ziyan etmenin lüzumu ne?

bu konuda ruh halim pek bir dalgalı şu sıra. boyun fıtığının dayanılmaz ağrıları mı böyle yaptı beni, bilmiyorum artık. üstelik minti’nin de ön sağ patisindeki parmak kemiklerinden biri kırılmış, röntgenini çekti doktor, ilaç verdi, altı hafta evden dışarı adımını bile atması yasak. stres dizboyu.

***

bloğun adını “sade suya tirit” diye değiştirsem mi acaba?

***

gene estiler bana. hayırdır inşallah diyelim. ya da siz bana bakmayın.

KALAMAR VE MÜREKKEBİ…

Mayıs 13, 2008 by metin

seni seviyorum, seni seviyorum!” aşk ilanının, bedenden birdenbire ortaya çıkıvermiş olan, önüne geçilemez olan, yinelenmiş olan bütün bu doruk noktası, bir eksikliği gizlemiyor mu dersiniz? söylenmesindeki aşırılık altında arzunun başarısızlığını, tıpkı kalamarın mürekkebiyle yaptığı gibi karartıp örtmek için olmasaydı, bu sözü söyleme gereği duymazdık.*

(*) roland barthes

AYIŞIĞINA BAKMA DURAĞI

Mayıs 10, 2008 by metin

belki de gövdenin öldürücü acılarını gözlemci olarak taşımak daha kolay olurdu. peki ama sevinçler ve istekleri ne yaptım?

“o gece insanın kavrayabileceğinden daha çok şey bilmesinin bir mutsuzluk olduğunu düşündüm. bu bazen olgunluktur, ama olgunluk değilse, o zaman -çöküştür. (Boris P.)”*

(*) tezer özlü, “eski bahçe eski sevgi”

AFFEDİŞİN ANATOMİSİ

Mayıs 8, 2008 by metin

bir gün gelir canımızı yakmış olan bir insana, o insanın budalalığına karşı yalnız kayıtsızlık ve bıkkınlık duyarız. bundan sonra bağışlarız onu.

***

birinden öç mü alacaksın? onu bağışlamış gibi davran; bırak, hayat öç alsın ondan. zamanın kendi kendine geçişi, kurbanın bir şey yapmasını gerektirmeden, nasıl olsa korkunç acılar çektirir herkese. (…)*

(*) cesare pavese

TADIMLIK

Mayıs 7, 2008 by metin

bu gece en hüzünlü şiirlerimi yazabilirim

şöyle diyebilirim: “gece yıldızlardaydı
ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler”

gökte gece yelinin söylediği türküler

(…)*

(*) pablo neruda

KİM KORKMAZ ANNE KURTTAN!

Mayıs 6, 2008 by metin

“kadının varlığı bir hayat-için varlık’tır. bu noktadan itibaren, ilkel toplumda, erkek ve kadın arasındaki farklılık kendini gösterir: savaşçı olarak erkek, ölüm-için varlık‘tır; anne olarak kadın, hayat-için varlık‘tır. erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkileri belirleyen, onların sırasıyla toplumsal ve biyolojik hayatla ve ölümle ilişkileridir. kabilenin kolektif bilinçaltında (kültür), erkek bilinçaltı, cinsler arasındaki farklılığı kadınların erkekler üzerindeki tersine çevrilemez üstünlüğü olarak öğrenir ve tanır. ölüm tutsakları olarak erkekler, hayatın efendileri olan kadınları kıskanırlar ve onlardan korkarlar.”* (abç)

(*) pierre clastres

LE TEMPS DES CERISES

Mayıs 1, 2008 by metin

bugün 1 mayıs. elele tutuşarak, neşeyle, çiçeklerle donanarak, marşlar filan değil hayat dolu şarkılar söyleyerek geçirilecek bir gün oluşunu bu ülkede hiç göremeyeceğimi biliyorum. neyse, bizim yerimize nana mouskouri şakısın bari, n’apalım. kiraz vaktini çok severim ben, kiraz ağacını da, kiraz meyvesini de, kiraz sevincini de. umut için halâ geç değil. distopik zamanlar hiç gelmesin diye çabalamak için de.

EN GÜSEL TÜRKÇE KELİMELER DİZİSİ: 1. EV

Nisan 30, 2008 by metin

ev içi dediğin böyle olmalı arkadaş, ben onu bilir onu söylerim. hani nasıl derleğ, “minimal”. hatta mümkünse boş. şarkı türkü çığırdığında çın çın çınlayacak.

ev -önemlidir önemli.

ev: dönmek için can attığın olmalı. çıkmak istemediğin.

***

bilin bakalım sırada hangi kelime var?

SAĞ MIYIM SAĞIM (SAĞDA İNECEK VAR)

Nisan 30, 2008 by metin

merhabalar efenim. zaman niye “su gibi” akar acaba? akmasa hiç, şişesinde uslu uslu dursa meret, olma mı? oldum olası bu amorf kütleyle kan davam var zaten. yaş ilerledikçe iyice gıcık kapmaya başladım zatından. bakın neredeyse on gün geçti, yazacam gayrı dedimse de tık yok. yok yok, elektrikler filan kesilmedi, misafir de gelmedi, ama başım (ve de cebim) türk hekimleriyle dertte. cebim dediysem cep telefonum değil, “cep delik cepken delik”tekinden. neredeyse her allah’ın günü o doktor senin bu doktor benim hesabı dönüp duruyorum. valla elinde kalacağım diye korkuyorum bir gün içlerinden birinin. buralardan gittik gideli iflah olamadık gitti efenim.

neyse. soğuk yemek’i ocağın altına koyduğumuzda niyetimiz ve derdimiz başkaydı biliyorsunuz; bir nevi acıların çocuğu modunda e-günlük üretimine koyulmuş idik (iyi haltettik). sonra sonra format değiştirerek tabir caizse “jazzetta-light” haline geliverdik. e şimdi jazzetta‘yı diriltmeye kalkışmışken burayı n’apcağız diye birkaç gün kara kara düşündükten sonra, “bir şekilde devam etsin anasını satayım” şeklinde bir karara vardığımı ilanen tebliğ ediyorum sayın yemekseverler.

…de, ne şekilde? yine eskisi gibi e-günlük olarak devam edecekse, elbette cıs mevzuya girecek değiliz, kalan üç kuruşluk aklımızı gravyer ekmekle yemedik daha. zaten köprülerin altından akacak su da kalmadı; öküz içti, dağa kaçtı, dağ yandı bitti kül oldu. gökten de hiçbişi düşmedi, düşecek diye modası geçmiş newton fiziği çalışacak da değiliz müsaadenizle.

o halde? ne bileyim işte, bir şekilde patikalarda yürümeye, böğürtlen, dağçileği, ısırganotu toplamaya devam. hele azıcık daha kendime geleyim. afşar bey’in kulakları çınlasın, kâr maksimizasyonu meselesi başıma iyiden iyiye bela oldu şu son zamanda, o da ayrı bir mesele.

çavınız efenim. sağlığınıza dikkat ediniz, soğuk sular içmeyiniz, kalleş havalara kanmayınız, bana birşey olmaz demeyiniz, arada sırada çekap falan yaptırınız. oldu mu fena oluyor. (benimkiler böyle eften püften, mevsimlik arızalar değil maalesef, onu da söyleyeyim.)

THE SHOW MUST GO ON… HELLO!

Nisan 21, 2008 by metin

efenim hayat biter sorunlar bitmez, bildiğiniz üzere. yakında buralardayım bi aksilik olmazsa. beni merak ettiğiniz için hepinize teşekkür ederim, şükran duyarım. iyiyim diyeyim, iyi olayım.

mangala yetişebildim mi konstantin bey kardeşim, hı?