Archive for Ocak 2009

ANAKRONİKA (2)

Ocak 29, 2009

bir sesi tek ses sanırsın, tek ses sayarsın. sonrasında bu bıktırıcı biteviyeliği hiç öyle değilmiş sayarsan, sanırsan alâ. budur. ve dahası budur. ve dahaya sıra pek gelmese de gam değildir. yürüdüğün yolun eğri büğrü kıvrılışı, önünden geçtiğin binaların cephelerine tutunmuş günışığı, çalışma masana getirilmiş sabah çayının buğusu, iş çıkışı nereye uzanacağını kestiremediğin sarsak adımların, başka gözlere kapalı tacı, sırması ve simiyle karşına çıkanadır hep. aklın yüreğiyle yüreğin aklı hemhaldir milattan sonra. buradan kıvılcımlar sıçrar, yakar. bir vardır, bir yoktur ve iki kişi inanır buna. kerevete daha çok vakit vardır. şehirde nüfus tükenmiştir, yol işlevini yitirmiş, içine bükülmüştür. bir tek sesle tencere tava zil ne varsa tıngırdatırsın. ruhunun portesinde bütün notalar tek bir notadır artık. upuzun eslerde nereye gittiğiniz nerede kaldığınız sırdır. zihnine bir şeytan yerleşmiştir, herşeyi yoktan varettiğini vehmeden ve iki kişilik tanrılığını gereksiz bir gurur, tekinsiz bir pervasızlıkla elaleme duyuran. roma’da merdivenler, st. petersburg’da kar, stockholm’de sıla hüznü, mardin’de taş büyüsü, osaka’da kiraz çiçeği. bacanda sevinç tüter, odun isinin kokusuyla için gıdıklanır. aşkı ellerine vurmuş bir eski zaman hattatı, elinde gül biten bir eski zaman nakkaşı olunur.

zaman hükmünü yürütüyordur öte yandan sinsi, sipsivri, silinmez.

Reklamlar

ANAKRONİKA (1)

Ocak 28, 2009

benden önceki zamana dönmüş biriyim yankısını dinlerken adımlarımın loş sokakta. kötü adamlar. birazdan. bir serseri bıçağının parıltısı yaracak havanın tekinsiz mavisini. bunlar yüzyıllar sonrasında, benden sonraki zamanda. arada kendim, yaşadıklarımın terkisinde. atım dörtnala. nefes nefese kalan yine de gövdem, dönüp arkasına bakan. sesinin yalazıyla, çiğnenmenin şaşkınlığına uyanan toprak. huzuru kaçmış karganın biri. seni sevdiğimin yanlış ve antik bilgisi. ve dayanılmaz hafifliği ve dayanılmaz ağırlığı. zaman benim dışıma nasıl çıkabilsin ki. nereden. hep birlikte taşlara dokunur, eskitiriz onları, yosunlatırız, zehir yeşiline de bürürüz. zaman, sen, ben ve üçümüzden oluşan garip topluluk. but one day you will feel real pain, maybe then you will see me as i am a falan filan. bunlar arabesk laflar, dinlemeyiz, duymayız, birbirimize söylemeyiz. affetmeyiz böyle şeyleri. taş ederiz. köprülerin ayakları aşınır. sal bulunmaz. i still feel the pain. bu, arabesk bir laf. dinlemem, duymam bakmam görmem. ayna kırılmış, dağ yarılmış, gök delinmiş. benden önceki zamana dönülmüş, benden sonraki zamana da dönülmüş. görmem. birazdan kötü adamlar çıkacak. elimdeki kitapta öyle yazıyor.

TOKSİKOLOJİ 101

Ocak 27, 2009

a. her söz suskudur. susku olmayan söz yoktur; suskuyla sözü ayıran, yalnızca dozdur.

b. her susku sözdür. söz olmayan susku yoktur; sözle suskuyu ayıran, yalnızca dozdur.*  

hangisi?

(*) paracelsus’un (1493-1541) “her madde zehirdir. zehir olmayan madde yoktur; zehirle ilacı ayıran, yalnızca dozdur” sözüne atfen.

SİZİNKİ HANGİSİ?

Ocak 27, 2009

a. {:)}  I – ı – I  

b. {:)}  I – I  

c. {:)}  I  

d. {:)}  I [ – I ] 

e. {:)}  I – ı [ – I ]  

f. {:(}  I – ı [ – I ]  

g. {:(}  I [ – I ]  

h. {:(}  I  

i. {:(}  I – I  

j. {:(}  I – ı – I

SERBEST ÇAĞRIŞIM

Ocak 22, 2009

cehenneminiz sizin olsun. benim var. benim cehennemimde başta ben varım zaten. müziğim var. sessizliğimden ardakalan müziğim. kışkırtılmamdan yansıyan gürültü. giysilerinizden akan çamurun, yakanızın kir pasının, paçalarınızdan sızaduran kanın yarattığı görüntü karmaşası. görme biçimlerinin klorofilli ve hidrojenli pamuğuna sardım sıradan faşizmimizin kayıtsızlık demir yumruğunu. çığlıklar oradan buradan gelip dayanır kulakların kapısına, yumruklar kapıyı, kilit düşmez. şekspiryen kelimeler ortalığı birbirine katar da kıl kıpırdamaz. başkalarıdır da cehennem, başkalarının da başkaları yok mu. ya onların da başkaları? ya onların da? bir cehennemler cenneti!

eh sizin başka işiniz yok mu kuzum? tepinin, sıçın, osurun, tıkının, gerinin, düzüşün. canınız kendi cehenneminize. benim var kendi cehennemim. bana yeter. idareli kullanıyorum zaten. ben ne yaptığımı biliyorum. sıçıyorsam da dünyanın bana bulaştırdığı bokun üstüne sıçıyorum. asitle eritilmiş insan kuyularının. göz gözü görmez olmuş konuşmazlıkların. bilmemne hukukunun henüz ihlâl edilmesi akla gelmemiş hükümlerinin. asfaltı kahverengi kahverengi giydiren svastika gölgesinin.  içimizin, dışımızın, yanımızın, sağımızın, solumuzun. yalan söyleyen gözbebeğinin –kanlı kanlı ışıldayıp duran, harekete geçme zamanını kollayan.

ve tren kalkıyor.

pitsikato gerekir burada.

uykunun çiyinden önce.

BAKALIM İLK ANKETİMİZİ KİRAZ AĞACININ YANINA DİKEBİLECEK MİYİZ…

Ocak 21, 2009

YERALTINDAN NOTLAR (1)

Ocak 21, 2009

benim düşünceme göre iki kere iki yalnızca bir küstahlıktır. iki kere iki dört eder, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, herkese tüküren bir külhanbeyin ta kendisidir.**

***

siz hiçbir zaman yıkılmayacak billur bir köşke, yani gizlice de olsa dilinizi çıkaramayacağınız, nanik yapamayacağınız bir billur köşke inanmışsınız. işte bu köşkten benim korkmamın asıl nedeni belki de billurdan oluşu, hiçbir zaman yıkılmayacağı ve karşısında gizlice de olsa dilimi çıkaramayışım. (…)

belki de beni asıl kızdıran, sizin yapılarınızdan birinin bile dil çıkarılamayacak cinsten olmayışıdır.***

(*) saydım, topladım: dörtte birinin satır altlarını çizmişim kitabın. 70’lerin ortalarında alıp okumuştum ama 90’da bir festival oyununu seyretmeye giderken yanımda götürmüş ve ilk sayfasına o gecenin notunu düşmüşüm. seyirciler arasında melih cevdet anday da varmış, kama gintas yönetiyormuş oyunu ve 15 dakika kesintisiz alkış toplamış oyun. satırların altını vahşice, coşkuyla çizmişim, yetmemiş, bazı yerlerde yan dikey çizgiler de kondurmuşum, yetmemiş, bunlar çift çizgi olmuş, yetmemiş, üç çizgi olmuş. devam edeceğim buraya aktarmaya ara ara.

müzik: jan garbarek, “bahia”. (bu parçayı aslında jazzetta’da ilk bölümünü yayımlamış olduğum bir yazı için saklıyordum. n’apalım, siz onu okurken de bunu ilk kez dinliyormuş gibi yaparsınız artık.)

(**) dostoyevski, “yeraltından notlar”, çev: ahmet ekeş, cem yayınevi, 1973, s. 41.

(***) a.g.e., s. 42 ve 44.

YERÜSTÜNDEN NOTLAR

Ocak 20, 2009

sağolsun seviyesiz bey hrant dink’in burada naklettiğim konuşmasının ses bandını koymuş bloğuna, bir kez daha gözümden yaş boşandı. aşşağılık köpekler, bu ülkenin böylesine değerli bir evladına nasıl kıyabildiniz.

***

uzun zamandır bir blog yazarı olarak can çekişiyorum –eski okurcuklarım farkındadır. içimden gelmiyor artık yazmak, hevesim ve nefesim tıknefes durumda. bu daha ne kadar böyle sürer kimbilir. görev duygusuyla yazmaksa hiç hazzettiğim birşey değil. 

***

halbuki öyle çok konu var ki yaz beni yaz beni diyen… minicik kağıtlara not ediyorum anahtar kelimeleri, bazen gece uykumun arasında lan unutma bunları da sabah kalkar kalkmaz not et diyorum kendikendime, sonra hepsi kaynıyor, tavsıyor, bayatlıyor kafamın içinde.

***

al meselâ rosa’yı yaz. lenin’lerin stalin’lerin ağzına sıçtığı sosyalizm serüveninin paslı tadını hatırla.

***

busht pisliğinin gidişi dolayısıyla trampet çal, teneke çal, bongo çal. 

***

bunlardan çok daha spesifik, çok daha enteresan, çok daha hayatın özüne dokunan konulara dal. yok dalamıyorsan, ille de güncel güncel diye tutturacaksan, bari ergenekon savcısının heykelini rahmetli kuzgun acar yapsaydı ne güzel olurdu diye düşün.

***

cemal süreya’yı an. acılı son günlerinde yanında sadece leş kargalarının bulunduğunu hatırlayıp, hrant için iki gündür döktüğün gözyaşına biraz daha tuz ekle. sende kalmış daktilo yazmalarının görüntüsünü yükle bilgisayara, jazzetta’da yayımla.

***

iki gündür müşteri için bir şirket ismi üretemiyorsun anasını satayım. kovulacaksın bu gidişle. sıpanın masraflarını düşün, titreyip kendine dön.

***

geçen gün soğuk yemek’e yüklediğin şarkıları hangi mucizevi sesin şakıdığını anlat okurcuklarına. iş sanat’a gidemediğine yan yakıl. dot anlat, aşura anlat, onlara gidemediğin için de kahrol, allah belânı versin.

***

yerlerde sürünen kitabını bitir artık. allah belânı bir kez daha versin senin. tembel heyvan, n’olucak!

***

iyileşmekte olan leo bey’den haber ver. 

***

bilmemneli bal zıkkımlan da kendine gel, boğazının ağrısı geçsin, nefes almaya başla.

***

yeni yazı yaz. hayatta ne olmak isterdin bir bir say dök. leksikograf olmak isterdim de, sualtı araştırmacısı olmak isterdim de, andromeda’ya siktir olup gitmek isterdim de, kapari üreticisi olmak isterdim de, jan garbarek’in stüdyo bekçisi olmak ve geceleri gizli gizli beste yapmak isterdim de, tarkovski’nin, olmadı antonioni’nin asistanı olmak isterdim de. demediğini bırakma.

***

işinin başına dön. teyyare piyangosu’nun yılbaşı çekilişinden havanı aldın, loto’dan da cıvanı alıp duruyorsun. öte gidecek yol yok. bırak bu hava cıva işleri, okurcukların para mı virip alıyor sankim yazdığın birbirinden gereksiz makaleciklerini. nefesin kokarsa görürsün ebenin kukusunu. hadi bakiym. 

sana bugün musikıy de yok. ceza.

SU ÇATLAĞINI BULDU. AMA DAHA VARDI BE HRANT…

Ocak 19, 2009

sivas’ın bir köyünden yaşlı bir amca hrant dink‘i telefonla arar. der ki, “oğul, sordum soruşturdum seni buldum. bizim buralara yaşlı bir kadın gelir gezer. kendisi geçenlerde buradayken rahmetli oldu. biz usulüne göre cenazesini yaptık. ama o, herhalde sizden. yakınını falan bulursan gönder, dilerlerse gelip alsınlar, dilerlerse gelip görsünler.”

“peki amca” der hrant. alır kadının adını soyadını. beatris hanım diye biri, 70 yaşında. fransa’dan oraya tatile gitmiş.

arar, kısa sürede bulur beatris hanımın yakınlarını. bir adres alır, bir dükkan adresi, gider sorar, “böyle birini tanır mısınız?”

dükkandaki orta yaşlı kadın “o benim anam” der, “hayırdır?”

“annen nerede?” diye sorar hrant. kadın, fransa’da yaşadığını, arada bir türkiye’ye geldiğini ama istanbul’a çoğu kez uğramadan, doğduğu köyüne, sivas’a gittiği söyler.

anlatır durumu. kadın ağlaya ağlaya tutar sivas’ın yolunu.

ertesi gün telefon açar hrant. doğrudur, bulmuştur. “ne yapacaksın” der, “getirecek misin cenazeyi?” kadın, “evet” ama der, “burada bir amca var…” ve ağlamaya başlar. “getirecem ama burada bir amca var bi şey diyor.” kadın ağlaya ağlaya telefonu amcaya verir. hrant sorar, “amca neden ağlatıyorsun kızı?”

“oğlum” der, “bir şey demedim… kızım anandır, istediğini yaparsın ama bana sorarsan bırak kalsın, burada gömülsün… su çatlağını buldu.”

kadın ağlar, hrant ağlar…*

(*) ekşi sözlük’ten alıntı.

STANLEY FISH AMCAMDAN BERABER VE SOLO TÜRKÜLER

Ocak 18, 2009

söze, sanat (ve buna paralel olarak eleştiri) kuramlarının sanatçı, eser, alımlayıcı (okur/dinleyici/seyirci, vb), dışdünya dörtlüsü bağlamında ayrıştıklarından; sanatı tanımlamada ifade, yapı, estetik haz, yansıtma vb kavramlara başvurduklarından girip sanatın işlevinden, ondan neşet eden estetik yaşantı dolayımında kendisi-için değerinden mi, yoksa diğer değerlerin bir fonksiyonu olarak bağıl değerinden mi sözedilebileceğinden çıkmayacağım, korkmayınız. malûmatfuruşluğun alemi yok. ancak nereden aklıma geldiyse artık, alımlama estetiği bağlamında stanley fish amcamızın kulaklarını çınlatmakla iktifa eyleyeceğim. ha bir de metis’ten mi, yoksa ayrıntı’dan mı hatırlayamadım, müzik dinleyiciliğiyle ilgili önemli bir kitap yayımlandı sanırım şu sıralar, onu alıp okuyacağım.

başka? başka hiçbir halt etmeyeceğim. grip olmuşum, feci haldeyim. dünkü hastane yorgunluğu geçmedi zaten. kaçakkova bey’deki tartışmaya katılmak isterdim, mecalim yok. zeynep hanım’ın malikânesinde furkan bey’in yorumu ilgimi çekince tanışmak üzere gidip kapısını çaldım ve içeride epey bi oyalandım, kendisine teşekkür babında muammer ketencoğlu’nu misafir edeceğim burada. önce “magusa” türküsü:

sonra “ayde mori” albümünden  “jarnana” (arnavutluk –”elveda rumeli” midir nedir bir dizi var, onun jenerik müziğinde çalıyorlarmış galiba), “kerem eyle” (eski yugoslavya), “sârakâ inima me” (romanya –furkan bey’in mekânında nedense 78 devirlik plak gibi dinlenebiliyor).



kıbrıs ve rumeli yetmedi, anadolu ne güne! cengiz özkan meselâ. “yalnız ve güzel ülkem”in sadece faşist darbecileri, mel’un ergenekoncuları olacak değil a, cengiz özkan gibi yüz ağartan, dört dörtlük sanatçıları da var. ekşiciler yeterince tarif etmişler onu, benim ekleyecek daha güzel sözüm yok. daha önce de konuk etmiştim kendisini. haydi ruhumuzu yıkayalım onun sesinin billur suyuyla.





dünkü telâşemle ilgili olarak iyi dileklerini sunan dostlara selam ederim, sağolsunlar. bu da geçer.