Archive for Mayıs 2010

YANLIŞLIK ATLARINIZLA

Mayıs 30, 2010

bense kuş girsin diye pencereleri kapadım
pervazlardan başladım eksilmeye, girince kuşa dönmüş bir üşüyen kelime
ayaklandım masal tarlalarımın nadasıyla, zamandan orağımla
geldiniz gördünüz yendiniz
bense kış girsin diye ruhumu kapadım günışığına
beni suskunluğunuzun çürümüş krallığında ağırlamayı seçtiniz
seçiminize saygı duruşunda bulundum

bu bir yanılgı resmidir eksper emindir içmemiştir
çatlamıştır restore edilecektir geldiniz gördünüz
karar verdiniz, montaj masasından biliyordum bunu, daha öncesinde de
öyle demirden adımlarla yürüyordunuz ki kıvılcımlar
toynaklarını yakıyordu yanlışlık atlarınızın
ağırdan alma halimden memnundum susamıştım
su diye ölümlerden ölüm beğenmek verdiniz bir

beni çözmek için en kara karemden başladınız
sağım solum belli değildi yukarım aşağım
zor sorularımla başedemediniz bıraktınız
anlam izmaritleriyle kirlenmiş gözlerinizin menzili dışına
bense diş girsin diye yumuşak yerlerimi çıplattım
en dişi yıllarımı hoyrat parçanıza bıraktım
bense bir türlü ardı gelemeyen bir deli uzun mısraydım

(*) modern jazz quartet, “rise up in the morning”, blues on bach.

Reklamlar

WOR[L]DS (1?)

Mayıs 24, 2010

senin dünyanda bir kertenkele var balkonlarında gezer /
güneşle ısınmaktan yalnızlık nedir unutmuş kertenkele /
bir kelime uzatırım alır koklar yere çarpar kuyruğuyla /
kopsun kuyruğu bilir bilmez bilse de umursamaz kelimenin savurduğu bıçakla /
güneş oysa çok deli gevezeydi kimse dinlemese de farketmezdi /
kertenkele ele avuca sığmaz gezer tarihsellik nedensellik nedir düşünmeden /
kelimelerin sözdizim kuralları ya yazılmamış ya uzayının karanlığında /
tespih taneleri gibi dağılıvermiştir /
sözlüğünün sarı yapraklarında iplik dikişinde varaklı cildinde /
göz nurum var mıydı kimsecikler hatırlamaz /
tuhaf cinayetler sonuçsuz kördövüşleri kuralsız düellolar /
ve karanlık pusular elele geziniyordur senin görme sinirleri ağının karmaşasında /
ne de yelesi kabarmış ve dişisini kaybetmiş bir arslan hüznü senin dalgın cangılında //

senin dünyanda her öksüz şeye yer var benimki aralarında yiter yitirir karanlığını /
güneş kertenkeleye lâzım olduğu kadar tersidir de /
bir kelime ötekine benzemez, keskin dişleri varsa ötekinin de dili sert ve paslıdır /
hastane köşeleri durdurulamaz yangınlar fren boşalmaları /
ve sair kan ve gözyaşı ruhsuz harflere dönüşür aniden çekilip suyu /
yazarının teriyle ıslanmış bütün kitaplar gibi tadını alamadan biter gözlerin /
daha ne ışığı içilebilmiş ne ağıt düzülebilmiştir ardından /
sabit bakışlar edinmiş başka coğrafyalara dikilmiştir /
bebekleri büyümüş incelmiş karanlık kedilere dönüşmüştür /
bir eski kral uyumuş uyanmamıştır tahtında tahtakurularının şenlik kalabalığında /
inci taneleri gibi saçılsa hadi heceler ki kapalı ki açık ki uzun /
kertenkele arslana dönüştüğünde arslan güneşe güneş balkona /
hakikatle bağını gönlünce koparmış bir hikâye burada bitse*

(*) bu, belki de bir şiirdir ve yeniden yeniden yazılacaktır. orası burası bir daha yazılacak, bir daha silinecek, bir daha yazılacaktır. yazılırken orası burası değişip duracaktır, belki de kılına bile dokunulmayacaktır. bu şiir belki de başka bir şiire kaide olacak, belki de başka bir şiire ebelik yapacaktır. bu, belki de anlamsız, ölçüsüz, mimarisiz, bakışımsız, pisa kulesi gibi eğri ama eğriliğinde meymenet olmayan bir kelimeler yığınıdır, şiirle miirle alâkası yoktur. bunun ne olduğunu, yazan el bile bilmiyordur belki de. her ihtimal, dairesinde güzeldir. eğik çizgiler, uzunluklarından ötürü ikinci satırlara sarkan mısraların birbirine karışma ihtimalini bertaraf etmek içindir. filan. neyse işte.

(**) müzik: muse, “in your world”, hullabaloo soundtrack.

SO… SOUL… SONG…

Mayıs 21, 2010

how much pain has cracked your soul / how much love would make you whole / you’re my guiding lightning strike //
i’ve travelled half the world to say / i belong to you / you are my muse //
make your dreams come true / don’t give up the fight / ’cause there’s no one like you in the universe //
you should make a stand / stand up for what you believe / together we’re invincible*


tek eksiğimsin –sen ki tek fazlam. tek açığımsın –ne ki ipekten kurşunum. tek delim tek deliğim tek deliliğim. tekir bir kedinin tek gözümsün. diğer tek gözü ve sonra. ve sonra hep yek. ve sonra kuyunun ağzında tek yıldızlı tek bulutlu ay yansısı. ah ve sonra ve sonra dönmüş kadar ben.

kılıç artığı ipek kesiği mürekkep izi. bir heybeden ucu sarkan yük ki avuçiçlerinin teriyle neşelenmişlerdi. ve aniden benden düşen kar kristali cümlen. dilinin neminden almıştım onu gizlice.

şarkılardan kalanları topladım gecelerce. geceler ki sevişmek için yeterince kısaydılar. şarkılar hep söylediler: tek eksiğimsin –sen ki tek fazlam. şarkılardan kalanlar da bunu söylüyordu. hepsi bunu söylüyordu. esleri, minör gamları, anahtarları ve açık kapılarıyla.

açığımı yakalayamayacak dünya. ben ki ipekten kurşunum. tek deliğimden sızamayacak cıvası.**

(*) ingilizce sözler muse’a ait, kesip yapıştırma benim marifetim.
(**) metin bana ait.
(***) müzik, sırasıyla: muse, “i belong to you”, the resistance;
muse, “invincible”, black holes and revelations.

KARMAŞAMA DALDIM DA GELDİM

Mayıs 10, 2010

neden trenler şiirinden kalkar da
varamaz şiirime ve neden bu bir şiir olur çiçeği kendinden
ben dağı uçurumunda yankıladım yolunu yordum da geldim
vardım mı varamadım öldüm mü ölemedim
gördümse ne gördüm duydumsa duyduğum ne
bilemedim aşk dedim bütün bilemediğime
ve neden göğünde uçarken bütün günbatımları eskir
ve neden şeyler birbirinde birbirini bulurken gün çabuk yürüyüverir
ben eski başkaldırıları kanladım da geldim

harfleri heceler yuttu büyüdü heceler
nefesi nefesle yordu heceler
bir tireye kaldı hayatın filozofça yorumlanmış yüzeyi
soruları işaretlerine yetişemediği yerlerde
sözlükler epridi fişler çekmecelerin düşlerinde çoğaldı
söylemler bağlamlarından kopardı halatlarını
izdüşümleriyle açılar kavgalaştılar halleştiler
geometri cebirden cebir arzunun hışmından öc aldı da geldi
ben çayımı içtim aşımı hayvanlarımla paylaştım da geldim

solumda soluk enseler sağımda çapraşık ayaklar
önüm dipsiz ardım hikâyesi kırık
kalem kurşun, kafa dolu, yürek biçimsiz bir kas yığını
olmaktan çıkmışlığın kronik sarhoşluğundan mustarip
bazen ben olduğunu unutmak terapiyse terapi
bazen ben olduğunu hatırlamak iyi gelir mi
havada nefesin eksik suda izin yitik mi
bir yokluğunla bir varlığın cephede çarpışırken
ben çapraz fişeğimi beyaz kefenimi kuşandım da geldim

(*) telemann, “fa minör obua konçertosu, ıı. largo”.

ZOR OLAN

Mayıs 7, 2010

“hepimizin isteği, görebilen kişiler olabilmektir. ve bizi ancak o sözünü ettiğim gizli acı, deneyimlerin karşısında, özellikle de gerçeğin karşısında duyarlı kılar. bu konuma girdiğimizde, acının üretkenliğe dönüştüğü o uyanıklık konumuna geldiğimizde, çok yalın ve doğru olarak şöyle deriz: gözlerim açıldı. bunu bir şeyi veya olayı dışa dönük yönüyle algıladığımızdan değil, fakat göremeyeceğimiz şeyi kavradığımız için söyleriz. işte sanat bunu, yani bu anlamda gözlerimizin açılmasını sağlayabilmelidir.

üstünde yaşadığımız bu kararmakta, dilsizleşmekte ve çılgınlığın önünde geriye çekilmekte olan yıldızda, yüreklerdeki ülkeler boşaltılırken, onca düşünce ve duyguya veda edilirken, insanoğlunun sesi bir kez daha yankılandığında, bizler için yankılandığında, bunun insanoğlunun sesi olduğunun bilincine varamayacak biri düşünülebilir mi?”*

“malina”yı, o ölümsüz eseri bize armağan eden, görünenin altında yatana kulak veren, yabancılaşmanın hüküm sürdüğü bir dünyada “insan”a sözcülük eden, insanın varoluş koşulu saydığı dil ile ölümüne boğuşup hesaplaşan büyük bir yazarın, bachmann’ın sözleri bunlar. bugünlerde tekrar tekrar okumam gerek malina’yı. yıllar sonra yeniden. sonra bir daha. sonra bir daha. “bu sözde uygar dünyada” birbirlerini ağır ağır öldürmekte olan insanlar arasında, onlardan herhangi biri olduğunu hissettiğinde, belki bir silkinme, bir uyanıştır bu romanı okumak. tekrar tekrar okumak. iki insan arasında başlayan faşizme inat, senin ve onun “insan” olduğunu, bu ruhsuzlaşma batağının kıyısında balçıktan kurtulma çırpınışları arasında kendine hatırlatmadır. büyük edebiyat eserleri böyledir işte, şişede durdukları gibi durmazlar.

burada bir soluk alıp, nicedir unutulmuş bir şaire kulak verdim. kolilenmemiş kitaplarım arasında göz kırpıverdi bana muzip adaşım, metin eloğlu ağabeyim:

camı kırmak çok kolay
göğü hep göğertmek
unu hiç acıtmamak
çölü tez çimlemek
er’i dişilemek
piçi babalamak
sonu ilklemek hemen

zor olanı sen**

hadi şimdi de gramofona bir taşplak koyup dinleyelim. zehir gibi acı bir kahve eşliğinde:

sil yaşlı gözlerini miniğim
nasıl açıklasam içindeki korkuyu sana
bu boktan dünyaya doğduğun için
insanın insanı sebepsizce katlettiği

bak bir hele neye döndük ne yapıyoruz
yokettiğimiz herşeyi yeniden yap sen
çocuklar ağladığında anlat denediğimizi
şarkılarında onların yeni bir dünya doğacak

(…)***

sıra aynur doğan’a gelsin sonra. içimiz yunsun yıkansın, yatağını bulup aksın içimizden munzur.

(*) ingeborg bachmann, “bu tufandan sonra”, haz/çev: ahmet cemal, metis yayınları, 1990.
(**) asım bezirci, “metin eloğlu”, güney yayınları, 1971.
(***) müzik, sırasıyla: white lion, “when the children cry”, pride;
aynur, “yaranmaz aşık”, rewend;
aynur, “nomad”, rewend.

VOIX (SES)

Mayıs 2, 2010

şurada bir bulmacamız vardı, hatırlarsanız. sayınız eskiye göre hayli azaldığı için pek de ilgi olmadı –tahmin etmiyor değildim. neyse, n’apalım. bugün, böyle güzel, güneşli bir mayıs günü, evde koliler düzmekle meşgul olan bir salak sıfatıyla bari arada bir internete gireyim de canımın sıkıntısı geçsin dedim, girmişken de aklıma geldi bulmaca, sonuçlansın o halde.

parıltısı gecede / yelkenlerin, atlas. / bir korkuyu söyler / karşı kıyılardan / palmiyelerin hurmaların bambuların sesleri. // parıltısı gecede / kürek çeken tutsak çıplakların şimdi / bir özgürlüğü söyler / karşı kıyılardan / develerin fillerin kaplanların sesleri.

bu şiirin çevirisiydi o. şairi fazıl hüsnü dağlarca, çevirmeni tahsin saraç’tı! müzik ise, “telvin” adlı albümden (erkan oğur, ilkin deniz, turgut alp bekoğlu) “denizin dalgaları” idi.

sonuç: gabii, müziği bildi sayılır (albümü bildi ama parçanın ismini söylemedi), ecem joa da şiirde çözüme yaklaştı (türkçe bir şiirin çevirisi olduğunu sezerek). ben de her ikisinin de çeyrek cevaplarını tam cevap kabul ederek hediyelerini zevkle kendilerine iletmek isterim. ama önce hediye ne olacak, onu bi düşüneyim, daha düşünmedim. aşağıdaki şiiri de çözen olursa ikinci bir şans bakidir.

ça se voyait pourtant qu’il y avait
des gens restés sous les avalanches détachées.

et que là quelque part
une femme sanglotait quelque chose;
qu’elle adressait des paroles
a quelqu’un, quelqu’un d’invisible
ça se voyait quand même.

mais ça ne s’entendait pas. –de la voix!
sans la voix on drait que tout ça ne se produirait pas.

hadi bakalım. bu kez işiniz çok da zor değil. şiirde de, müzikte de. müziğin yunanca olduğunu anlamamanız mümkün olmadığına göre, kimin söylediğini de kolayca bulabilirsiniz –tek mesele parçanın ismi. yirmilerime yaklaşırken kısa dalga atina radyosunu çok dinlerdim. o zamanlardan sempatim vardır ege’nin karşı yakasındaki kaliteli müzisyenlere. bakmayın arabeskleştiklerine, vaktiyle dinlenebilir kalitedeydi müzikleri. özellikle hacıdakis, en sevdiğim bestecilerindendir onların.

bir parça daha koyacağım. bu şarkının adı “don’t get angry, my love”. çok sevdiğim birisi için:

_________________________________________________

GÜNCELLEME

alın bu da türkçesi (teşekkürler zeynepe ve sevgili ecem):