Archive for Ağustos 2011

MİŞSİZ GEÇMİŞ ZAMAN

Ağustos 26, 2011

en büyük zalimin, en acımasız despotun geçmiş olduğu kesindir. aldıracaksın geçmişi, yangılanan apandis gibi. hadi kafiye oyunu oynayalım: mazi, marazidir. zombi kaynayan bir arazidir. hafıza hafız değildir. herşeyi ezberlemek ve aklında mıh gibi tutmak zorunda değildir.

susmak ve şarkı dinlemek… bazen bu yeter insanın canını acıtmaya.

(*) müzik: mircan, “numinosum”, numinosum.

Reklamlar

ESKİ TÜRKÜLERDEN ÇIKILIR YENİ TÜRKÜLERE

Ağustos 23, 2011

hatırlayacaksınızdır, eski yeni türkü’yü severim, yani yeni türkü’nün yeni türkü olduğu zamanları. murathan mungan ve yeni türkü isimleri yanyana gelinceyse hep güzel şeyler çıkmıştır ortaya. birkaç gündür bilgisayarımda dip bucak temizliği yapıyorum ya, aynısını evde de yapıyorum. akşam elime bir cd geçti, şimdi oradan iki parçayı yayımlamak istiyorum buradan. bir başkasını şurada yayımladım demin, dördüncüsü de şurada.

(*) sırasıyla: zerrin özer, “dağınık yatak” ve teoman, “ağır kapı”, söz vermiş şarkılar [murathan mungan].

18. BRUMAIRE YAHUT KÜFLENMİŞ BİR NOTÇUK

Ağustos 22, 2011

şuracıkta bir kez daha şakıyalım: tarihte büyük olaylar iki kez tekrarlanır; lâkin ilkinde trajedi, ikincisindeyse komedi olarak. dayımız hegel ile amcamız marx’ın kemiklerini sızlatma pahasına, sözü bağlamından büsbütün koparıyorum şimdi ve diyorum ki ben bu filmi iki kez izledim; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.

sy’in birinci dönemiyle üçüncü dönemi arasındaki fark buradan kaynaklanmaktadır. yayına girmesi ayıp okkalı küfürlerin dışında hiçbir şeye gerek yoktur artık.

şurdan bi kaset koy da neşemizi bulalım hanım.

(*) metallica, “die, die my darling”, garage inc. (disc 1).

SONE MONE YAHUT SONNET MONET

Ağustos 22, 2011

tımbır icat oldu mertlik bozuldu! ff ve tw görgüsüzlüğünden sıkılıp blogistana dönüş hazırlıklarına geçerken tımbır’ın kapısından içeri süzülmek benim için hiç iyi olmadı. çağımızın en temel hastalığı olan hız, blog dünyasının cazibesini öldürdü. kimsenin ne doğru dürüst blog yazdığı var artık, ne okuduğu, hele ne de yorum yazdığı. bundan ben de nasibimi bolca aldım, alıyorum. cesur değilim maalesef, yoksa çoktan “sosyal medyanıza da size de!” deyip iz toz bırakmazdım. ne yaptım böyle yapacağıma: tımbırdayıp duruyorum, kırk yılın başında bloglarımdan birine uğruyorum, blogistan ahalisinden bir iki kişinin kapısını çalıyorum nadiren, ff’yi hepten boşladım, tw’da da kör topal ses ediyorum. sonuç: bloglarımda in cin top oynuyor.

bilgisayarımda da esaslı bir temizliğe giriştim, ne var ne yok bütün eski püsküleri atıyorum çöpe. temizlik harekâtı esnasında az önce shakespeare amcamın bir sonesine rastladım. 139’uncu sone. kıyamadım, buraya alayım dedim. nasılsa kimse okumaz benden başka, onun için münasebetsiz  anlamlara da yorulmaz. sevgiymiş aşkmış, hadi canım sen de deyip geçen biriyim ben artık. yeterince kan revan içinde kalmışım. shakespeare gibi amcalara havale etmişim böyle fani mevzuatı. aşmışım öyle tuzakları 🙂

139. SONE
ah, sen kalbimi ezdin geçtin gaddarlığınla;
şimdi üstüme atma tüm kötülüklerini!
beni gözünle değil, şu dilinle yarala,
hileyle değil, gerçek gücünle öldür beni.
gözüme baka baka, “sevdiğim başkası,” de;
canım, başka bir yana çevirme o bakışı;
türlü aldatmalarla yaralamak da niye,
zaten savunma gücü nedir ki sana karşı?
seni bağışlasam mı? ah, sevgilim bilir ki
güzelim bakışları olmuştur bana düşman.
düşmanları hep benden öteye çevirir ki
başkaları devrilsin o amansız oklardan.
vazgeç, işte ben artık yarı ölüyüm ama,
bak da büsbütün öldür beni, son ver acıma…