Archive for Haziran 2010

LAZARUS

Haziran 29, 2010

“yaratıcılığımızı rüyalarda tükettiğimiz için gündelik hayat böyle yavan belki de.” (nietsche)

ben rüya da görmüyorsam şimdi ne olacak peki? kaskatı kesilmişsem? damarlarımda akan şey, toprağımı kızıla boyayacak olan bir mutlak inançsızlık kimyasını taşıyorsa? yarını dünleştirecek kadar bugünden tiksinti duyar hale gelmişsem?

tepeden tırnağa acı kesilmek… uzaktan uzağa, kitaplarda okuyarak tanır gibi olduğum şey. hayır yani yoksa biliyorum acı kesilmeyi ben.

yeni olan, göze ışık tutulmuşçasına olan, kıpırdayamaz hale getirecek olan bu. tepeden tırnağa oluşu, acı kesilmenin.

bir nota, bir kelime, bir es bazen çöküyor kendi içine doğru. irkiltici bir kavisle. hem zaten doğada yok ki onlar. doğa, yokoluşa özel bir anlam atfetmiyor –varoluşa atfetmediği gibi. bir notayı, bir kelime, bir esi insanın o küçücüklüğüyle, miniminnacıklığının gülünçlüğüyle başbaşa kaldığı anların andacı olarak görmek gerektiğinden dem vuruyor karşılaşıldığında kendisiyle.

yeni olan, tepeden tırnağa acı kesilmenin hiçbir başka formu olmadığı bilgisi. kendinden başka hiçbir formu olmadığı, acıdan kaskatı kesilmenin. tepeden tırnağa.

yeni olan, içindeki sesin susma isteği. sen kaskatı kesilmiş, kemikleşmişken. kırılmayı hakeden, kırılmaya ramak kalmış bir kemik.

(*) haendel, “sarabande”.

Reklamlar

DAL

Haziran 24, 2010

bense büyüyemedim sanırken kalın mı kalın bir sözlüğüm olmuş bile. günler önce pazartesi, salı, çarşamba falan diye ayrılmıyordu. her günün beyliği ayrıydı. sınır yoktu, pasaport, vize, nöbetçi kulübeleri yoktu. dinlediğim, gördüğüm, dokunduğum şeylerin kendileri birer öyküydü, kendi dillerinde havaya, suya, eşyaya yazılmış birer öykü. içinde eninde sonunda tüfeğin patladığı değil, ışığın parladığı birer öykü. ve benim bedenimde de denizlere övgünün ucu bucağı yok. rüzgarla gelen her ıslığın kocaman lacivert bir ağzın boşluğundan çıkıp bana ulaştığını zannederim her seferinde. korkunuzun kusursuzluğunu evirip çevirin, orasını burasını biraz daha parlatın: bakın o da benimkisi işte. el değse de el değmemişçesine kusursuz bir korku. ah beni sadece gökyüzüyle sevişme tekelinin yalnız kendisinde olduğunu vehmeden deniz değil, onun küçük kardeşi göl de çağırır hep. gece gündüz, dur durak bilmeden. bıkıp usanmadan. sabırla ve isteksizlik ambalajına büründürdüğüm ölçüsüz arzuma rağmen yerimden kıpırdamayışımın çiğliğini yücegönüllülükle bağışlayan göl. ben onu da, denizi de birbiriyle ilintisiz ve son kertede aynı kümede toplanabilecek nice eğretilemeyle ağulu dilimin tedavülüne sokarım. şişem kırıktır, satırların mürekkebi birbirininkine karışmıştır çoktan. yazı dediğin nedir ki. okunaksız yazı yoktur, yazı vardır sadece. ah efendim, yüzleri siz ne zannedersiniz? sima mı, suret mi, gölge düşmüş yüzeyler mi, kararsız, şaşkın, yönsüz gövde karaltılarının topluiğnebaşı uzantıları mı? sizin yüzünüz size mi ait diyorsunuz? hayır hayır, çaldılar onu. siz onun anısını taşıyorsunuz, taze, pırıl pırıl, çürümemiş anısını. sizin yüzünüzü kullanmak istediler, beceremediler, beceremezler, çünkü yüz yerleri yok ki onların. terzileri acemi, ustaları beceriksiz, kumaşları kaygan. az bekleyin, getireceklerdir geri bu altın oranlı, baktığı dünyayı saflaştıran, kirlerinden arındıran yüzü. ama lütfen, rica ederim, siz o vakte kadar başkalarının gövdesinde gezinmezsiniz değil mi? yüzünüzün sizi bulamaması tehlikesini göze alamazsınız değil mi? değişen dünya, değişen zaman yenilginin kıyısının koordinatlarını değiştirip durur. bir bakmışsınız dalgalar zamanın tekinsiz ritmine uymuş, küçük çocuk gaddarlığıyla sizi kıyı diye dibi görünmez bir derinliğe düşürüvermiştir. kıyı buradaydı oysa, hay aksi. daha dün buradaydı, dün hangi gündü? birbirine benzer günler, ama durun, o siz daha büyümeden öyleydi. bugün oysa yeni bir gün, bitmek tükenmek bilmez anlarının çöl sıcağıyla insanı soluksuz bırakan yepyeni bir gün. adı yok. adı pazartesi, adı salı, adı çarşamba, adı perşembe, adı cuma, adı cumartesi, adı pazar. dilde koyulmuş, katılaşmış ağunun adını verdiği bir gün işte. sanırım hızla çocuklaşıyor, çocuklaştıkça adları torbadan yeniden çekiyorum, önüme uzatılan yeşil çuha torbadan. ama daha önceki erişkinliğimden hatırladığım şu: adların üzerini çizip yeniden yazmam gerek. adlardan kurtuluş yok. sanırım hızla büyüyor, bu la palisse gerçeğini artık kabul ediyor, etmekle de kalmayıp benimsiyorum. sanırım hızla büyüyor, büyüdükçe kendine tutunmak diye bir edimin kaçınılmaz kurtarıcılığına inanıyorum bir yandan da. adlara ve adlandırmanın gaddarca kısıtlamacılığına ve bölücülüğüne rağmen.

ah, sevgi mi dediniz efendim? zeytin dalı mı dediniz? uçurum? ah bunlar hep birer addır efendim! hakikat kustu onları, üstümüzdeki leke izleri ondandır.

(*) leonard cohen, “first we take manhattan”, the essential leonard cohen [disc 2].

KÖR NOKTA

Haziran 24, 2010

belki de kelime aralarındaki boşlukla başladı herşey. suyla tuz, tuzla bastırma, bastırmayla uçuş, uçuşla gök arasındaki keskiye gelmez boşlukla, saydam, mağrur. atlılar ta o zamandan binip uzaklaşmışlardı atlarına. atlılar atlarına da uzaklaşmışlardı –yönün eyeri, endişenin gemi, korkunun kırbacı… belki de atların gözlerindeki bakışın masumiyetiyle başladı bunlar.

evsizler cenneti benim ruhum bayım. belki de herşey bu inançla başladı bende. esrar sardım tek tek çömelip önlerinde yazın, cırcırböceği sesiyle. üşüdüm hiçbirine hissettirmemeye çalışarak utancımı geceden. ki öyledir, gece insanı kendi çıplaklığının tamamlanmamışlığıyla yüzyüze bırakır. esrar sardım –dilin esrarını. dil insanı fare deliğinde kedi patisiyle bırakır. belki de çoluk çocuk oturmuş seyrediyordur sabah mahmurluğuyla.

ben bir taşa “taş ol!” dedim. biliyor muydum, bilmeden dedim. belki de hayattaydım, ışık vardı. belki de seçemiyordum.

HİKÂYE

Haziran 23, 2010

bütün bunlar hikâye.

kimse kimseyi duymuyor. “yüreklerin kulakları sağır”.

TAŞ ARALARI

Haziran 18, 2010

istanbul’a sığar mı fikret mualla kırmızısı yüreğim? yol taşlarının aralarından başını uzatmış otların cılız neşesine katılsam şimdi, vapur düdüklerinin sesine tutunup denizi yarsam köpükleye köpükleye. sigara tüttürenlere baksam, dumandan rahatsız olsam. biricik küfrümü bir ip merdivenle göğe yükselttim, bulutlara değdirdim, boya oldu üstleri başları. biricik küfrüm: ben ol, yaşa, gör! istanbul şahdamarımdan fışkırır mı ikindi ikindi? hiçbir şiirde taşkınlık tecrübesi olmayan bir alelâde rüzgar doldurmuş havayı. bildiğin sıcağa benzemiyordu dün sıcak. bugün derisini görebiliyor insan. taş araları beni bekliyor. gitmeliyim. sokaklar ruhuma ıslıkla çalınan birer şarkı olarak dolar mı?

(*) giota nega, “me ta maita kleismena (with eyes shut)” ve “thrilos lonias”, ege’nin karşı kıyısından ezgiler.

ABSÜRD’E ÖVGÜ

Haziran 17, 2010

ne kadar yorucudur başkasında ölmek… aynı gökyüzünün esirleri olmak daha da yorucu. “söylediğin sözcükler bu göğün yalın hüznüyle örtüşmüyor.”  diyen pavese de gördü sonunda: insanın yarattığı gökyüzü, insanın yarattığı yeryüzünün basit bir içbükey aynasıdır epi topu. ve kelimeler, hangisinin görüntü alanına gireceğini bilemeden, kararsız, öyle uçuşurlar havada. ağızdan çıkar çıkmaz öksüzleşen bütün kelimeler.

nasıl da çoğulluğun nötr erdemine övgüdür başkasında ölmek. özverinin ağırbaşlı gözüken ama taşkın bir sevinçle hoplayıp zıplayan fener alayı korteji gibidir. bir de ne anladığına bağlıdır yoruculuktan. bazıları ancak tatlı bir yorgunluğun bedenini ve ruhunu dinlendirebildiğini bilir, tecrübeyle sabittir. kimileri içinse ölümcüldür bu. ölümcül bir çabayla ölmek –ne ironi ama!

başkasında öldüğün zamanlarda kelimelerin nereye saklandığını biliyor musun? hangi kuytu köşene? oradan nasıl çıkarlar tekrar günyüzüne peki? sahipsiz midirler? başıboş mudurlar? serseri midirler? yoksa efendi zaten onlar mıydı? köpekleri mi zincirden boşandı? zincir her seferinde kopuyor mu, o kadar mı çürük?

adını koyduğunda insan, kirlendi gökyüzü. insan yapısı isimlere sığmayan o varlığından hayli değer kaybetti. manâ kazandırdıklarını zannederken değer kaybettirdikleri için insanların aklına düşmüş müdür hiç yas tutmak? bir de yerçekimi olmasa, hepten ihanet edeceğiz toprağa. adını “yeryüzü” koyduğumuz, ama yüzüne tenezzül edip de bakmadığımız, baksak da görmediğimiz toprağa. başımızı çevirdiğimizde “yukarı”ya, gördüğümüz o işte bir aynadan. bizim mavimiz toprak rengi. “mavi” kelimesinde mavi yok. yeşil kelimesinde yeşilin hiçbir tonunu göremeyeceğiniz gibi tıpkı.

başkasında ölürken renkleri de vaktiyle yanlış okumuş olduğumuzun resmidir bu. farkındayım, aklınız karıştı. karışsın diye yazdım böyle zaten. kimde öldüğünüz, ölüp ölmediğiniz, hangi rengi öldürdüğünüz, hangi renkte öldüğünüz, yukarısı, aşağısı, yorgunluk, kelimeler, isimler, boşanmış zincirleriniz, bu saçmalık, bu otomatikmiş taklidi yapan yazı… hepsinin farkındayım.

aklınız daha da karışsın. dileğim bu.

“toprağın üzerinde boyanmış bir güneş”. aragon’un bu mısraını da araya sokayım. aklınız karmakarışık olsun.

yorulun. daha iyi yorulun.

(*) chris rea, “road the hell (part 1)”, the road to hell.

MELİSA, Bİ DAHA HIRSIZLIK YAPMA E Mİ CANIMCIM?

Haziran 15, 2010

şu adrese giderseniz göreceksiniz. ben de mutfakta gördüm zaten. kimmiş bu bakayım dedim. bir genç kızcağız. öğrenciymiş doğruysa. yaptığının en hafif deyişle ayıp olduğunun farkında mı bilmem. (şu yazımı yürütmüş.) farkındaysa da kötü, değilse de. duyuyordum böyle şeyleri de başıma da geldi sonunda.

ben ne yapayım şimdi? hadi bakalım… melisa, bak cicikom, emanet aletle duvar delinmez bebek. yapma böyle, yol yakınken vazgeç. e mi cancişim?

SUSUNCA ÖLÜR MÜ İNSAN?*

Haziran 11, 2010

blog dünyasını mahvetti ff, farkında mısınız bilmem. selülozik iletişim çağında feedback dediğiniz şey yok gibiydi handiyse, rol dağıtımı da kalın çizgilerle ayrılmış, net, kesin, değişmez bir modeldi: bir yanda bütün haşmeti, heybeti, ürkütücü saygınlığıyla, hikmetinden sual olunmaz “yazar”; öte yanda sesi soluğu çıkmayan, ezik bir hayranlık duygusuyla ömrü geçip giden, edilgin “okur”… siber iletişim çağında ne böyle sabit bir rol dağıtımı sözkonusu, ne de yazı-üreticisinin karşısı kapı duvar… blogosfer -ya da benim tercih ettiğim deyişle, blogistan- bu konuda tam bir biçilmiş kaftandı; yazı-üreticisi (aslında “yazı” burada yetersiz ve yanlış kalıyor; başka şey demek lâzım), okuyucu yorumlarıyla besleniyor, zenginleşiyor, eleştirel süzgeçten geçiyor, değişiyor, dönüşüyor ve aynı şeyi kendisi de başka üreticiler karşısında yaptığı için karşı rol içinde de aynı değişim, dönüşüm ve gelişimden nasibini alıyordu. bu, konumlanma bazında empati duygusunu da derinleştiren bir durumdu aynı zamanda. her iki taraf da görünüşte üçboyutlu olmayan, esasında üç boyutu bile aşabilen bir “insani ilişkiler havuzu”nda yüzebiliyordu. gelgelelim sosyal medya çeşitlenip de farklı işlevlere sahip mediumlar açılınca, zaman içinde gitgide hızkolikleşen insanlık, iletişim dediğimiz çoklu ve etkileşimli faaliyetin niteliğini ister istemez bir kez daha değiştirmiş oldu böylelikle. artık bir billboard’un önündesin: birkaç saniyede ne okuduysan okudun, ne gördüysen gördün, ne dinlediysen dinledin, geç git. görece insaflı ve anlayışlıysan, iki satırlık yalapşap “yorum”ların ya da dilsiz sırıtkanlarınla tarla bağışla!** okuduğun, gördüğün, dinlediğin, kör kuyunda kapalı kalsın ya da silinip gitsin. karşı tarafın çoğu zaman ruhu bile duymasın. selülozik çağdakinden bile kötü bir bakıma bu. o zaman en azından elde bir fiziksel nesne olarak izi, kanıtı, anısı kalıyordu birşeylerin.

lafı uzattım, kusura bakılmaya. hiç yazacak halim, neşem, keyfim filan yokken gevezelik ediyorum niyeyse. “niyeyse” dememeliydim, yanlış; niyesi var. niyesi, önceki günkü yazıma gelen üç yorum. her ne kadar birinin varlığından haberdar olalı daha şunun şurasında çok bir zaman geçmemişse de, üçünün de rafine bir bakışı, derin bir idrak gücünü, duru bir zihni, ehil bir gönlü, derişik bir varoluş endişesini hakkıyla, lâyıkıyla insani ve entelektüel kişiliklerinde temsil eden kimseler olduğunu o kadar kolay görebiliyorum ki… isimleri ardarda diziliverince, eski güzel çokluğumuzu içim sızlayarak hatırladım. o yorumlarınız işte, doku uyuşmazlığı riskini handiyse hiç taşımayan doğal uzantılarıdır yazanın yazısının. daha ne diyeyim, gerek var mı uzun söze. sevgili ecem, bütün zulümler sizinki gibi olsa keşke. saygıdeğer azade, ikinci paragrafınızı ben yazmış olmayı dilerdim; gıptayla okudum. ve ah karabatak çuvaldız hanımcığım, kapımı çalışlarınızın seyrek oluşunu affettiriyor sözlerinizin ve asıl o sözlerinize kaynaklık eden bakışınızın feraseti ve gözlem ve değerlendirme gücünüzün beton koruganları delebilen keskinliği. ve… ve hafif abi’nin seslenişini ödünç alırsak, “bitanecik çavdar teyzem“, beni neşelendirmek için sayısız girişimlerinizden biriydi di mi bu son yorumunuz, canım annoya ile birlikte siz ikiniz, hayat dolu olmanın bu derece incelmişliğinin canlı iki kanıtısınız.

ve çok sevgili çuvaldız hanım, tekrar size dönersek, mithat sancar’ın yazısını dün gece okuyabildim ancak ve şaşıp kaldım. öyle bir yazının tam da şu sıra benim kalemimden çıkabilecekken çıkmayıp bir gazete köşesinde çıkmış oluşuna. bir yandan da hiç şaşırmadım tabii; bunu siz mutlaka yakalardınız, asla kaçırmazdınız, biliyordum.

şu sıra ağır bir depresyondan geçiyorum, farkındayım. şefkate ihtiyacım var. böyle bir cümleyi böyle açık bir alanda sarfedebilmek belki deli cesareti, belki saçmalık, belki bir zaafiyet belirtisi olarak algılanabilir, nasıl algılanırsa algılansın, umrumda değil. bildiğim bir tek şey var: şefkate ihtiyacım olduğu. “şefkat” nedir, bunu yüz kişiden üçü beşi bilse, sadece onlar bu cümlemi düzanlam tuzağına düşmeden algılasa yeter de artar. yüzeydeki yanıltıcı görüntünün ardına geçebilmek, alttakinin çağıldayışını hissedebilmek, görünmeyen yaranın merheminin bazen sadece “anlayabilmek” ve “anlayabildiğini anlatabilmek” olduğunu bilmek… işte “şefkat” belki de bundan ibarettir.

yeter. sıkıldınız. şimdi söz sırası, yazısını tümüyle alıntılayacağım için affına sığındığım muhterem mithat sancar beyefendide (yine de bir emeğim olmadı değil, aktarırken: miniskülasyon ve çifttırnakları tektırnaklaştırma!). “yazmak mı, susmak mı” demiş. yazarak susmak, susarak yazmak diyorum.

***

“her şeye bir söz yetiştirmek, her şeyi anlaşılır kılmaya çalışmak! öyle bir girdap ki, pek çekici; kaçmak zor, içine girince kurtulmak daha da zor! not defterimi karıştırırken, şöyle bir pasaja rastladım geçen gün: sözcükler yüzyıllardır pek çok ve her türden düşünceyi tuzağa düşürmüşlerdir. belki de düşünceler gece kuşlarıdır. kanatlarını ısıtır ısıtmaz ve gün ışığıyla birlikte canlanır canlanmaz, bir an önce onları barındıran sözcüklere dönmek isterler…

oysa sözün bir sınırı olduğunu biliriz ya da bilmemiz gerekir. her şeyi sözle anlatmanın imkânsızlığını bilmiyorsak, o zaman da yeri geldiğinde hayat öğretir bize. bazen hayata aracılık eden ustalar devreye girer, onlar öğretirler.

her hayatın kendi ustaları vardır. benim hayatımın ustalarından biri tezer özlü’dür. sözle, sözcüklerle çok netameli bir ilişkisi vardır onun da. her yazar gibi o da sözü sever, ama acıtan bir sevgidir bu. ve şu sözlerle anlatır sözün aczini:

sözcüklerle yaşamın derinliğini vermeye olanak yok. çünkü sözcüklerde rüzgârlar ne kadar esebilir? sözcüklerden nasıl bir güneş doğabilir? sözcükler açık bir pencere önüne büyük yağmur taneleri olarak yağıp, bir insanı derin uykusundan uyandırıp mutlu kılabilir mi? sözcükler insanın yanında yatan diğer bir insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?

wittgenstein, anlatılamayana gelince, susmak gerek diyor. sözün aciz kaldığı yerlerde, tek yol susmak mı, başka bir seçenek yok mu gerçekten? danimarkalı şair pia tafdrup’a göre var, o da şiir yazmaktır. şiir, wittgenstein’ın sözünü ettiği o sınırı aşmayı denemektir. şiir yazmak; sözcüklere özgürlük vermek, gene de her şeyi söyleyememektir der tafdrup.

leonard cohen, çok daha güzel anlatıyor bu seçeneği, hem de bir şiirle:

bana diyorsun ki sessizlik/ huzura daha yakınmış şiirlerden/ ama armağan diye sana/ tutup sessizliği getirsem/ (çünkü bilirim sessizliği)/ derdin ki/ sessizlik değil/ bu gene şiir/ ve bana geri verirdin

sözün aczinin bir sebebi de, her şeyleri hep aynı sözcüklerle, aynı kalıplarla anlatmaya çalışmaktır herhalde. öyle olunca dil de tükeniyor giderek. carlos fuentes’in yanık sular kitabında hikâyesini çarpıcı bir biçimde anlattığı genç bernabi’nin durumuna düşme ihtimali de yükseliyor o vakit. bernabi, arayıp bulamadığı sözcüklerin yerini ancak şiddetle dolduranbir gençtir.

‘yeni bir dil’, bu kısır döngüyü kırmanın bir yolu olabilir. ömrümün bir diğer ustası ingeborg bachmann’ın, her şey adlı öyküsündeki anlatıcıya, yeni doğmuş çocuğuna öğretebileceği yeni dilin ne olabileceğini düşünürken söylettikleri, baştan çıkarıcı bir ufuk sunuyor bu konuda: ağaçlar gölge yapacak duruma geldiğinde bir ses duyar gibi oldum: ona gölgelerin dilini öğret! dünya bir deneydir ve bu deneyin hep aynı biçimde aynı sonuçla yinelenmesi yeter artık! sen başka bir deneye başvur!

lakin ‘yeni bir dil’ arayışının sınırları ve tehlikeleri de vardır. bachmann, bunun çok iyi farkındadır. frankfurt dersleri kitabında, şöyle uyarıyor bizleri: gerçekliğin karşısına yeni bir dille çıkılması, sanki doğrudan doğruya dil bilgi toplayabilirmiş ve insanın hiç edinmediği deneyimi yaratabilirmiş gibi, yalnızca dili yeni baştan oluşturma girişiminde bulunulduğu yerde değil, ahlaka ve bilgiye yönelik bir atılımın yapıldığı yerde sözkonusu olabilir. dil, yalnızca yeniymiş gibi görünsün diye onunla oynandığında, öcünü zaman yitirmeksizin alır ve bu davranışın gerçek yüzünü ortaya vurur. yeni bir dilin yeni bir akışı olması gerekir; buna ise ancak yeni bir ruh içerdiğinde kavuşabilir.

bütün bunları yazmamın nedeni anlaşılmıştır herhalde. sözden uzak durma isteğimin depreştiği zamanların birindeyim; ‘susmanın iyi geldiği zamanlar’. oturup şiir yazacak yeteneğim yok, ‘yeni bir dil’ kurmak da o kadar kolay değil! o halde, en iyisi, bir bahane uydurup bu hafta yazmayı pas geçmek olurdu. onu yapmak yerine, söz üzerine ahkâm kestim; her şeye yetişmek zorundaymışım gibi. bari edip cansever’le bitireyim:

her yere yetişilir
hiçbir şeye geç kalınmaz
çocuğum beni bağışla
ahmet abi sen de bağışla…'”

(*) bu başlıkla bir yazı yazmış ama yayımlamamıştım. sırası gelecekti. gelmedi. o artık bu yazının devamı olur gelince sırası…
(**) ff’li dostlarım bana kızmazlar inşallah, ben de aynı şeyi yapıyorum, verili ortam bunu gerektiriyor belki de zaten.
(***) amy winehouse, “back to black”, back to black.

KABA KALABALIĞI ÇÜNKÜ

Haziran 10, 2010

“çünkü saatler dardır, her şeyi almaz”*
insan niye bir imparatorluk kurar ki hatalardan
düşmanı kendisi olmadıktan sonra
çünkü gökyüzü gözlerine bağlıdır
gözleri bağlı olmayana bağlıdır da ondan
yoksa kalbin enfarktüs de ne
insan ne zaman başlar usuldan ölmeye
sordum çünkü saatler birer anıt-mezardır

“çünkü saatler dardır, sığdırılmaz,”*
şeytan doldurur saatleri ve kelimeleri
boşluğunuzun hisseden kıssasıyla
insan nasıl da eksiktir geçmiş zamanından
ağır, sarsak, eğri adımlarla
ki adımlar her zaman devinim değildir
devinim her zaman hayat belirtisi değildir
bilirim çünkü saatler yanına kârdır

çünkü saatler benlerinizin yönetim kurulunda
sürüncemede bırakılacak bir karardır
ne zaman anlaştınız ki şimdi bu dar vakitte
yön çizeceksiniz kendinize
insan ne kadar uğraşsa yok-parçasıyla azdır
izinler kaçışlar kaytarmalar molalar
yanıltır insanı bunaltır azdırır
aslolanın bütün olduğunu kim söyledi size

ah unutmuşum: saatler çünkü birazdır

(*) bu iki mısra, melih cevdet anday’ın “güneşte” başlıklı şiirinden alıntıdır.
(**) pink martini, “una notte a napoli”, hang on little tomato.

KAPI

Haziran 8, 2010
oradasın. biliyorum. oradasın. bir de orasının neresi olduğunu bilsem. “insanlar ölümden korktuklarından fazla korkuyorlar aşktan” dermiş james baldwin. oysa nilgün marmara diliyle, “artık yükselemez ay, dönmüyorum çünkü / en uzun sürenden”. yaşamak için fazlaca ışıdım, karanlık koruyamaz oldu karanlık yanımı, aşk dedilerdi buna, inandım, çok inandım, eksildim, öyle eksildim ki kalmadım bile. idris küçükömer gibi kargaların seslerinin altına gömülmek mi tek istediğim, evet öyle. yankısız kelimelerin şövalyesi, dünya hayat bulalı beri devinip duran rüzgarın sesiyle sevişen yeldeğirmenlerinin gönülsüz sözcüsü, kitap kokusuyla sarhoş olup da yön iz bilmeden gittiği halde kendine kılavuz olduğunu zanneden kendine serserilerin şahı, mezarlık bekçisi olmayı bütün gün kurt yenikli tahtında pinekleyip durmayı tanrı’nın vekilliği sanan aptal krallardan herhangi biri olmaya yeğleyen bir yenilmiş mi idim? oradaysan bil bakalım hangisiydim? hepsi miydim? bir de orasının neresi olduğunu bilsen. bir de yol iz bilsem. bilsen. “insanların aşktan korkusu, onlara yaşamamayı öğretti” deyiverdim bir gün usulca. buna hazırlanıyormuşum hep. bunu demeye. oram buram diken yarası oldu. yetmediği gibi cam kırıkları da döşemişler. en uzun süren böylelikle yolda belde geçiverdi. göz açıp kapayana. oysa yükselen ay sadece kelimelerimde idi, sağa doğru gittikçe kıvrılarak yükselen satırlarımın okunaksızlığında.
bir kuşun kanatlarından girdim, bir kışın sadece benim gibilerine bahşettiği ayazdan çıkamadım.
kapanabilmesi için, bir kapının önce adı gerekir.
öğreninceye kadar ay yükselmişti bile.
(*) müzikler, sırasıyla: jan garbarek, “one goes there alone”, in praise of dreams;
radiohead, “videotape”, in rainbows.