Archive for Ocak 2010

BAVUL, KAR, HARULA

Ocak 25, 2010

“bazen gerçeği böyle dümdüz bir ifadeyle dile getirmek en iyisi: kar yağıyor.”

harula dinleyelim şimdi:

Reklamlar

TOTOLOJİ, DÖNGÜ, METAFOR (1)

Ocak 21, 2010

greyfurt.

“kanlı”sından.

fırtınalı bir havadan sonra durulmaya hazırlanan deniz gibi, dolu dolu yaşanacakken ilahlara kurban verilmiş sayısız günlerden birini daha uykunun kollarında unutmak üzereyken yenen. dilimlerinin zarlarını soyarken soyarken bu zahmetli işlemden bezip o tılsımlı tadın gereksizce acılaşmasına göz yumarak.

kestane mi, nar mı diye sormuştum, sorarım. kestane, malum, kıştır, avuçiçlerini birbirine sürterek ısıtmaktır, olan ya da olmayan bir sevgilinin kollarına sıkı sıkı sarılmak, ten sıcaklığının yumuşatacağı gecenin hayaliyle akşamın geceye dönüşmesini gözlemek, sokak milletinin suratını dalgın ve amaçsız bakışlarla delerek gülümsediğini farketmeden gülümsemektir. kestane, gerçek ya da düşlenen sevgilinin orasıdır. dünyanın en doğurgan döngüsünün ve kutsal olduğu için tapılan ve tapıldığı için kutsanan, dünyanın geçerli tek totolojisinin kurucu öznesidir. kestane, gerçek ya da düşlenen sevgilinin, tadıyla, kokusuyla, dokusuyla, teniyle, hazzıyla, tam da orasıdır. metafor olmayan tek metafordur. işte o yüzden cevap kestanedir.

ama cevap, aynı zamanda nardır da. nar çünkü nârdır. nâr-ı beyzadır. yerkürenin merkezindeki kutsal ışıktır ve yerküreniz, coğrafyası sevgilinin teni, litosferi varoluşu, atmosferiyse ruhu olan, kâinatın cim karnında noktadır. ateşin üstünde zamanla kıpkızarmış bir demirdir, kalbinizin demir kapılı taht odasıdır. saatlerce yanmış bir kandilin kızarmış metal aksamıdır, el yakar dikkatsiz tutulursa. nar çünkü bir içinde bindir ve binin toplamı olan binbir. nar çünkü doğum ve ölümün has simgesi sıfatını kiminde uğultuyla kiminde ağırbaşlılıkla taşıyan o en kışkırtıcı rengin göz göz olup göz alışıdır.

ve bildiniz, cevap, bir de greyfurttur. kuşatılmışlık hissini hayatında en az bir kez yaşamamış olanlar parmak kaldırmasın, parmaklarını kırarım. birşeylerin yolunda gitmediğini görmek ve bunu gördüğü halde karabasanlardaki gibi sesi soluğu çıkamamak, kıpırdayamamak –bunu yaşamamış olanlar da görünmesin gözüme. ömrü boyunca güneşli gökyüzüne hasret bir ülkede sürekli yüksek gerilim hattında tünemek –bunun bilinciyle kavrulanlar çoktur aramızda işte bak.

greyfurt, mutfakta dura dura derisi buruşmaya yüz tutmuş, büzülüp tortop olmuş, yine de kanının son damlasına kadar çürümeye direnen küçümen bir altıntop, ne işe yarar bilirsiniz: kuşatılmışlığın mayhoş, minör gamına kankırmızısı, kendi halinde, masum bir uykuöncesi çeşnisi katmaya. nasıl bir dehşet ülkesinde yaşadığını, balyozlu, gamalıhilalli, asırlık süperkatillerin geçmiş, hal ve gelecekteki mel‘anet ve vahşetini hiç değilse bir gecelik uykunun kucağına atılırken unutabilmeye yarar. bir küçücük fıçıcık yapabilir bunu, ne sandınız. bazen bir şarkı, bazen zarı soyulmuş ya da soyulmaktan vazgeçilmiş bir greyfurt dilimi, bazen kirlenmişlikten müstafi bir öpücük, bazen merdivenlerde tıpırdayan bir kedi patisi yapabilir. herşeyi yapabilir. hem şaşkın bir bireysel hayatı, hem kanlı bir ülke sergüzeştini pıt diye unutturabilir. kelebek ömürlüymüş, şafakta bitermiş, ne gam.

uyku vakti! hişt! duyuyor musun sesini? heybetli, ürkütücü mimarisiyle üzerine karabasan gibi çöken okulda teneffüs zili! keder, hüzün, öfke, korku, kıstırılmışlık, kuşatılmışlık duygusu, hepsinin canı cehenneme. ders bitti. sabah tekrar düşünürüz. yorganın üstünde kalsın greyfurtun soyulmuş kabuğu.

(*) müzikler, sırasıyla: haggard, “largetto – epilogo adagio” ve “eppur si muove”, eppur si muove.

“TÜKENMEYİZ KIRMAK İLE” TÜRKÜSÜNÜN SÖYLENMEYECEĞİ BİR ÜLKE İÇİN…

Ocak 19, 2010

(*) djivan gasparyan, “don’t make me cry”, moon shines at night.

DÖRT CÜMLE

Ocak 18, 2010

bağırıyorsunuzdur. sesiniz çıkmıyordur. rüyalarda olur ya. işte ondan.

(*) mor karbasi, “la galana i la mar” (“the beauty and the sea”), the beauty and the sea.

KARŞI APARTMAN, APHRODITE’S CHILD, DİZ BOYU KAR

Ocak 13, 2010

jazzettacı bugün de çalıyor kapınızı hanım!

mac’imin ekranı ancak iki parça halinde jpeg yapmama izin verdi bu kez jazzettacığımı. yazının altındaki bilgi şeridine baktığınızda “108 yorum” ibaresini göreceksiniz. daha o ne ki, yorum sayısının 300’ü aştığı epey olmuştur. yorumlar da yorumdu ha, oku oku bitiremezdiniz, herbirinden ayrı birer yazı çıkardı neredeyse. şimdi nerdeee o güzel günler!

kolayını bulduk anasını satayım. çaktırmayın, idare edin bir süre. nasılsa musikisiz bırakmıyorum sizi di mi ama.

(*) demis roussos, “spring, summer, winter and fall”, golden years. demis roussos beni geç-çocukluk yıllarıma götürür. aphrodite’s child grubunun iki ünlü üyesinden biridir -diğeri vangelis. eskiden böyle imkanlar mı vardı, yabancı müzik dergilerinin bir iki sayısı kazara eline geçti mi bayram eder, içinden çıkan “dev” posterleri duvarına asar, mutlu mutlu bakar dururdun. posterde ızbandut gibi bir herif görünce küçük dilimi yutayazmıştım, böyle kadife bir ses öyle bir gövdeden nasıl çıkar diye. diz boyu kar yağan o eski günlerde bata çıka demis roussos longplay’lerini almaya koşturmuşluğum vardır heyecanla. en sevdiğim iki parçasından biridir bu.


JAZZETTACI GELDİ HANIM!

Ocak 12, 2010

2006’nın 9 haziran’ı hayatımın önemli bir dönüm noktasıdır. o gün, öznesi insan olan “gerçek” dünyadan esasında hiçbir farkı olmayan siber dünyanın blogistan bölgesine blog yazarı sıfatıyla adım attım. benim atasım yoktu da dostlar sağolsun, attırdılar. sonra bir sürü şey oldu. sayıp dökemem şimdi, gerek de yok, lâkin iki önemli olay bende derin izler bıraktı. ikisinin ortak özelliği, siber göğümden iki parlak, gözalıcı yıldızın kayıp gidişidir. birincisi (: bir kadın), ilk blogum olan jazzetta’nın kapanışında, ikincisi (: bir adam, sık sık müstear değiştirmesiyle ve üstün zekâsıyla ünlü bir adam) ise yeniden açılmayışında başrolü oynadılar. amacım asla eski defterleri filan karıştırmak değil, sakın yanlış anlaşılmasın. çok eskilerde bir arkadaşım vardı, zaman zaman mezarlığa gidip köpeköldüren zıkkımlanırdık –ben sadece birkaç yudum alırdım, sevmem. mezarlıkta zihnim beni öyle şahane bir geziye çıkarırdı ki anlatması uzun sürer. ve bunu birşeylerden çok daralmışken yapardık. iyi gelirdi. işte şimdi benim yaptığım da bir nevi ona benziyor. uzun süredir kapılarını kilitli tuttuğum ve ne zaman yeniden açacağımı bilmediğim ilk bloğumun kapısını gizlice aralayarak, yabanotlarının sardığı bahçede azıcık bağdaş kurup vakit öldürmek. şunu anladım ki “öldürülen” vakit bazen tam aksine, daha da canlanıyor! diriliyor, silkiniyor, kendine geliyor –hiç değilse bir an.

birkaç gündür, daha doğrusu yeni yıla girdik gireli bombok haldeyim. yine üstüste gelen şeyler işte. n’apıyoruz böyle blog mlog yazmakla? nedir, bunun bir manâsı var mıdır? tartıyorum, bi bir eksik geliyor, bi bir fazla. bilmiyorum, bilemiyorum. belki bir süre mezarlıkta gezinirim. jazzetta mezarlığında. oradayken çektiğim fotoğrafları size gösteririm. eskileriniz hatırlar belki. yenileriniz de “ulan bu herif de mi çetin altan gibi ‘bundan 41 yıl önce yazılmış yazı’ moduna girdi!” der. amaaan, ne derseniz deyin, nasılsa çok azaldınız. jazzetta’nın altın günlerindeki müdavimlerin sayıca onda biri bile etmiyorsunuz. belki bu arada da keyfim yerine gelir. gelmezse de kendi bilir.

benimle birlikte hafif abi ile floransalı bey’in de suratı sirke satmakta. ütopyacı bey’se bir türlü çenesini açamadı. siz de yardımcı olmuyorsunuz ki birader. dağıldınız gittiniz. doğaldır. ben bu haltı yemeye başladığımda veledim ilkokuldaydı, şimdi lisede. hayat durmuyor ki rahat.

neyse işte. bugün yazdığım yazının üzerine yazı girmemeliydim. bir süre öyle kalmalıydı. fakat açmış bulunduk anasını satayım köpeköldürenin tıpasını. pilavdan dönmek de olmadı. yeniler, buyurun, şöyle birşeydi jazzetta (üzerine tıklamayı unutmayın) ve eskiler, hatırladınız mı, ne güzel eğleniyorduk kendi çapımızda. ha pardon, müziksiz olmaz elbette! hadi jazzetta’nın ilk döneminin kapanış parçasını dinleteyim size.

(*) mircan, “tears”, sâlâ.

KÜÇÜK İLAN

Ocak 12, 2010

anlamımı kaybettim.

hükümsüzdür.


[S]ES

Ocak 11, 2010

şizukasa ya / iwa ni şimiiru / semi no koe
ne dinginlik ya / kayayı deliyor / çekirge sesi*

yosunlanmış kocaman kayaların çevrelediği bir tapınak… bir yaz akşamüstü… başo ve çekirgeler…

kayayı delen çekirge sesleri mi, dinginlik mi? çekirge ötüşü dünyevi arzularımızın eğretilemesiymiş, oruç aruoba hocam öyle diyor.

yoksa kayayı delen, incir** mi? incirse, iyi.

bizsek, arzularımızsa?

yok hayır, dinginlik olsun. öyle bir dinginlik ki, “gömülmüş sözüm ben dirilmiş”*** dinginliği. ve “oysa ölümsüzlük şuracıkta, kar / güneşi gibi doldurmuş odayı, basit, / anlamsız ve tek başına.”***

öyle delen bir dinginlik ki kayayı, damarlarına “dolu bir boşluğu doldurup boşaltmak işimiz / ölülerle, gecelerle, sümbüllerle.”***

göçebe denizin üstünde*** rotasını yitirmiş gemiyiz ki dinginlik bizim bir zamanlarki ağır işçiliğimiz. dinginlik ki bize susmayı öğretmişti, önce duyabilmeyi, sonra da dinleyebilmeyi becerebilmek için. sussun çekirgeler, kaya konuşsun. yosun konuşsun. kim bir beethoven kulağı isterse bir adım öne çıksın. ryuşakuji tapınağına tırmanalım, oflaya puflaya. susalım. önce işitmek, sonra dinlemek üzere. ben bunları içimden düşünürken çocuğum gitar egzersizleri yapmakta. asi rock ezgileriyle içimin sesini terbiye ediyor. kedim balkon keyfinde, bir yandan bizi dinliyor.

“benim nasıl yaşadığıma gelince; ben, sizin hayatta yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna değin götürdüm. üstelik sizler bu ödlekliğinizi ölçülü davranış sayarak kendi kendinizi aldatıp avunuyorsunuz. işte bu duruma göre ben sizden daha canlı bir insan olmuyor muyum?”**** sizin yarıda bıraktığınız demek bile fazla. hiç başlamadığınız, bunun için gerekli olan sözdizimine, anlam örgüsüne, sesbilgisine ve sözlüğe sahip olmadığınız susma-işitme-dinleme özneliğinden yoksunluğunuza bakılırsa… ne göçebe deniz, ne kaya, ne dinginlik birşeyler söyleyebilir size. yoksunuz. yeraltında değilsiniz, çünkü yerüstünde de değilsiniz. boşlukta olduğunuz bile söylenemez. ki boşluk, değillediğinin dolayımında çok şey anlatır –sesini duyup dinlemeyi becerebilseniz. size sefil çekirgeler diyebilmeyi ne çok isterdim, oysa yok çekirge mekirge. ne ki yokum ben de. kim adlandıracak şimdi dinginliği, kayayı, inciri, göçebe denizi… ortada kalakaldı yerin altı, üstü. başo çoktan teslim etmiş olmalı ruhunu, tapınak bütün gölgesiyle ayakta öylece. gerindi kedim, havayı kokladı. pencereyi açtım, atladı içeriye. patisinin halıya bıraktığı adım sesleri… bakışındaki, dile çevrilmeyi bekleyen sessiz ses…

“bütün balıklar öyle derler” dedin; “dibini göremedikleri şey dipsizdir onlarca.”***** dipsiz, sessiz, göçebe deniz. sesini duyamadığımız altın göl. dibini göremediğimiz hayat. sakin uçurumda yankılanan ses. ne arıyor orada küçük, zehir yeşili, şaşkın çekirge? sürüsünü kaybetmiş, yankısına şaşıran, ince, kesik, kırık bir ses. “genellikle tehlikenin ne olduğunu öğreninceye kadar, insan onun önünde tiksinti duyacağı yerde bir çeşit cezbeye kapılır.”****** çekirge ve uçurum… incir ve kaya… gemi ve göçebe deniz… dinginlik ve yosunlu kaya… çekirge ve sürüsü… başo ve kılıçtan keskin zaman… ben ve sekiz kitap… “(…) bir dünyaya sağır, ötekine kulak kesiliyorum. anlayacağınız, iki kulağımdan biri, kesinkes eşek kulağı.”*******

ama bilin bakalım, hangi kulak? hangi kulağım? kral nerde? neredeydi kral? sese kim “sen ses olacaksın” dedi? susmanın bir adım ötesi duymak, onun bir adım ötesi dinlemek diyorsam, onun da bir adım ötesi nedir? yeraltında hangi iç-uçurumlar pusuya yatmıştır kimbilir, hangi sesler işitilmeyi ve dinlenmeyi bekleye bekleye yosunlanmıştır. göçebe bir deniz, yaşlanıp duruyordur biryerlerde gemisiz gemisiz. kıyısız kıyısız ölmeye yatmıştır, yankılanamayan seslerle.

kedim rüyada. kedim horulduyor. uykunun peluş kucağında. kızım yoruldu. yazım bitti. kitaplar kapandı, üstüste dizildi.

ses, sessizliğin başka kulaklarda, başka kulaklarla devamıdır.

“sessizlik! yeni bir sessizliğe kadar.”********


(*) başo, “kelebek düşleri”, der. ve çev.: oruç aruoba, metis yayınları, 2008.
(**) turgut uyar, “kayayı delen incir”, can yayınları, 2002.
(***) melih cevdet anday, “göçebe denizin üstünde”, cem yayınları, 1970.
(****) dostoyevski, “yeraltından notlar”, çev.: ahmet ekeş, cem yayınları, 1973.
(*****) nietzsche, “böyle buyurdu zerdüşt”, çev.: turan oflazoğlu, meb yayınları, 1989.
(******) clausewitz, “savaş üzerine”, çev.: şiar yalçın, may yayınları, 1975.
(*******) enis batur, “kulak”, sel yayınları, 2009.
(********) henüz yayımlanmamış bir kitaptan, 2010.
(*********) bu konuda başka bir yazı için bkz: şurası.
(**********) müzik, sırasıyla: sade, “the sweetest gift” ve “by your side”, sade lovers live.

KENDİNE GEL TARAF!

Ocak 8, 2010

ey ahmet altan!

yüz küsur yıllık vesayet rejiminin bekçi köpekliğini yapmaktan başka bir de sadece kıç silmeye yarayan aşşağılık yerli basında heyecandan gözlerimizi yaşartan bir devrimdi taraf. özellikle üç manşeti tarihe geçti ve ben özellikle o üç ayrı günde nihayet alla turca faşizmin çiftliğinde bir küçük domuzcuk değil de, herhangi bir batılı burjuva demokrasisinde özgür ve onurlu bir yurttaş olmanın hazzını simüle ettim ve iliklerime kadar titredim bu haz ve gururla.

ve mağdur ve mazlumların ancak ve ancak egemenlerin böl-yönet politikasının körlük-sağırlık duvarlarını yıkıp öteki mazlum ve mağdurlarla gönül ve güçbirliği yaparak mağdurluk ve mazlumluk statülerinden kurtulabilecekleri, özgürlük mücadelesinin başka türlü asla kazanılamayacağı bilincine varmaları yolunda bu coğrafyanın yerleşik sosyopolitik kültüründe görülmemiş bir mucizeyi gerçekleştirdin ve bunu türbanlıyı, sosyalisti, liberali, kürdü, türkü, dindarı, dinsizi aynı sayfalarda buluşturarak yaptın.

ve sen şimdi kalkmış ne halt ediyorsun? gazeteyi açar açmaz ilk okuduğum sevan nişanyan’ı, onun gibi bir adamı kovuyorsun! bunu yapamazsın! ontolojik gerekçeni inkar etmiş olursun yaparsan. okurunu diğer paçavraların tüketicileriyle aynı derekeye indirmeye asla hakkın yok! unutma taraf gazetesi, sen sadece bir “gazete” değilsin!

***

demokratsanız ve bu sansüre karşı tepki vermek isterseniz siz de aşağıdaki bloglar gibi bu olayı ve sevan nişanyan‘ın yazısını gündeme taşıyabilirsiniz:

http://lektuel.net
http://www.5posta.org
http://www.kenardan.wordpress.com
http://cengizchefikir.blogspot.com
http://www.seviyesizsiyaset.com
http://ali.riza.esin.net
http://nastenkaninderdi.blogspot.com
http://ztopya.blogspot.com
http://mutlaktoz.wordpress.com
http://www.cih.web.tr
http://manaaramayin.blogspot.com
http://postdijital.com
http://ozlemceylan.blogspot.com
http://bendedimoldu.wordpress.com

(konuyu ele alan her blogun adresini buraya eklemeye devam edeceğim. ayrıca bu konu şu feed’de de tartışılıyor: http://friendfeed.com/hasanrua)

SORU İŞARETİ

Ocak 7, 2010

insan kendinden istifa edemez mi acaba?

şey, nikbin olmaya karar verdim de, ilk adımı böyle atabilir miyim diye düşünüyorum.

(*) consuelo luz, “los bilbilicos”, buddha bar ıı.