Archive for Kasım 2007

JIMI HENDRIX DİNLİYORUM. İYİ GELİYOR.

Kasım 30, 2007

daha ne diyeyim.

Reklamlar

CENİN POZİSYONU

Kasım 30, 2007

telefon, faks, e-mail, internet, cep telefonu, radyo, tv, gazete vb akla gelebilecek her türlü modern iletişim mecraları bir anda hayatımızdan silinse. matbaa ve elektrik, zaman makinesine binip uzaklara gitse. motorlu taşıt araçları püf desek yokolsalar. amishlere benzesek.

EKSİK GÜZELLEME

Kasım 30, 2007

e-ikiyüzbilmemkaçlı pamuk şekeri içtenlik.
içi sizi dışı beni yakar cümleler.
matruşka maskeler.
ecinniler, şeytanlar, cadılar, ifritler.
kendine bile yalan gözükmeyen yalanlar.
kimseciklerin yetişemeyeceği kuytularda, elle tutulmaz gözle görülmez iğfal.

benim sevgili blogistanım!

GYÖNGYHAJÚ LÁNY

Kasım 30, 2007

kendime not: yarın sevinmem, etrafa gülücükler fırlatmam falan gerekiyor.

hadi bari bunun şerefine omega’dan gyöngyhajú lány (girl with pearls in her hair) adlı parçayı ankara’dan hale, çemişgezek’ten jale ve darülbedayi’den şule hanımlar için çalalım sayın seyirciler.

şuradan da dinleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=CGt-rTDkMcM&feature=related

ya da en iyisi, radioblogclub’dan dinlemek…

aha bu da sözleri -macarca bilenler bilmeyenlere tercüme etsin:

egyszer a nap
úgy elfáradt,
elaludt mély,
zöld tó ölén,
az embereknek
fájt a sötét,
ö megsajnált,
eljött közénk.

igen, jött egy gyöngyhajú lány,
álmodtam, vagy igaz talán,
így lett a föld, az ég
zöld meg kék, mint rég,
igen, jött egy gyöngyhajú lány,
álmodtam, vagy igaz talán –

a hajnal kelt,
ö hazament,
kék hegy mögé,
virág közé,
kis kék elefánt
mesét mesélt,
szép gyöngyhaján
alszik a fény.

igen, él egy gyöngyhajú lány,
álmodtam, vagy igaz talán,
gyöngyhaj azóta rég
mély tengerbe ért,
igen, él egy gyöngyhajú lány,
álmodtam, vagy igaz talán –

mikor nagyon
egyedül vagy,
lehull hozzád
egy kis csillag,
hófehér gyöngyök
vezessenek,
mint jó vándort
fehér kövek –

igen, ébredj, gyöngyhajú lány
álmodtam, vagy igaz talán
ránk vár gyöngye mögött
ég és föld között

igen, hív, egy gyöngyhajú lány,
álmodtam, vagy igaz talán,
rám vár gyöngye mögött,
ég és föld között,
igen, hív, egy gyöngyhajú lány,
álmodtam, vagy igaz talán…

“ERRARE HUMANUM EST” DE DEMİŞ ATALARIMIZ.

Kasım 30, 2007

dünkü yazıya ek:

karşınızdaki, sizde kendi sağlamasını yapar. tahkim malzemesi olursunuz. gözyaşlarının silindiği selpak, ayakkabı çamurlarının silindiği paspas, bahtsız ve düşük cümlelerin silindiği kağıt parçası, tozlarının silindiği pencere camı olursunuz.

devam edin, aferin size. iki adım ötenizdedir kubur.

“VERITAS ODIUM PARIT” DEMİŞ ATALARIMIZ.

Kasım 29, 2007

siz benliğinizi sunarsınız, hayatın zenginliği önünde saygıyla eğilen, derin bir teslimiyetle. siz dinler ve dinler ve dinlersiniz. siz konuşurken kırk düğüm olmadan konuşmanın lezzetini tattığınız için onyüzmilyonbin teşekkür sunar, yine de bunun yetmeyeceğini düşünüp yeni teşekkür yolları ararsınız. siz kelimelerden bir dünya kurar, o dünyanın merkezine bir de bulunmaz bursa kumaşıyla kaplı bir taht kondurursunuz. siz kendinizi yargılayıp durur, beğenmez olur, miniminnacıklaşırsınız kendi körolası gözünüzde. siz yere göğe sığmaz bir “olmayan” görürsünüz.

siz arkasını gösteren bir aynasınızdır.

eskiden çamaşırlar sidikle yıkanırmış, siz o sidiğin ta kendisisinizdir.

aferin size. devam edin, kubur iki adımlık mesafede nasılsa.

À LA BONNE HEURE*

Kasım 29, 2007

kul sıkışmayınca hızır yetişmezmiş. kayıp derviş kardeş’e ne kadar teşekkür etsem az şu anda. boktan bir anımda böyle güzel sürpriz: http://seyrussefer.wordpress.com/2007/11/25/mon-amie-la-rose/

yaşam sevinci, kardelene benzer. niyesini ferasetinize bırakıyorum.

(*) tam zamanında; aferin; harika

DEŞARJ OLDURTABİLECEKLERİMİZDEN MİSİNİZ KARDEŞ?

Kasım 29, 2007

deli olacağım. hiçbir şeye yetişemiyorum artık; nedir bu kadar hız, bu kadar telaş, bu kadar parçalanmışlık. içimde öyle bir öfke birikiyor ki, dünyanın en tehlikeli yanardağı solda sıfır kalır. hayatı bu kadar çekilmez, dünyayı bu kadar yaşanmaz, yaşam sevincini bu kadar kırılgan kılan herkese, herşeye karşı duyduğum nefret o kadar yoğunlaştı ki, korkuyorum bundan.

bir iş fikrim var: kırıp dökme, parçalayıp unufak etme merkezi. (kâr amaçlı olmayacak burası. kullananlar, verdikleri zararın çok az üstünde bir ücret ödeyecekler. aradaki fark, merkezin hizmetlerini sürdürebilmesini sağlayacak kadar olacak.)

MOZART AMCAM KONSTANTİNİYYE’DE!

Kasım 28, 2007

akademik değer ve ağırlık taşıyan bir makalede müzikbilimsel, sosyokültürel vb açılardan enine boyuna incelenebilecek bir konuya şöyle bir dokunup geçmek niyetindeyim. bir önceki yazımda ahmet koç’un yaptığı bir çalışmayı yersiz ve anlamsız bulduğumu belirtince tepki çektiğim için değinme gereği duydum. yoksa ne kaynak araştırabilecek durumdayım uzun uzun şu anda, ne de önermemi temellendirebilecek argümanlar üretebilecek durumda…

her sanat dalında olduğu gibi müzikte de kategorik sınır[lama] ve kısıtların kültürel, müzikal vb işlevleri olsa da, bunun fazla anlamı ve önemi yok. en azından zaman zaman, “sepeti kolunda, herkes kendi yolunda” konumlaması aşılabiliyor. bizde de, dünyada da. mesela şöyle:
folk –> klasik
folk –> caz
folk –> pop
klasik –> rock
klasik –> caz
klasik –> newage

bu bazen “sentez” gibi iddialı adlandırmalarla sürülüyor önümüze; bazen de sessiz sedasız, mütevazı çabalarla; kimi zamansa sadece hoşluk olsun diye. öyle bir eşiğe varılabiliyor ki bazen, iki farklı müzik türü biraraya geldiğinde ortaya çıkan bileşimin onlardan bağımsız, tümüyle özgül (“özgün”le karıştırmayınız) bir kişiliği olduğu görülüyor. ancak bu her zaman karşımıza çıkan bir durum olmadığı gibi, her iki tarafa da yaranamayan, tatsız tutsuz, karikatürümsü “eser”lerle karşılaşıyoruz çoğunlukla. hele de bizimki gibi gerek coğrafya gerek tarih gerekse sosyoloji bağlamında kültürel ikilemde kalmış/bunalmış/sıkışmış toplumlarda, iki farklı kültürel “nesne”den kültürel sentez üretme iddiasıyla er meydanına çıkılırsa çuvallama ihtimali daha da fazla oluyor.

ayrıca, bazen daha alt perdeden randevu verilebiliyor iki farklı müzik türüne: ikisinden farklı bir üçüncü üretmek yerine, birini diğerinin teknik, yordam ve edevat kutusuyla icra etmek gibi. bu, amacı itibariyle daha mütevazı olduğu için riski de daha az bir çaba elbette.

bütün bu anlattıklarıma örnek mi istiyorsunuz? dedim ya, araştıracak vaktim ve enerjim yok. ama aklıma şu anda hemencecik/birdenbire geliveren birkaç örnek verebilirim: jethro tull’in bach yorumu, klasik bulvarından heavy metal sokağına sapan apocalyptica, bir zamanlar bizde fırtına gibi esmiş ve gönüllerimizde taht kurmuş olan modern folk üçlüsü, -bence başarısız- türk beşleri, mugam ile cazı aşılmaz bir zirvede seviştiren büyük aziza mustafa zadeh (niye “azize mustafazade” değil?!) ve ilh…

ahmet koç bence başarısız. çünkü yaptığı iş komik. çünkü bağlamalı icranın burada artı anlam/değer üretebildiğini göremiyoruz. boşlukta, gereksiz bir girişim. palyaço kıyafetiyle sokakta yürümek gibi. bağlama burada yer yer mandolini anımsatıyor; çalış tekniği ve üslubuyla kendi kültürel altyapısından koparılmaya çalışılmış ve iyi ki de öyle yapılmış; yoksa daha da komik olunacaktı. yine de kurtarmıyor maalesef. hotel california’yı o yazıda yaptığım gibi metaforik bağlama oturtan bir estetik alımlamayla üniversal bir yenidenüretim imkanına kavuştursak bile ahmet koç’un çabası bunun için kısa kalıyor.

ama bakın, jazzetta’da hakkında yazmıştım galiba, erol parlak, “eşik” adlı albümünde mozart yorumuyla bu muallakta/arada/boşlukta kalma sorununu rahatça -ve bence mükemmelen- aşmış, aşabilmiş:

nasıl? hak veriyor musunuz bana?

“WE ARE ALL JUST PRISONERS HERE, OF OUR OWN DEVICE”

Kasım 26, 2007

çetin altan’ın meşhur köşeyazısıdır: “bugün canım yazı yazmak istemiyor.”

benim de öyle. onun için -muhtemelen bildiğiniz- bir müzik “olay”ından bahsedeyim bugün. hatta bahis mahis etmeyeyim, sadece dinleteyim size. bağlama ustası ahmet koç bir vakit anlamsızca bir çabaya girmiş ve bağlamayla my way, hotel california, shape of my heart gibi parçaları yorumlamıştı. evet, bence anlamsız ve komik birşeydi yaptığı, lakin yine de ilginçti. o yorumları birer kere -sadece birer kere- dinlemek hoş olabilir. hotel california’yı mesela.

ben bu parçayı -popülerlikte sınır tanımadığı için klişeleşip bayağılaşmış pek çok şeyden kaçışımın aksine- çok severim ve tekrar tekrar dinlemekten bıkmam. hele o gitar solosu gerçekten de muhteşemdir. bir de sözlerinde gizlediği metaforik anlamlar için sürüsüne sepet şehir efsanesi uydurulması da hoştur. gelgelelim hotel california başlıbaşına bir metafordur. hayattır; dışarı çıkamayız, içinde yanıp kavruluruz. ve ölümdür; girdin mi çıkışı yoktur. meğer ki eagles bu derinlikte yazmamış olsun, hiç önemi yok.

neyse, dinleyelim. bağlama quel-alaka, ama yine de hoş, evet, bir defalığına.