DASEİN HÜSEYİN’İN SEKSEN GÜNDE DEVRİALEMİ

yedinci yılına girdi bir tarafımın şu siber dünyaya aitliği. evet, bir tarafım yalnızca. biri “gerçek” (!) hayattaki kendim: bir ad ve soyad, bir vatandaşlık numarası, bir aidiyetler silsilesinin onmaz tutsağı, toplumsal roller bileşkesinin ayaklı hali, yapıp etmelerin kapıp koyverdiği yürüyen gölge, bay bilmemkim; ötekisi siber varlığım: ikiboyutlu gözüken bir sıfırlar-birler dünyasında, soluk sepyalar, grinin grisi, kurşuni gölge gölgeleri, maske üzerine maske geçirilmesi zaruri kılınmış bir distopya simülatöründe gönüllü denek/köle/tutsak; bir de berikisi ve benliğimin hakiki tezahürü diyebileceğim, dasein’ın, “orada-oluş”un sorumluluk yükünün ağırlığıyla beli bükülmüş, “özgürlük mahkumiyeti”yle gözleri kararmış, bütün kafesleri parçalayabilme dirayetine sahipken göğüs kafesine gıkını çıkaramayan kavkakuşu örneği en az üç parçam var ve bu parçaların toplamından ibaret olmadığım gibi bu bir kişilik bölünmesi olarak da değerlendirilemez elbette. bazı insanlar kendilerinin bilincine vardıkları ilk andan itibaren bir varoluşsal amaçla bütünleştirirler kendilerini. kendisi olmak/kendinin olmak yolunda verilmiş hayati söz, atılmış hayati adım, seçilmiş doğru yoldur o. ben de onlardandım işte, kendimi bildim bileli dünyanın gailesine, hayatın başkalarınca -bu başkaları ailen olabilir, sistem olabilir, şu olabilir bu olabilir- belirlenmiş, sıkısıkıya çizilmiş rotasına aldırmaksızın yürümeye çalıştım varoluşsal yolumda. tökezledim, raydan çıktım, devrildim, yaralandım, berelendim, kendimi yitirdiğim oldu çok, zaman zaman yolu kaybeder gibi oldum, ama işte yol, işte yürüyen adam. kör topal, sersem sepelek, farketmez. onca mevsim, onca yıl, kar kıyamet, yağmur çamur demeden yürümeye çalışmanın da bir bedeli var, herşeyin olduğu gibi. parçalandığında parçalarını toplasan bile eksilebiliyorsun, bir parçanın artık şekilsizleşecek kadar aşındığını, hatta belki de yokolduğunu, “yok” olduğunu görebiliyorsun. bedel belki de bundan ibaret, ama adı üzerinde: “bedel”. yani ödemenin kaçınılmaz olduğu şey.

neyse, uzatmayalım, yolumda kendi halimde yürümeye çabalarken, karşıma çıkan bu siber dünyaya kayıtsız kalamadım. hayatın ritmi beni de kıskaçlarıyla kavrayıverince, koşullu teslim oldum: dışarıdaki hayata öyle çok da vefasızlık etmeden, yanlışlıkla “sanal” denen bu  siber hayata dahlimi kabullendim. burası dışarıdaki hayattan çok daha acımasız, çok daha vahşi, öğütücü, tüketici ve entrika doluymuş, önceleri bilemedim. her yeni şey, yeniliğinin, alışılmamışlığının cazibesiyle çıkagelir ya, öyle oldu. sallandım, yuvarlandım, boka battım, debelendim, tırmandım, çıktım. tekrar sallandım, yuvarlandım, boka battım, debelendim, tırmandım, çıktım. komedileşen trajediye bulandım, cebelleştim, altta kaldım, yassıldım, yamuldum, kendimi tanıyamaz hale geldim, sorular sordum kendime, cevaplar bulamadım. cevaplar bulmak için mi sormuştum, hayır, ayakta kalabilmek için sorular sormak gerekir, onun içindi. doğru soruyu sorabilmek, doğru ya da yanlış bir cevap bulmaktan çok daha zor ve gereklidir. şimdilerde, aşınan, eksilen, yokolan bütün parçalarımın hesabını kendime verip, kara esvabımdan sıyrılıp, hafifledim belki de. bilmiyorum, öyle sanıyorum, öyle tasavvur ediyorum kendimi, o halde görmek, bulmak istiyorum. karalara bürünmeyi bıraktım, evet, kendim karayım şimdi. derim kara artık, giysilerim değil. ece ayhan’ın karaşın çocuklar sınıfının arka değilse bile arkaya yakın sıralarından birinde, boş beyaz kağıdım, kalemim ve ondan da önemli olan silgimleyim. varoluşsal amacımı gerçekleştirme yolunda yürürken bir yandan beni tökezletip sendeleten, gücümü dağıtan, bununla kalmayıp beni neredeyse benden alan bir tür hades diyarıyken burası, öte yandan da, bununla tamamen çelişircesine dışarıdaki üçboyutlu cehennemin kavurucu alevlerinden beni nisbeten koruyan, aslında korur gibi yapan bir tür “non-area area”ydı. heideggeryen “varlığın evi”nde rahatça dolanabildiğim, kendimi gerçekleştirme, hayata manâ atfetme ve böylelikle “orada-oluş”un ağır, verili sorumluluğuyla başedebilme çabasıyla ve bu suretle  “varlık”tan “özne”ye terfi etme telâşıyla hemhal olduğum bir zamansallık icra yeri, içinde devindiğim habitatın ikiboyutlu yansısı. bir simülasyon odası.

belli değil –ya da çok belli: quo vadis, insanlık? bu çılgın, aldatıcı görkemiyle bu yaldızlı, parıltılı serüvenin sonu parlak gözükmüyor. bizler de sürükleniyoruz işte ve kimimiz direnmeye, kendi manâsını, tavrını, tutumunu, itiraz gücünü, umarsız çığlığını, onu o yapan dilini yitirmemeye çalışıyor. tasavvuru ve tahayyülü imkansız uçsuz bucaksızlığıyla kâinatta kendinde bir önem vehmetmenin canlı örneklerinden başka birşey olmayan bizler, yalnızca şu majör hakikatin ölüm denen yüzünün bilinciyle belki şereflenmişiz, başka da bir incimiz yok çıkardığımız, bu bilinemezlik ummanından işte. ölüm, olanca karanlığıyla ışıtıyor ortalığı, onsuz yapamazdık, yapamayız, manâyı veren o. anomiden, amorfiden, kaosun ürkütücü derinliğinden çekip çıkardığımız ve adını dil koyduğumuz şeyi evimiz kıldığımızda, eninde sonunda bacadan girecek olan noel baba o. girecek ve salonumuzun en mutena köşesindeki çamın dibine hediyesini bırakacak: kendini.

o zamana kadar işte böyle eğleyip duracağız kendimizi, eğleyip duracağım kendimi. kâh kendi “hakiki” benliğimi bulmanın kutsal yolunda yalpalayarak da olsa yürümeye, kâh uçurum diplerinde kendi parçalarımın bir kısmını toplamaya çalışarak. dilimde kendimi bulmayı umarak. kendi gölgemle ve onun gölgesiyle saklambaç oynayarak.

dışarıdaki dünya, ya da le temps modernes ile le temps postmodernes’in tuhaf bir şekilde içiçe geçtiği siber dünya… farketmez. orada, burada, belki de olmanın değil, sadece görünmenin işlev taşıdığı kıyamet alâmeti zamanlarda.

(başı sonu belirsiz, alelacayip bir hasbıhal denemesiydi. sürç-i lisanım affola.)

Reklamlar

2 Yanıt to “DASEİN HÜSEYİN’İN SEKSEN GÜNDE DEVRİALEMİ”

  1. ekmekcikiz Says:

    İnsan zaman zaman iç dökmek istiyor, kimliğini sorgulamak ya da kişiliğinin sınırlarını öğrenmeye çalışmak gibi değil bu, bir arkadaşla konuşur gibi, öğrenir gibi…

  2. metin Says:

    aynen öyle sevgili ekmekçikız hanım (ya da hafif abi’nin deyişiyle: çavdar teyzem)…

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: