Archive for Haziran 2008

BİR SORU

Haziran 27, 2008

gidersiniz. 

geride kalana gözünüz ilişir.

bir bakmışsınız ki sizsinizdir. öylece duruyorsunuzdur.

ne hissedersiniz?*

(*) bu yazının bir önceki yazıyla ilintisi yoktur. esin ya da çağrışım sözkonusu olabilir. 

Reklamlar

ARADIĞIM, ORADA DEĞİLMİŞ. HIH!

Haziran 26, 2008

“bulunamadı”

ben bulmuştum ama?..

“üzgünüz, aradığınız şey burada değil.”

sersem, o bi kere “şey” filan değil. o, bir insan. insan gibi insan. 

hem sen 1 ve 0’lardan oluşma bir zımbırtısın, üzülemezsin. üzülsem üzülsem ben üzülürüm.

ben üzüldüm.

o, arkadaşımdı.

en iyi arkadaşlarımdandı.

sanal diyenin alnını karışlarım. 

“ay sen de çok duygusalsın be şekerim” diyene arada sırada üstü[ne] oturduğum değerli mabadımla güler geçerim.

herşeyin fiyatını bilip de hiçbir şeyin değerini bilmeyenlere inat (laforizma için oscar wilde’a müraaat edilmesi) yaşarım.

henri michaux demiştir ya, “delinin duyduğu tiktak, başka bir tiktaktır”, aynen. ben de delinin tekiyim, o başka tiktakı arar dururum. işitir dururum.

yine geliniz cano hanımcığım. 

ihtiyacım[ız] var.

maruzatımız da…

DÉJA VU

Haziran 23, 2008

“evdeki ilişkilerine usul usul yabancılaşan ve kendilerini yaratma yolculuğunun sonuna gelmediklerini kendilerine kanıtlamak istercesine yeni bir heyecana doğru sürüklenen evli ve çocuklu iki insanın hikayesi bu.”

“hayatın akışına kapılıp giderken kendilerini ‘kıstırılmış’ hissetmeye başlayan sarah ile brad’in hem ‘yeni bir yön’ arzusunu, hem de değişim korkusunu titizlikle mercek altına alıyor.”

bugün aptal kutusunda tom perotta’nın bestseller romanından uyarlanan “tutku oyunları” gösterilecekmiş. keşke seyredebilsem… 

ama dur dur, ben bu filmi görmüştüm galiba. biryerlerden hatırlıyor gibiyim… 

yok oğlum, karıştırıyorsun sen, ihtiyarlık alametleri belirdi…

ÖDEŞME

Haziran 22, 2008

sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
sen beni kızını çok seven
bir baba** olarak hatırla.

ben ki hiç kavuşamamıştım sana.*/***

(*) birhan keskin, “y’ol” kitabından.

(**) orijinalinde “anne”. ben “baba” olarak değiştirdim bu yazı için. şairin affına sığınırım.

(***) mısraları büyük harfle başlatın.

PAZAR ESİNTİLERİ

Haziran 22, 2008

90 dakika değil 90 yıl süren bir milli maç olsa… sözümona “cumhuriyetçi” “elit”i, yüzyıldır ülkeyi matkaplamaktan bıkıp usanmayan darbecisi, ar ve haya ve namus ve vicdandan tamamen azat olmuş postal yalayıcısı, köşeyazarı kılıklı alçağı, uzman ifadesine göre çükü kalkmadığı için maç kazanıldıkça ülkeyi teksas’a çeviren magandası, futbol yazarı/yorumcusu sıfatlı embesili, hep birlikte seyretseler, “çoş”salar; maç hiç bitmeyeceği için sokaklarda ne palet izi, ne silah sesi, ne balgam lekesi olsa…

***

sonu s ile biten bazı kısaltmalara kılım… onlardan biri de bugün başımızdaydı: sbs… seviye belirlemenizi yiyeyim ben sizin, e mi… okullarınızı, okul müessesenizi, müfredatınızı, tedrisatınızı, üstünden başından cehalet akan öğretmenlerinizi, für elise’yi bok eden teneffüs zillerinizi…

***

milliyet 27. sayfadan ‘taksim’de darbeye hayır yürüyüşü’ başlığıyla verdiği haberde kısa bir metin kullandı. vatan haberi 16. sayfadan ‘taksim’de 3 bin kişi darbeye karşı yürüdü’ başlığıyla küçük bir şekilde verdi. hürriyet, radikal, tercüman, akşam ve cumhuriyet gazeteleri ise sayfalarında ‘darbeye karşı 70 milyon adım yürüyüşü’ haberlerine yer vermedi.”

ergenekon medyasından ne beklenir başka…

***

bizim de birer kuyruğumuz olsa… kediler gibi pat pat sallasak birşeylere kızdığımızda…

***

sayısalda 6 tuttursam, istifa etsem, uzak bi köşeye çekilsem, yazsam, çizsem, senaryolasam, bestelesem, bloglarım için bir adet müessese müdürü, bir adet editör, bir adet büdütör tutsam, sonra da mümkünse bir kene tarafından ısırılmamayı başararak doğanın kucağında ölüp gitsem…

SIVIGLIAGRICOLTURA

Haziran 20, 2008

ziraat bankası und rossini’nin sevil berberi…

hadi bakalım. kurun alâkayı. quel mel dedirtmeyin.

böyle de iki satır cızıktırırım işte. klimasızlık bi yerlerime vurmuş halde…

lakin siz bilmecemi ciddiye alın. özellikle siz, ekmekçikız hanım.

bu arada müzik iyi gider -rossini’yi değil başkasını davet edeceğim sahneye. bu parçayı dinlemeden önce hazırlık yapın. şöyle ki: balkonunuz varsa balkona çıkın, yoksa pencere önünde berjerinize oturun, kendinize bi sade kahve yapın, sessizliğe gömülün. yok yok, olaganüstü harika bi musiki neşredeceğimizden filan değil, öylesine önerdim bu töreni. ne bileyim, bazen hoş oluyor böyle şeyler. (ha bu arada berberimizi de unutmayın!)

YATAY BİLGİ

Haziran 19, 2008

burada daha ne kadar öleceğim? 

yeryüzüyle gökyüzünün aracısı olarak bulutu haraca kestiğiniz yerde?

ben size alışamam. tehdit: koltuğunuzun bedeninizle dolmaması. tehdit: bir merdivenin uygunsuz konumu, gözüme saldıran güneş ışınlarında yüzünüzün yokoluşu. (…)*/**/***

(*) nilgün marmara, “metinler”

(**) cümleleri büyük harfle başlatınız.

(***) şuraya gidiniz.

DUR YOLCU! PASSİVE HANIM’I DİNLE!

Haziran 16, 2008

“dünyayı en iyi melankolikler okur”

ama melankoli hastalığına tutulmadığız başka bir mevsim gelene dek böyle düşünmekten bir zarar gelmez, muvakkat bir duruştan sonra segah makamına geçilir*

ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum* tekerlemesiyle yuvarlanıp gidiyorum hep yaşamıyor gibi ama tutsandı arkama yaslanacaktım bu ayaklar benim değil alın* diyecektim alın bu elleri hatta bu parmakları filan alın götürün çünkü sevdiğin nedir dediklerinde hep aynı cevap dökülür  dudaklarımdan bulutları severim şurdaki şurdaki şurdaki güzelim bulutları* şurdaki şurdaki sözünü la bas la bas diye söylemek öyle hoşuma gider ki çocuk gibi hadi maskelerinizi kuşanıp çoğaltın yalanları, hepiniz mezarız kendinizin*..üşüyorum ve bıktım inci küpelerden*

sonra bir takım güzellikler sustuk ve daha fazla saçmalamamaya çalışarak yağmurdan ve atlardan konuştuk.*

asla ağlamamalın der bir şarkı.*… hayır ingeborg iz bırakmaz insanı… ah ingeborg martı çığlıklarıyla bile olsa yırtılan ipek bir daha dikilmeyecek* hem kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya*

inandıkların kraliçe isabelle ve kral ferdinand’ın aşkı kadar gerçek ancak, mekkeli beatrice’i boşver. andaluzya sufileri mesela? onlara gönlünce küfreder… marsilya kıları, kuzey şehirleri, petersburg akşamları, flamenkolar, uçsuz garb rüyaları mı tek oyuncağın?

şimdi gidip beckett okuyacağım, beni de seyret tanrım! öfkemi devletle bir toprağa gömüyorum* ve bazen, yani sıkça bir bazen, tam otuz yıldır yaşadığı unutuyorum.

 

oyunun kahramanları sırasıyla, lale müldür & sezai beğ & sevgili cahit & bodler & n.m & füruğ ferruhzad & bi daha lale müldür & ingeborg & birhan keskin & gülten akın & pass & ah mü! & yine pass & hep pass.*

(*) oyunun kahramanları arasına metin beğ de katılmak istiyo! bi kenarda durup aort’a çıkan topları oyuna sokabilir isterseniz… bu yazıyı yazan passive hanım, sesimi duyuyor musunuz, hı?

…VE KİMSENİN İLGİ GÖSTERECEĞİNİ SANMADIĞIM BİR ANKET

Haziran 14, 2008

pi sayısı mı…

yoksa fi sayısı mı?

BİR CUMARTESİ ÖĞLESONRASI HİKAYESİ

Haziran 14, 2008

“mutlu insanların anlatacak hikayeleri yoktur.”

kim demişti bunu, unuttum. anselmo’nun yerinde tekrar karşılaştım bu laforizmayla.

ya kalabalık insanların? kalabalık insan birbaşına insan değil demek değildir. yalnız insan da öyle değildir. hem canım birbaşınalık da tekbaşınalık anlamına gelmez. bunlar hep birbirine karıştırılıyor. dış mihraklar tarafından.

mutsuz insana gelince… hikaye anlatmasını biliyorsa vardır hikayesi. hikayeler toplamını aşan birşeydir onun hikayesi. büyük h ile başlar. büyük i ile bitmez. bitmez bir hikayedir. bitmez tükenmez. ama sıkıcı olmayan. ya da “sıkılmak iyidir” düsturuna bağlı kalan. bilinmez bir hikayedir. anlatılınca değerinden birşeyler yitiren. dili ölü, kendisi canlı.

bu cumartesi sıcağında, evde, ben ve kedim ve tavşanım ve sokak köpeğim ve içimdeki uğultu, uçurum sesi, uzaklardaki düşsel yoldan geçip giden neşeli kamyonetler -içinde bıçkın şoförler ve çok şey görmüş geçirmiş fahişeler-, evet evet sıcak, akacak kanı damardan dışarı, açık havaya davet eden sıcak, eh işte bir mariachi içmek, sahil kasabasındaki tepede aşk acısından geberirken zıkkımlanılan bir mariachi, agavlı, limonlu, çöl kaktüslü, radiohead dinlemek, moody blues dinlemek, beethoven yedinci ve ardından sekizinci ve ardından dokuzuncu senfoni dinlemek, sesi sonuna kadar açmak, biber kızartması yaparak beni kıskançlıktan yamultan mahalle karılarını rahatsız etmek, konforlarını bozmak, bir çakı, bir bilek, kocaman bir silgi, bir hikaye…