Archive for Mart 2009

ÖNEMLİ DUYURU

Mart 31, 2009

bir ya da birden fazla sapık, bizim bu kendi halindeki blog dünyamıza dadanmış durumda. geç bile kaldılardı zaten! günlerdir orada burada iz sürerek bunların benim adımla yazılmış iğrenç “yorum”larını yakalıyorum. daha demin yakaladım bir ikisini. cevap yolluyorum ama kimi blog sahipleri de bunlarla aynı meşrepten anlaşılan. 

bu alçaklarla her yoldan hesaplaşacağımız günler çok uzak sayılmaz. sizlere gönderecekleri sahte yorumlar sorun değil, sizler beni zaten tanıdığınız için anlar ve yayımlamazsınız. ama hiç bilmediğim görmediğim yerlere sahte yorum yolluyorlar ki yakalamak için işi gücü bırakıp blogistanı dolaşmak gerek amma velâkin buna da ne vaktim var ne enerjim ne de isteğim. fakat yanlarına kalmayacağını bilmeliler bir şekilde. 

önemle duyururum.

Reklamlar

DEPREŞİK DEPREŞİK DURMA LAN METİN! SİKTİR GİT!

Mart 27, 2009

ben pembe sevmem. sevenlerine diyecek lafım yok. tepe tepe sevsinler. ama ben sevmem. sevesim de yok. geçen gün hepinizi kandırdım. kendimi de kandırmaya çalıştım. ama yemedi. ben kanmadım. ben pembe sevmiyorum. sevmedim gitti. n’apayım. bünyem götürmüyor. bünyem hassas hayvancık. pembe alerji yapıyor.

bakın zaten yorumlara falan da cevap veremedim bi türlü. ayıp ettim. eziliyorum ağırlığıyla bunun. ben iyisi mi biraz yazmayayım. şöyle birkaç gün, belki birkaç hafta, hatta birkaç yıl falan. abartıyorum, belki bu yazıyı yayımladıktan birkaç saat sonra yeni bir yazı da girebilirim, bana belli olmaz hiç! yani bu bir veda yazısı değil, öyle algılamayın. sadece azıcık depresyon geçirmekteyim. doktor öyle dedi. pardon, “depreşyon”, depreşmek’ten depreşyon.

bu arada ne yaparım? neler yaparım?

ne bileyim!

rilke’ye sığınırım. “şarkı” söylerim.

en azından bi mezür.

sonra da susar kalırım.

öylece.

bir müddet.

belki hep.

kendime gelinceye kadar. belki de gelmem kendime. gelip de ne yapacağım? bok mu var.

KENDİ BİTMEMİŞ SENFONİMİ YAZMADAN ÖNCE OKUDUĞUM BİR BAŞKA BİTMEMİŞ SENFONİ

Mart 25, 2009

(…)
“ölünecekse böyle ölünmeli” demişti ünlü bir grafik
ustası dostuna: “hekimler, hastane odaları, testler,
oksijen tüpleri: yaşarken delik deşik olmamalı gövde,
insan hayata bunca onursuz bir hırsla geçirmemeli
tırnaklarını: bazı senfoniler iyi ki bitmemiştir”.

uzun bir parantez açıyor herşeye bizimle konuşurken,
starck’ın iskemlelerinden olgun bir heyecanla söz
ediyor heine’nin bir şiirine değerek: “büyük hüzünler
için küçük şarkılar” – sesi sanki yükseliyor o noktaya
gelince. notlar alıyoruz, teypten hoşlanmadığı için;
new york yıllarından çarçabuk geçiyor: aşk kırgını,
yarım bıraktığını biliyoruz o sussa da, çılgın masa
lambası maketlerini, 44. sokak, atölyede cam tabut –
“iki kişilikti” diye anlatmıştı bir mimar arkadaşı:
“çalgılı kutu mantığına uymuştu: kapak aralandığı an
requiem başlardı çalmaya”. japonya’da görmüş aslında,
ne görmüşse: mutlak geometri, sessizliğin kutsanmış
deliliği, boşluğa yalınkılıç giren çizgiler ve sert,
sarp hareketlerin desteklediği eşyalar – “formuna tam
sığdırılmalıdır herşey: eksiklik ve taşma dürtüleri
uyandıran nesne ölmeye hazırdır” – bir daha görmeyecektik
onu, grand hotel de londres, oda numarası kırkdört,
sırları dökülen aynada takılıp kalmış burgulu gözleri.*

(*) enis batur, “gri dîvan”, remzi kitabevi yayınları, 1990, “bitmemiş senfoni” adlı şiirden.

(**) niye “uygun” bir müzik değil de “talijanska”? belki de bu “uygun”dur, nereden biliyorsunuz?

TERKİ

Mart 20, 2009

düşünce ile sözcük arasında
anlayabileceğimizden daha çok şey vardır
sözcük bulunmaz kimi düşünceye

bir atın gözlerinde yiten düşünce
bir bakarsın, bir köpeğin gülüşünde
çıkmış ortaya*

(*) vladimir holan, “arasında”, çev. gürkal aylan, “modern dünya edebiyatı antolojisi”, haz. enis batur, gergedan/dönemli yayınları, 1988.
(**) müzik: leonard cohen, “hallelujah”.

KİMYADAN BÜTÜNLEME SINAVINDA GEÇMENİN TUZLU ERİK VE/VEYA BİTTER ÇİKOLATA TADINDAKİ LEZZETİ

Mart 19, 2009

büyük üzüntülerle büyük sevinçler yanyana gelirse ne olur? hayatın kimyası, herkese göre değişiyor. bende şimdilerde ilkinin hiç hükmü kalmadı, esamisi bile okunmuyor. gerçi ilk kümede önemli bir eleman vardı, bugün aldığım haber onu kümeden silmeme imkan verdi, şahane oldu. bir iki okurcuğum belki anlayacaktır ne demek istediğimi. 

meselâ müzik arşivim bütünüyle uçmuş gitmiş, dert değil. dünyayı değiştirdim ben. hayatı seviyorum. artık müzmin kötümser değilim, istifa ettim gitti o makamdan. 

bu blogu açtığım o ilk günlerde kendisini elbette hiç tanımadığım, ama bana çok yürekten arkadaşlık ettiğini hissettiğim bir yorumcum vardı, “gardaş” diye hitap eden. ona da selam olsun! keşke ulaşabilsem kendisine, bir çift güzel sözüm olacaktı. 

haris aleksiou’nun iki şarkısı burada kayıtlıydı, o yüzden kurtulabilmişler. turgut uyar’a da selam olsun.

KAFİYELİ ÇAY TARİFİ (5 ÇAYI, 6 ÇAYI, 7 ÇAYI VE İLH.)

Mart 15, 2009

“dans eden bir kadının ayak bilekleri gibi çay”*
varsay ki
çalı dibinde ay

(*) sezai karakoç.

TÜRKÇE DİLBİLGİSİ DERSİ. KONU: İŞTEŞ EYLEMLER

Mart 15, 2009

maksimov beyciğim, o sizin nezaketinizdir efenim, ben bir garip ademim ki imlâsal şapkasını gafasından gaptığımızda kendisi varolmayan şövalye kıvamında bir adem (kısa a ile) yani yokluk olur.

böyle bir girizgâh ile şu meşhur mime cevabımızı başlatalım törenle. tören demişken, her nevi törenden tiskinir zatıalim (a uzun okunacaktır). şimdi efenim ne desek bosch’tur zimenz’dir ve su verilmiş çeliktir. o burada aççık seççik olarak ismini telaffuz edemeyeceğim işteş eylemin (bir utangaçlık çöktü birden üstüme!) kahramanı olmasını istediğim bir blog yazaresi (ikinci a uzun okunmalıdır) var mıdır yok mudur? vardır desem boktur, yoktur desem  çoktur. bu çokturların arasında mutlak yokluğun şefkatli kollarına sığınanlar da vardır ki bu bir nevi siyasal sığınmacılığın sonu, alla turca çemkiricibaşılığın alla turca d’alla turca (kremdölakrem gibi mi oldu bu şimdi aziz kariin?) tokmakçılığından gayrı birşey değildir canımdan aziz seyircı. buradaki “siyasal”dan kastı anlamışsınızdır (şeklen düz, özünde soru tümcesi)? anlamamışsanız da boşverin canım ciğerim, hodja nasreddin daima haklıdır.

efenim musiki dünyasından filozoflar da çıkar. netekim çıkmıştır da binaenaleyh. “ben bir sürüngenim, ben acayibim, ben buraya ait değilim!” dermişim. dedim. derim. derim kalın olsaydı demeyebilirdim. ama incecik. öyle incecik ki içindeki ruhumun kimi zaman mirosal, kimi zaman kahlosal, kimi zaman vlaminksel, kimi zaman turnersal, kimi zaman rothkosal, kimi zaman munchsal, kimi zaman matissesel, çoğu zaman hoppersal kompozisyonunu ve armonisini zart diye sergileyiverir. hadi bakalım ondan sonra hariçten gazelci eleştirmenlere saydır! ki oysa blog yazarınız olan bu fakir, andrey voznesenski’nin dediği üzre, “o kar adamıyım ben çığların arasında / tutulmazın görülmezin biriyim – kendimim.”

ha bi de giacometti’nin yürüyen adam’ıyım. ama ne yürüyüş! ayaklar bir kaideye bağlı. ne de olsa yerçekimi diye bir kanun var. nizam var. tertip var.

ve o adam incecik. derisi gibi incecik. öyle saydam ki esasında, hakikaten de varolmayan şövalyesi calvino’muzun.

şimdi böyle bir adama sorulacak soru mudur efenim bu sualiniz? adamın varlığı yokluğu, yokluğu da varlığı işte. işte o kadar. kategorik karşıtlık filan umursamıyor. aşmış oni. adamın varlığıyla yokluğu belli değil. olmasın istiyor. oyundan sıkılabilir her an. [h]alet-i ruhiye işte, n’apceniz! ben ruhi bey nasılım diye sual tevcih edip duruyor kendisine. masa, istiap haddini aşmış. büzüklerin efendisi balataları sıyırmış. o aksakallı, kötü olanı değil de iyi olanı, neydi adı unuttum, herneyse, çırpınıp duruyor, ama kim dinler. film işte! makinist, ses!

bu cevap çok uzar da uzamasına, hiç lüzumu yok. bahsettiğiniz o malum işteş eylemi herşeye yayan, bulaştıran, katan, karşısındaki elin değdiği her eşyanın, karşısındaki gözün okuduğu her kitap sayfasının, dirseğini dayadığı her masanın, hüneri, emeği ve gustosuyla kotardığı her yemeğin, meşrebinize göre su/zemzem/şarap/arsenikli limonata doldurduğu her bardağın, dibini çapaladığı her saksı çiçeğinin, dinlediği müziğin notalarının, eslerinin, açtığı kapıların, kapadığı pencerelerin, ayaklarını bastığı her zeminin, soluduğu havanın her zerresinin o malum işteş eylemle alâkalı olduğu yüksek-bilincine sahip, yatak, saat, beden, birleşme gibi vasat ve sıradan birimlerle kısıtlanmaktan azade libidosu meymenetli insan evlâdı blog yazarı varsa çıksın karşıma da kozlarımızı paylaşalım dermişim. derim. dedim bile işte. hodri meydan. ontolojik duyarlılık, kimlik bütünlüğü, benlik özsaygısı, varoluş tarzı, hayatın ve kozmik bütünselliğin kutsanması… bunlar büyük lakırdılar değildir, bunlar o malum işteş eylemi de gayet ilgilendiren ve hatta belirleyip biçimlendiren dantelalardır. velhasıl bir geceye yokum. o malum işteş eylemi de sadece o malum işteş eylem olarak algılamaya hiç yokum. yine, yeni, yeniden hodri meydan ve ikea!

dermişim. derim. dedim bile. sözüm meclisten içeri veyahut dışarı. duruma göre.

ben şimdi cevap vermiş oldum mu? a şıkkı: oldum, b şıkkı: olmadım. e şıkkı: ben, “ol”muşum.

(buradan kimi mimlesem aceba?)

VIVALDI: CONCERTO IN C FOR 3 VIOLINS & WINDS, RV 555 – 3. ALLEGRO

Mart 13, 2009

geldim… lotodan avucumu yaladım.

penceremi şenlendiriyor üç sarı mimoza ağacı. onlar yeter. bi de geceleri göğe bakıp duruyorum olağanötesi birşey var mı diye. var.

var. evet var.

hayatta bi boktan şeyler var. bi de güzel şeyler. savruluyorsun birinden ötekine. biletin yanında mı bak. ne yöne?

ben geridönüşsüz biletleri severim. bi tane var bende. paçamdaki çamuru sildim. yakamı düzelttim, kolaladım. yaka cebine beyaz bir karanfil kondurdum.

hazırım.

düğün ve cenaze. önce düğün. nehirde, akıntıya karşı.

cenaze çok sonra. yıllar, yıllar sonra. mutlu bir ölü bakış, huzurlu eller.

LOTOMOTİF

Mart 7, 2009

süper loto kamçatka hazırlık kampına gittim. ne zaman döneceğim belli olmaz -dönmeyebilirim de, hatta keşke dönmezine uğrasam. ben yokken siz burada liste yapın okurcuklarım. istek listesi. kelle başına on milyarı geçmesin -herşeyin bir haddi hududu var di mi. tarafımdan sevilip sayılanlarınızın listeleri dikkate alınacak, diğerlerininkiler belediye temizlik hizmetleri çalışanlarına tevdi buyrulacaktır.

aha bu da cımartesi hediyesidir. suzanne vega ablamdan “tom’s diner”:

(müzikçalarımıza ayar verilmiş, sesi kısık çıkıyor, siz açın açabildiğinizce canımcımlarım.)

I CANNOT UNDERSTAND YOU, CRAZY HEART*

Mart 6, 2009

erik açtı. binlerce patlamış mısır tanesi şeklinde. kiraz da tomurcuklandı ufaktan ufaktan. nar uyanmadı daha. istanbul bu sabah ince ince yıkanıyordu. minicik bir çam korucuğu var, geçerken onu uçsuz bucaksız hayal ettim.

ne şahane bi gündü dün. uzun zamandır unuttuğum sevinç tarlalarında yürümüştüm. geldi bir pol pot, içine sıçtı keyfimin. onun yüzünden dün süper loto oynamayı da unuttum, getti 35 trilyon. çiftlik, müzik stüdyosu, dünya haritası filan da getti. ben hep derim, tek yırtıcı hayvan insandır. başbelâsı insanoğlu. insankızı demeyelim, onlar biraz daha munis olabiliyor nedense. ne de olsa venüs’ün merkez ilçe köyündenler.

şair sözüyle kapayalım mevzuu:

kendimle bunca
konuştum ya..

kurşun ağırlığıyla
dibe indim.

zıpkın attım
zıpkın yedim.

zaten böyle anlarız
çok şeyi.

hatta hiçbir
şeyi
anlarız.**

hadi yaylanayım ben. bugün cuma. işim çok. aha bu da söz verdiğim musikıy*** (“k” kalın telaffuz edilecek):

ilginç ve hoş bir bileşim, di mi seyircı? başka bi zaman da janis joplin çalarız meselâ. müthiştir, azizemdir.

(*) bebo & cigala, “corázon loco”dan, lágrimas negras.
(**) sina akyol, “hiçbir”, yasakmeyve, s.22, eylül/ekim 2006.
(***) bebo & cigala, “lágrimas negras” ve ardından “inolvidable”, lágrimas negras.