Archive for Nisan 2010

HİÇBİR ŞEYİN ANLAMI YOK.

Nisan 29, 2010

basit gerçek:

hiçbir şeyin anlamı yok.

:

çekildi bıçaklar. hiçbir şeyin anlamı yok.

***

tears

where are the tears
that you should be crying right now
i see the world weariness
in your eyes
i hear your voice
soft and sad
yet your laughter rings
like carillons of bells
in my ears
i feel your heart
beat like the wings of the wild goose
i smell your love
on me
i can still taste the tears
that you should be crying right now.

pavan

and when she lies in need of care and comforting
so as a child’s toy she is caressed
and yet when cast adrift upon the changing tide
so as a ship becalmed she lies at rest

oh darling go to sleep
for the night is young
there are many songs
yet to be sung
oh but I will sing them all to you
before the night is through

(*) the strawbs, “tears and pavan”,  bursting at the seams / acoustic strawbs: baroque & roll.

280410: HİÇBİR ŞEYİN ANLAMI YOK.

Nisan 28, 2010

basit gerçek:

hiçbir şeyin anlamı yok.

:

çekildi bıçaklar. hiçbir şeyin anlamı yok.

“DİL, MÜLKLERİN EN TEHLİKELİSİ”*

Nisan 27, 2010

muhabiriniz olay yerinden bildiriyor.

metin bey bu gece karabasanlar arasında akla karayı seçmiş olup birkaçını derleyip toplasa, azıcık da suyunu sıksa esaslı bi film senaryosu çıkarabilecek durumdadır, lâkin nerede onda o kuvvet, derman. ona bakarsanız, uykuya zor belâ geçmeden önceki iki saat içinde de ne blog yazıları yazdı da haberiniz yoktur, ki horozlar ötende hepsi kanatlanıp onların peşine takıldı. dün bir ara gözleri açılanda fırsattan istifade kamuoyuna beyanda bulunmuştur ve şimdi ikinci bir beyanatla siz oportünist okurcuklarını “ulan ne zaman terekesinin akıbeti hususunda noter açıklaması yapılacak da biz de kütüphaneye konacağız” merakından kurtarmaktadır diye iyileşti mi sanırsınız, heyhat. (“tereke de neymiş ayol” diyen ilk okurcuğa mekteb-i mülkiye-yi şahane-i osmani birinci sınıf ders kitaplarından “miras hukuku” hediye edilecektir. altı çizili satırlar okunsa yeter.) n’evet, ikiden beşe kadar kâbuslarla örülü bir uyku ve sonra saba makamında nefis bir ezan sesiyle uyanış ve o anda bir hikâyenin ilk cümlelerini kafada yazış. sonra hava aydınlanış, sonra velet kaldırılış, servis düdük öttürüş, tekrar uyku tutmayış, veledin ödevi için bilgisayar başına oturuş ve albert camus amcamızın varoluşçuluk felsefesiyle ilişkisi ve dahi ilintisi hakkında yazı döktürüş. arada halamızın hasta çorbasını içiş. kafa azbuçuk ancak kendine geliş ve hatırlayış: metin bey akşamın geceye bitiştiği o tekinsiz saatlerde ateşler içinde kavrulurken uzun, upuzun bir mektup yazmıştır aslında. yoktur metin bey’in, “ah nasıl da bozarlar / çiftçinin sevdiği koyu sessizliği” diye georg trakl tarafından yaftalanan kargaları da saksağanları da ortalıkta, kediler bile sinmiştir bir yerlere, bak şimdi trakl deyince akla savaşla birlikte onun “bütün sokaklar karanlık çürüyüşte birleşiyor” mısraı gelmez mi, ha bir de bir mektubunda “insanın dünyasının orta yerinden kırılıvermesi ne dile gelmez bir bahtsızlıktır” deyişi, neyse işte, insan sabahları erken, çok erken uyanmalıdır, ezandan bile önce, hatta sevdiğine onu sevdiğini kelimesizliğin diliyle ifade edebilecek kadar önce ve sonra ezan okunmalıdır, dünyanın hiçbir batı ülkesinde, uzakdoğu ülkesinde, kuzey ülkesinde, arap ve farısi ülkesinde günün en yâr kokulu saatlerinde yaşayamayacağınız bir mucizeyi yaşamalısınızdır; tenore di forza ile tenore robusta arası bir ses, anlamadığınız fakat doğduğunuzdan beri aşina olduğunuz yabancı bir dilde, ne dediğini ezbere bildiğiniz için artık size manâsız gelse de aslında muhteşem bir lirizmle yüklü sözleri o bin duygunun esrarlı terkibi demek olan saba makamında şakımalıdır. sonra gökyüzünün sessizliği içinde uzaklardan seslenen sabah kuşlarının ötüşlerine sıra gelir, o da biter, sonra yâr kokusuyla tanrıya sesleniş faslı içiçe geçer, metin bey’in iyileşir iyileşmez seyretmek istediği iki filmden biri olan, “içinden tren geçen film” “beş şehir”in yönetmeni onur ünlü’nün radikal iki’de ölümün, varoluşun en hakiki parçası olduğunu hatırlattığı, sağlığın da, ekmeğin de, aşkın da hep birer varoluş sancısından başka birşey olmadığı ve ancak ölümün, gerçeğe, samimi olana, yalın olana dair bir işaret fişeği olduğu gerçeğiyle hayata bakarsak ancak, birbirimize, kendimize ve hayata değebileceğimiz, ezan sesiyle –namevcut– yâr kokusunun o sihirli kaynaşımında bir kez daha zihnin dehlizlerinde ve kalbin odacıklarında yankılandırılır. (diğer film, reha erdem’in “kosmos”udur –ki bir nevzuhur okurcuğumuz da hassaten ve hararetle tavsiye etmekte son derece haklıdır. ah min-el’aşk! “o sırça fanus ki, içinde ölü bir kelebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür” diyen, “god, who am i?” diye sorduktan sonra cevabı tanrıya bırakmadan kendisi veren sevgili plath’ımın başını yakmış olan şu ted hughes’ın işaret ettiği “içimizdeki düş görücü”nün uyandığı an, yine radikal iki’deki yazının sahibinin de belirttiği üzere, yalnızca birbirimize baktığımız an, sözün bittiği andır. aşk: “sol eli başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın.” halimiz: “allah insanları doğru yarattı. fakat onlar çok düzenler aradılar.” kosmos ve neptün insan diliyle konuşmuyorlar. ahhh, insanlar zaten hiç değilse yâr kokulu saatlerde insan diliyle konuşmamalıdırlar. ezan sesinin göğü sardığı o anlarda huşu, huzur ve aşk içiçe geçebilmelidir. aşk, ölüme de hayata da bir mısra-ı berceste olabilmelidir, en azından o sihirli saatlerde. evek, metin bey iyileşir iyileşmez bu filme de mutlaka gitmelidir, hatta iyileşmeden gitmelidir. metin bey, hazır gitmişken kadıköy çarşısından bir de albüm almayı unutmamalıdır. hangi albümü aldığını okurcukları buradan dinleyerek öğrenmelidir.)

metin bey yorulmuştur. alnını ter basmış, ateşi yükselmiştir. metin bey’in üç günlük raporu vardır, lâkin işe gitmesi gerekmektedir. birazdan duşunu alıp kös kös yola düzülmelidir. kervan da yolda düzülmemekte midir hem? eh, hem hazırladığı ödevin çıkışını alır, hem biriken işleri hale yola koyar, hem de belki tıkış tıkış kolilerle, hurçlarla dolmuş olan şu çöpevden azıcık uzaklaşmanın yaratacağı ferahlamayla gönlü açılır. metin bey, açıkta kalan üj bej kitaptan birini bu kez rastlantıyla değil, elleriyle seçer, kitap değil bir dergidir bu, kitap şeklinde, adı da “şiir atı”dır, sayfa 13’ü açar, dünyada en sevdiği kadın lhasa ise (oops, ölüler kıskanılmaz!), en sevdiği erkek müzisyen jacques brel ise, en sevdiği romancı calvino ise, en sevdiği şair de metin altıok’tur, yani metin abisi. açar ve birkaç mısraı buraya nakleder, siz kıymetli okurcuklarına. sonra da uzar buralardan. uzamadan evvel, iyileştiği anda kendisini merak eden bütün kıymetli okurcuklarına ayrı ayrı teşekkürü ihmal etmeyeceğini de bildirir.

o uzun, upuzun mektup ne mi olmuştur? yazılmıştır, gönderilmemiştir. bazı mektuplar bekler bazı yaşları. ya da yazları. ya da kışları. ya da her ne ise.

artık tutunacak kimsen kalmadı,
nasıl biliyorsan öyle düğümle zamanı.
bütün ölümleri gör,
birini evlat edin kendine.
oysa sen, boş bir kabın taş darası.
yine de denkleştirip gidiyorsun hayatı.
tuzağa yem, hançere bağ oluyorsun.
zehire katıyorlar seni, şair ne duruyorsun
gemilere bin, trenlere atla.
kimsenin umursamadığı, hiçbir işe yaramayan
kaldır şu gereksiz tanıklığı ortadan.

(*) öyle diyor hölderlin. doğru diyor. yine de yanılıyor. dil var, dil var. kelimesiz dillerden bir dil seç bakalım, yâr kokulu saatlerde konuş onunla. ne sürç-i lisan olur, ne sehv-i kalem.

(**) iggy pop & goran bregoviç, “in the deathcar”, arizona dream soundtrack. önem, değer ve anlam kavramlarının aşkla karşılaştıklarında nasıl da nisbileşebildiklerinin kafama kafama ekleştiği bir anda daha da alıcı kulakla dinlediğim bir şarkıyı sabah sabah yeniden dinlemek iyi mi gelir kötü mü gelir bilemeyeceğim artık.

acar ve naçar muhabiriniz istanbul’dan bildirdi.

HASTALANDIM DA DURULDUM

Nisan 26, 2010

cumartesi akşamı başladı. o gece ve ertesi gün öldüm öldüm dirildim. dün gece hastanede bir saat boyunca yediğim ilaçlı serum olmasaydı bu gece de devam edecekti işkence. tasvir ve tahkiye etmeyeceğim. romanlardan, hikâyelerden çok okumuşsunuzdur öyle sahneleri. benim dilim cılız kalır. söyleyebileceğim şu ki, insan böyle zamanlarda çok tuhaf düşler görüyor. iyileşecekmişim de üstüme üstüme gelen bir trafikte, engebeli bir yolda, kucağımda bir kuzucukla yürüyorum habire. yürüdükçe yürüyorum. yorulmak yok. kuzucuk “beni nereye götürüyorsun?” diye soruyor. “bilmiyorum” diyorum, “bildiğim sadece yürümemiz gerektiği.” insan bir de şunu anlıyor ki, herşey gerçekten de boş. bomboş. biz zorla içini doldurmaya çabalıyoruz. yalan yanlış dolduruyoruz. güya. dibi delik. biz doldurmaya çalıştıkça o boşalıyor. prometeus’un sonuçsuz uğraşının bir türevi. varoluş nedenimiz belki de bu sonuçsuz uğraş. belki de sadece bu nedenle varız şu gezegende. devamlı boşalan birşeyi doldurmaya çalışmak. insan hasta olunca parttime filozof da oluyor canım işte!

evdeyim. bugün biraz daha iyiyim. yata yata kavun oldum. başım acıdı yastıklardan. gözüm daha yeni açılabildi. evin her tarafı koli dolu, adım atacak yer yok. hayatta en nefret ettiğim şey, dağınıklık, dizboyu. öyle kaldı günlerdir ev. üç beş kitap var açıkta sadece. ben ölünce kitaplarım ne olacak, bilmiyorum. kim okşayacak sırtlarını. kim hatırlayacak beni. neyimi hatırlayacak. düşlerimi, düşkırıklıklarımı kim bilecek. hatırlayacak da ne olacak. benim haberim olacak mı.

açıkta kalan üç beş kitaptan birini açıyorum. rastgele. sayfa 109. ahah, ilkokul numaram! okuyorum üç beş satır, daha doğrusu üç beş mısra:

tüm o nankör kedilerin
ve zarif bir hançerle gelmiştin.
bazı insanlara yağmur yağıyordu.
ben zaten yıllardır seni bekliyordum.

tüm o çizgi-dışı çingenelerin
ve ağzında bir gülle gelmiştin.
bir masalda kar yağıyordu.
yüzyıl sürecek bir oyunda karşılaştık.

tüm o çözümsüz graffitilerin
ve elinde ametist yaşamla gelmiştin.
kadife yeraltında yapraklar soğuyordu.
uzak bir huzurun çok uzağında tanıştık.

lâle müldür. vallahi billahi kitap da rastgeleydi, sayfası da! hayat nasıl da şakacı. bazen eşek şakası yapmayı da ihmal etmez.

parttime filozofunuzdan son laforizmadır: başkasının geçmişi olmak, işte en acısı…

(*) bach, “partita n.2, bwv 1”, bach and de visee.

210410: UZUN BIÇAKLAR GECESİ

Nisan 22, 2010

adam uçsuz bucaksız, adı belirsiz bir karanlığın kuyusuna düştüğünde günler durdu, gecelerin olağan, laciverdî karanlığına sıra gelmedi hiç, sakin, evcil koyuluğuna. günlerin saatleri, dakikaları, saniyeleri, insan aklıyla doğaya yamanmış zaman parçaları birbiri ardından sökün etmeyi unutuverdi. yokluğun zamansızlığından farklı bir durumdu bu -o ki güzeldir yanından yöresinden dolanıp kaçamak da olsa bir bakış fırlatırsanız, güzeldir çünkü kanılacak vaadleri yoktur torbasında, riyakâr değildir, olduğu gibidir, neyse odur. hiçolmamışlığın zamansızlığından hele hepten farklıydı.

adam eski bir dergide, künyesinde isminin yazılı olduğu dergide bir şiir gördü. melih cevdet anday yazmıştı. saksağan’dı şiirin adı. okudu içinden:

uçsuz bucaksız yaşamın kolunda
adam nereye gidiyordu

zorunluk içinde bir tür özgürlük
gün şuradan gerdeğe gidiyordu

saksağan ikindiyi bekliyordu
ikindi selvisiz bir yere gidiyordu

kimse karşı duramaz yalnızlığa
çılgın ruh etliye sütlüye gidiyordu

yıldızı gittiği yer bilinmez
oysa adam gene de gidiyordu

balkona çıktı adam. nefes almak istiyordu. alamıyordu. aniden bastırmış baharın geceyarısı öncesi vardı havada. sokak lambasının taşlara, bahçe duvarlarının demirlerine sarılmış sarmaşıklara, parketmiş arabalara vuran turuncu ışığı, adamın içini en sevdiği ressamın, hopper’ın resimlerindeki huzursuzluk-tekinsizlik karışımı duyguyla doldurdu. kuzeyli bir ıssızlık, hüzünlü bir aidiyet hissini de hatırlatmaktan geri durmadı ona. bahçede gelinliğini giymiş kirazın beyazıyla bütün kış ayazda donduktan sonra bahar yüzünü gösterir göstermez balkonda coşkuya garkolmuş aslanağzının deli kırmızısı, lambanın turuncusuyla bir olup adamı kışkırtmaya çalışıyorlardı. adam kışkırmadı. durup bir an baktı onlara uygun açıdan, sonra usulca aslanağzının kırmızısını okşadı ve kendisini kandıramayacağını fısıldadı ona. ay kayıptı ya, yıldızlarla süslenmiş miydi gök, farketmedi bile adam. evler, kör ve sağır hayaletlerin uykuya hazırlık telâşıyla dolup taşıyordu ama kalın duvarların, ruhsuz pencerelerin ardından hiçbir şeyin belli olduğu yoktu. adam bağırıyor ama sesi çıkmıyordu.

60, 70, 80, 90… bunlar, dünyayı kılıç keskinliğinde ama yine de ipek dokulu mısraların ardından gözleyen, onun pusu eğiliminin sesini düello teklifiyle bastırmaya çalışan şairler için yabancı yaşlardı. bir şair ellisinde, bilemedin elliyedisinde reddetmeliydi yutmayı, gaddar seyircilerin yerli yersiz alkış ve zamansız ıslıklarıyla kirlettikleri bu acayip sahnenin tozunu. çoğu da öyle yapmıştı zaten. iç çekti, derin bir iç çekti adam. bir anlığına gülümseyişini gecenin laciverdî karanlığı da görmedi, içindeki o amansız, mutlak karanlık da.

siz gittiğinizde içinizi istilâ eden, cengiz han’ın ordusu gibi vahşice talan ve tarümar eden mutlak karanlık ne yapar? adam bunu düşünmeye çalışmıyordu. kalan mı gidendir, giden mi kalandır, daha bu çözülmez bir bilmeceydi.

uçsuz bucaksız yaşamın kolundan kurtulmaya çabalıyordu adam. nereye gidiyordu, bilmiyor, bilmek de istemiyordu.

gerek de yoktu hem.

sokak lambasının turuncu ışığı ressamın fırçasının ucuna geri dönmeyi düşünmüyordu. bu yeterdi. gerisi, bir hayata girmiş, çıkmış, girememiş başka hayatları ilgilendirsin ilgilendirmesin. bir sokak lambası kadar olsun akıl edemiyorlarsa bunu, daha ne.

aptal sahne aptal oyuncularıyla, aptal seyircileriyle.

adam bilmez miydi, biliyordu: chopin’i sadece çok iyi bir piyanoda çalmak gerekir. “fazladan hiçbir şey içermediğinden, kendi kendine yetmek için herşeye ihtiyacı vardır. ancak mükemmelliğe ulaştığında kendisi olur.”** hayat çok iyi bir piyano değilse chopin olmanın hiçbir anlamı yoktur.

havada müthiş bir nem var. akordör nerede kimbilir. defter kayıp. adam yok. yokluğun şefkatli kucağında. böyle biter. siz duymamış olun. siz, hikâye okurusunuz, yazar herşeyi böyle pat diye söylemez.

her hikâyenin, kendisini sezdiren, açıkça söylenmeyen bir sona ihtiyacı vardır. oyunun kuralı.

adam, uçsuz bucaksızdı. hikâyenin başı böyleydi. okuma kılavuzunda yazıyordu.

ve her hikâyenin bir başa ve bir sona ihtiyacı vardır. oyunun kuralı.

oyun.

kural.

bir son.

birkaç alternatif son belki.

(*) gece, son geceyi saymazsak, her gece gibi yerini bütün kötülükler derin uykudayken yeni güne bırakır. adam uyanır, elini yüzünü yıkar, turuncu ışığını birkaç saatliğine unutacak olan sokağa çıkar, bir başka dört duvar arasına tıkar gövdesini ve ruhunu, bu hikâyeyi kayda geçirir. gecenin hikâyeye sinmiş müziği, belki de budur, kimbilir***:

(**) bu iki cümlenin alıntısı şu kitaptan: andré gide, “chopin üzerine notlar”, çev: ömer bozkurt, can yayınları, 2010. bir de cd’si var. hem cd’de idil biret, hem de kitaba önsöz yazmış.

(***) müzik: sade, “long hard road”, soldier of love. yakın zamanda dinlemiştiniz ama olsun, yine dinleyin. aynı müzik bazen kor ateşte örs dövülür gibi dinlenebilir. dinlenmelidir.

KADARI

Nisan 20, 2010

konuşuyorsam sustuğum içindir –deux ex machina:
kovulduğum için kendimden.

bu valse davet ediyorum seni
bir karganın güngörmüş, çirkin sesiyle
geçip giden şu yeryüzünde

ne cesetlerin geç sakinliğinde
ne kuyuların ıslak soğuğunda gördüm ben
tren tıkırtımın geceye ve gülüşüne çizdiği
uzaklaşma sızısı kadarını

kederlerimizin dumanıyla mı haberleşmiştik oysa
bunu unutmak kaç keder yılı sürer
ellerimi senden unutmam hangi
hicrette kırılmamı bekler ölü develerle
susuyorsam konuştuğum içindir

pencerelerle süslenmiş bakışlardan
ne kalır kapanan kanatlarla
çekilen tüller sönen lambalarla
bir ev bir evden fazladır hep ve birkaç kuşak
sonrasının utangaç hayaletlerine kalır
uzaklaşan adımların ufalan sesleri

susmak içindir konuşmak –ad litteram.

STOP MOTION

Nisan 18, 2010

istesem bütün kelimeleri birbirine bağlayıp düğüm atabilirim ruhumla. istesem şak diye ölebilirim. istesem kirli sular içip çürümüş yapraklarla kendime yataklar hazırlayabilirim. istesem bin yıl önce ara sokaklardan birinde sıkışıp kalmış bir aşkın enkazını kaldırmak için kaç damperli kamyon gerekir hesabının içinden çıkabilirim. istesem ayyaşlar, serseriler, tinerciler arasında küçük bir kız çocuğu gibi tir tir titreyebilirim. istesem gazete kesikleriyle kendime “bir dost” imzalı mektuplar gönderebilirim. istesem gürültüyü bir senfonik konsere dönüştürebilir, bir heykeli işetebilir, bir resimden elli resim çıkarabilirim. istesem bu yapılabilecekler listesini uzattıkça uzatabilirim.

istememe bakar.

sonra da oturur seyrederim.

çekirdek çitlerim. sade gazoz içerim. sebepsizce kikirderim.

yanımda kimse yoksa ağlarım. zırlarım. götümü döner uyurum.

fin.

(*) şimdi milva’dan “la cumparsita” dinlemenin ve birhan keskin’den “iz” okumanın tam sırası sanki. ve günün sözü de la fontaine’dendir sanki: “herkesin kendine ait bir hatası vardır, ikidebir ona döner.”

sanki… sanki…

KUŞLARDAN BİR ZARFSIZ KUŞ

Nisan 17, 2010

29-30 eylül’90, 24.00-01.45*

ben kötü bir insanım artık, biliyor musunuz?

kendi ahlâkımı, kendi ahlâkımdaki doğru’yu terkettim artık çünkü. o doğru, yaşama inanmak’tı. o doğru, sevme’yi sınırsız olumlulukta bir güç kaynağı olarak kabul etmek’ti. o doğru, kendine inanmak’tı. aristo’yu, leibniz’i, şunu bunu okuyorum, bakalım “iyi”yi nasıl tanımlamışlar diye, ve sonunda nietzsche’ye gelip dayanıyorum. schlecht, yani “kötü” nedir? zayıflıktan gelen herşey. zerdüşt, uzun yolculuklara çıkanları, tehlikesiz yaşamayı sevmeyenleri severdi. –böyle diyor düşünür. iyilik, korkusuzluktur! amacın olduğu sürece, tehlike ve mücadele aşkındır iyiliğin. böyle diyor, evet.

ve ben… ve ben… artık kötü bir insanım!

amacım yok artık.

gücüm yok artık.

shelley, kanatlanıp giden bir sevinç’ten sözediyordu:

a joy has taken flight

kanatlanıp giden bir sevinçti gövdem ve ruhum.

benliğim, bedenim, kimliğim…

sormuştum iki ay önce, kendime:

nerede benim o sersem ölü kuş gövdem
yosunlu bir çakıla takılıp boylu boyunca yere serilen
gecenin kadifesini sarınıp da
üşümemek için
kendine direnen…

sonra, haftalarca sonra bir gün, sonra ertesi gün, daha ertesi gün üç insanın sessiz sesini dinledim…

tezer özlü’nün sayısız parçaya bölünüşünü, onunla birlikte dünyanın da parçalanışını yaşadım.

bachmann’a bir kez daha hak verdim. ne diyordu bakın, dinleyin:

“evet, yoksa kuşku mu duyuyorsunuz bundan? bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında, gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? insanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz?”

en basit ilişkilerde bile acımasız bir faşizmin egemen olduğunu hatırlatıyordu o müthiş kadın!

(…)**

sonra dostoyevski’yi sevgiyle andım.

sonra ayşe’ye okuduğum bir metni bin kez kendime okudum. kendisiyle aynı gezegende yaşadığım için onur duyduğum nilgün marmara’nın bir metniydi o metin.

diyordu ki:

(…)***

sonra bir gün, bir akşam, bir sonsuz labirentler gecesinde ayşe’ye bir kısacık metin daha okudum. diyordum ki:

(…)****

geceyi delerek uçan küçük bir kuş gibi yaşar ruhum;
hızlandıkça uçuşu, daha da yakınlaşır şafak.

bir başka yazar da bunu söylüyor.

hayır hanımefendi, küçük kuş, geceyi delemiyor. sanırım delemeyecek.

(*) eskiden mektup diye birşey vardı. şimdiki mailler gibi ruhsuz, soğuk, geçici değildi geçmiş zamanın mektupları. bu da onlardan biri işte. koli düzerken buldum. bulmuşken de içimden geldi yayımlamak. yirmi yıl önceme selam sarkıtmak istedim bir nevi. ne bileyim işte, öyle, neticede arada bir hatırlaması iyi oluyor insanın bir blogda okurlara karşı yakası kolalı, üniforması ütülü, kravatı düzgün düğümlenmiş durması gerekmediğini. sadece bir dipnot mahiyetinde yazmışım, eli yüzü düzgün, içeriği güçlü bir mektup değil bu. bulamadığım üç sayfada temellendiriyorumdur belki bu kırıntıları. kime yazdığım belli değil ama ben bir yerinden hatırladım sonra. geride bıraktıklarımız ya da biz geride bırakılanlar yok muyuzdur artık? yokuzdur, ta ki bir gün kağıdının dokusu eprimiş bir mektup, sararmış bir fotoğraf, bir küçücük eşyacık gelip bizi olmadık zamanda, olmadık yerde bulana kadar. (elyazım böyle kötü değildir aslında. o mektubu ince dokunmuş bir öfkenin “yavaş telâş”ıyla yazmışım da ondan öyle berbat yazı.)
ha bi de, delemedi geceyi küçük kuş bi türlü. delmiş gözükse de zaman zaman.
(**) mektubun buradan itibaren üç sayfası eksik. bulamadım. (sayfaları numaralandırmışım da oradan anladım üç sayfa eksik olduğunu.)
(***) burası boş bırakılmış nedense. artık hangi metindi kimbilir.
(****) burası da öyle.
(*****) müzikler, sırasıyla: renaud garcia-fons trio, “40 días” ve “gitanet”, arcoluz.

11… 12… 13… 14… 150410. ÖZET:

Nisan 16, 2010

(*) haggard, “cantus firmus in a-minor”, and thou shalt trust… the seer.

NASIL DA…

Nisan 10, 2010

düşünmeden, acımadan, aldırmadan
yüksek duvarlar örmüşler dört yanıma.

şimdi umarsızlık içinde oturuyorum burada,
bir düşüncem yok aklımı kemiren bu yazgıdan başka;

bir sürü işim vardı dışarda görülecek,
nasıl da anlamadım duvarlar yükseldi de?

ses soluk işitmedim çalışan işçilerden,
sezdirmeden kapadılar beni dünyanın dışına.*

(*) kavafis, “surlar”, bir başka deniz bulamazsın, çev: cevat çapan, adam yayınları, 2003.
(**) lhasa, “nié boudité”, plein du monde (bratsch). sevgili tanrıçam, sesin gene alıp götürdü beni duvarların ötesine…