Archive for Şubat 2009

KATİLİ GÖRDÜM (1)

Şubat 28, 2009

kartezyen bakışla tatil sonrası serencamı

descartes bey’in kadıköy çarşısında bendenize, kulağıma eğilerek söylediği üzre, “üşeniyorum, o halde yarın!” hevet, ben de öyle yaptım. ama tabii üşenmek işin bahanesiydi sadece. tatil, her seferinde bana insan olduğumu, das kapital’i hatmetmeme ve manzarayı bütün vahşeti ve dehşetiyle idrak etmeme rağmen halâ insan şeklinde, şu kadar gram beyni ve bir topak yüreği olan, iki ayağı üzerine dikelmiş, düşünceli düşünceli sokaklarda sürten bir memeli olduğumu hatırlatır ve bu rönesans mı rönemort mu olduğu tartışmalı tatil sonrası titreyip kendine dönme süreci bende depreşyon (tikkat: ş ile) yaratmaya yeter de artar. hakkaten yaratmış olmalı ki, döner dönmez utopos’ta “kuramla kılgının tarihsel arkaplanda çoğun trajiğe varan çelişkin ilintisi, iktisat tarihi ve iktisat teorisinde bize ‘serbest piyasa’ ile onun karşıtı olan ‘merkezi planlama’nın ütopik karakterli düşman kardeşler oldukları gerçeğini hep hatırlatır, bla bla” deyu yazı bilem cızıktırmışım yani. uzun zamandır yazılarımı kağıt denilen tabula rasaya döktürmüyorum, dijital dijital akıtıyorum, o yazının da sadece ilk cümlesini eciş bücüş karalamışım o kadar. aşağıya da bir not düşmüşüm: totalitarizm – ütopya, 0555 5XX XX XX ali. kim lan bu ali? totaliter bir şahıs mı? valla biliyorsam namerdim. aradan bir tatil sonrası sendromu süreci geçmiş, nereden hatırlayayım şimdi. ha bi de tatildeyken kimler öldü kimler kaldı diye soru tümcesi kurup ib, pink floyd, masumiyet müzesi, necdet şen diye sıralamışım. ilki ilhan berk, evet, sıkı şairimdir benim, şimdi daha da şahane şiirler yazıyordur. pink floyd’a ne olmuştu, çıkaramıyorum. masumiyet müzesi’ne tatilden dönünce şöyle bir göz attım, daha bismillah demeden defoyu görünce çok sinirlendim orhan abi’me, sonra nerde cevdet bey ve oğulları’nı filan yazan adam, nerde bu müze bileti pazarlayan adam diye sokurdanıp homurdandım içimden, allahtan cadde kızlarımız duymadı. necdet şen’e ne olmuş onu da bilemedim şimdi. yine insanı can evinden vuran, ustura keskinliğinde, üslubu ve dili mükemmel bir makale dayamıştır burnumuza kesin.

lafı sündürdüm de sündürdüm. yaşlandıkça çenem düşüyor maşallah. “gerçek” hayatta ağzımdan kerpetenle alırsınız lafı halbuysam, burda böyle yalnız. çene ishali hapı mı karıştırıyorlar gazozumuza bu blogistanda bilmem. neyse, biliyorsunuz sıcağı sıcağına bir tatil enstantanesi sunmuştum siz okurcuklarıma. bir kahvaltı masasıydı bu. şuracıkta, aha. şimdi kaldığımız yerden devam etmeye niyetliyim. ama görüntüleri bilgisayara yüklemem zaman alacak biraz, dijital makineyle çekmemiştim çünkü. hem zaten öyle ahım şahım gezi fotoğrafları değil bunlar, turistik turistik sürtmediğim ve bi de makine kullanmayı beceremediğim için. onunçün yayımlamasam da olur yani. zaten tatil notlarım da bi tuhaftır benim, yediğimi içtiğimi, gezdiğimi gördüğümü anlatmak niyetiyle başlasam bile -ki o niyetle başladığım bile söylenemez- cıvıtır, cozuturum daha ikinci tümcede.

bütün bu caydırıcı, eh biraz da çeldirici dil dökmelerime rağmen daha halâ okumak isteyenler çıkarsa aranızda, n’apalım, günah benden gitti kardeş.

çok işim var bugün. aylar önce trafik kazası geçirip de bacağına üç adet platin bilmemne takılan leo bey resmen böğürüyor, açım, bu lanet olası kafeste canım sıkıldı, ulan ben minyatür de olsa bir kaplan parçasıyım, kafese tıkılacak adam mıyım diye. sıpayı dersaneye uğurladım, fırsattan istifade bu yazıya oturdum, ama karnım benim de aç balkondaki kaplan parçası gibi. sonracığıma, madafaka bey’in nazik davetine icabet edilip savunma verilecek. ekmekçikız hanım’ın yandan çarklı seyahatnamesi kıraat edilecek. yeni kitabımın son provasına bir göz atılacak, orası burası mıncıklanacak. markete uzanılıp olmayan paralar saçılacak. birikim dergisinin son üç sayısındaki birkaç makale hatmedilecek. ihmal ettiğim jazzettacığımın gönlü alınmaya çabalanacak. buradaki ve oradaki yorumlara cevap yetiştirilecek. kalbime taze kanla birlikte bir yerlerden buluşturduğum bir parça yaşama sevinci pompalanacak. süper lotonun geçmiş sonuçları analiz edilecek, çıldırtıcı hayaller kurulacak, cuma sabahına dubrovnik aktarmalı vilnius tren bileti ayırtılacak iki kişilik. siz şimdi fosur fosur uyurkene bu cumartesi sabahı, ben vazife icabı ekran başına tünemişim zaten, hadi bakalım rastgele.

but even in silence i heard the words, gardaş…

demeden geçemedim. alâkayı sen kur gari. maydonozu bırak şuracığa, salata yapacam öğlene.

İKİ SAYIKLAMA VE BİR ŞARKI

Şubat 27, 2009

günün sayıklaması:

tümevarım sıcaktır, tümdengelim soğuk. tümevarım insanidir, tümdengelim metalik. tümevarım kavrayıcıdır, tümdengelim dışlayıcı. tümevarım kibardır, tümdengelim kaba. tümevarım naziktir, tümdengelim ukalâ. tümevarım kuşkucudur, tümdengelim ezberci. tümevarım görür, tümdengelim bakar. tümevarım titizdir, tümdengelim baştansavmacı. tümevarım sahacıdır, tümdengelim masacı. tümevarım gezer, tümdengelim oturur. tümevarım sorgulayıcıdır, tümdengelim yanıtlayıcı. tümevarım mütevazıdır, tümdengelim çokbilmiş. tümevarım meraklıdır, tümdengelim ermiş.

insan yaşlandıkça tümdengelimin yanından uzaklaşıp tümevarımın yanına bağdaş kuruyor. aksi, mendebur ihtiyarlara sözüm yok.

***

günün bir başka sayıklaması (üsttekiyle quel-alâka):

senin en kesici yerin kayboluşun. gözden uzaklaşırken bıraktığın kaktüs gölgesi. güneş yakıcılığından ne yitirir ki böyle. saydam gölge ne işe yarar.

seninle serap görülmez. insan, içindeyken o şeyi göremez. su içilmez seninle, kıvrılıp gitmiştir bile yatağında, döküleceği denize koşmaktadır ve bunun için tarih vermemiştir vermez. debisi coğrafya kitabında yazmaz, sorusu sınavda ne zaman çıkar bilinmez.

simyan’ın gerlerine de bir bak! öylesine herşeyi altına dönüştürürler ki ölür herşey, donar kalır ışıl ışıl.

***

günün şarkısı… luz casal, “un ano de amor”:

BİR YOL HİKÂYESİ

Şubat 22, 2009

yarım uçurumsa üçte birim dağ. kalanım ne, şu kararmış buluta sor. buz gibi bir ev içini getirecek o. evde boş bir koltuğu. ki oturulmak ister, yayılmak, kaykılmak şöyle. ve yanında sehpa ister, masa da masaymış ha diye şiiri yazılacak bir masa ister. ister oğlu ister.

ben şimdi gidiyorum. nereye diye sorma, gitmenin yoktur yönü. ucu bucağı da. gitmek istersin ve gidersen ne mutlu. gidemezsin ki. gidecek yön bulamazsın, yön diye birşey yoktur, olmamıştır.

yanıma soğan sarmısak acıbiber de alırım. binerim yağlıboyadan yapılma atıma. kadrajlara sığmam taşarım. dışavurum olurum, izlenim olurum, nonfigür olurum.

dilin var mı? bana bir fiil ver oradan. geçmiş ve gelecek kiplerini bulurum nasılsa. sıfatlara dayanamıyorum, istemem. ismimi kendim koyarım. gerekirse zamir olmasını bilirim. sen sadece bir fiil ver bana oradan. mastar halinde.

gökte de kuşlar uçuyor. karga şarkı söylüyor. tilkinin aklı peynirde. peynir bozulmuş. üç elmanın üçü de çürük. ben masal okumam, fal açarım. falda bir karga, bir tilki, ekşimik bir peynir. ha, bi de ben. bi de pastel atım. atımla koltukta oturuyoruz. ben atımın üzerinde, atım koltuğun üzerinde. koltuk yine de boş, yine de şöyle üzerine oturulmak istiyor. yanında sehpa istiyor, masa da masaymış ha denecek bir masa istiyor.

masa da masaymış ha, aramızda kalsın.

ZİYARET

Şubat 21, 2009

sessizce oturdu babam
yatağımın başında bir saat.
şapkasını giyince sonunda
kolay, dedim, bu konuşma
kolayca özetlenebilir.
hayır, dedi, kolay değil,
istersen dene.*/**/***

(*) judith herzberg, “sanki”, çev: ülkü tamer, iyi şeyler yayıncılık, 1991. şair hakkında: “sevgiyle acımasızlığın kolayca yanyana gelebildiği bir dünyanın görüntülerini yoğun ve dingin bir şiirsellikle dile getirir.”

(**) birer mücevherdir benim gözümde iyi şeyler’in kitapları. cevat çapan bey’in bu vesileyle kulaklarını çınlatmış olayım, sevgilerimi yollayarak. bu ara fırsat buldukça bu mücevher kitapları elleyeceğim sizin için. bu, ilki olsun.

(***) şiirin adı, yazının başlığında.

BA, ELİF

Şubat 19, 2009

babalar ve oğullar… tanıdık, değil mi! ama biz kalan üçünü de sıralayalım: babalar ve kızlar, anneler ve oğullar, anneler ve kızlar…

çok verimli bir konu bu. üzerine sayısız cümle sarfedilebilir. edilmiştir de. ama ben ilkiyle ilgili iki örneği hiç aklımdan çıkaramam. biri nâzım’ınki, öbürü cemal süreya’nınki. biri dramatik, öteki trajiktir. ha bi de “hayatta ben en çok babamı sevdim” var, can baba’dan, onu geçelim.

babalar ve kızlara gelince… onu yaşıyorum ben. nasıl mı yaşıyorum? orası karışık. ya da şöyle diyelim:

babalar ve kızlar bahsinde
bir yemen hançeri sıyırır aklımı
unutulmasaymış çarşıda
ucu tende unutulurmuş

bir kızım mı var benim
bahçemde kiraz ağacı
mırıldar omzumda geçmiş gün
bir kızım var sol minör

eksik baba, fazla kız
dar dünya, sıkı mevsim
babalar ve kızlar bahsinde
gözyaşı kitapta kurumuş

yırtık fotoğrafın yırtığında
saklı üç beş kelime
üç beş yoksul, zengin anı
denebilir ki solgun glayöl

böyle meselâ. belki devamı da vardır. ha bi de, annesi öldüğünde kendisi kırkında olan oğulların kulakları çınlar, başları dönermiş. sendromlu sendromlu, algın dalgın yürür dururlarmış. doktor söylediydi bana da.

metin abi (metin altıok) gibi tıpkı, cemal süreya’nın da hayatımda önemli yeri var. sabah selamlaşmalarımız geliyor aklıma. bende kendi daktilosunda takada tukada yazdığı bir yazısı kaldı, kalemle düzeltmeler yapmış üzerinde. üşümüştü öldüğünde o, biliyorum. “oğlum, ah” demişti.

bir yazısında aziz mahmud hüdai efendi’den bahseder aklımda yanlış kalmadıysa, şöyle demiştir aziz mahmud hüdai efendi:

günler gelip geçmekteler
kuşlar gibi uçmaktalar

baba ve kız, günlere el sallıyor. baba, günlere el sallarken yanağı ıslanıyor yavaşça. yüzünü denize çeviriyor, bir şişeye sığmak istiyor usulca, rulo yapılmış bir kağıdın üzerinde mavi mürekkep olarak. bu arada günler gelip geçmekteler, kuşlar gibi uçmaktalar.

baba burada susar. ezgi başlar, havayı dağıtmak için:

unutuyordum az kalsın. cemal abi’nin size selâmı var. sormamı istedi benden:

sizin hiç babanız öldü mü
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum
(…)

CANIMDAN AZİZ GÜNLÜKÇÜĞÜM BENİM,

Şubat 18, 2009

(te be kıymetli seyircı, arada sırada aha böyle ayşecik’in hatıra defteri kıvamında olsun yani, ne var bunda. ben hayatımda hiç günlük tutmadım, hep üşendim, bi de anlamsız gelmiştir, yaşamak için gerekli vakti yaşamanın taklidi, gölgesi, parodisi vesairesi demek olan yazmaya harcamak* ne iştir olmuştur. gel gör ki kaderin muzipliği, bak, bu saatten sonra selülozik değilse bile netce itibariyle günlük günlüktür diyor ve bir ucundan tutuyorum böyle.)

bu lüzumsuz dibaceden kelli, zihnimdeki ıvırzıvırı tarihe not düşelim gari canımdan aziz, muzlu levrekten leziz günlüğüm… başlıyorum, çaylarınızı bi koşu gidip alın. jazzetta’nın muhteşem mutfağı kapanalı beri size kurabiye kek neyin de yapamıyorum, kusuruma bakmayınız, beni böyle biliniz artık. belki bir gün bir mucize olur da tekrar tezgahın başına geçerim, kimbilir.

***

not bir sayın seyircı: ben filme film demem, bir “mes’ele”si olmayınca. bu derin lakırdımı ister aforizma isterse laforizma tadında şeyttirin, keyfiniz bilir.

not iki: tv kuşu olmadığımı biliyorsunuz. fekat dün gözüm kaydı ekrana, iyi ki de kaymış, bir şarkı çalındı kulağıma, abari o da ne, “san’at musikimiz”in kopenhag kriterlerime göre en şahane, en içli, en derinden vuran şarkısı değil mi meğer… of of. şeytan dedi al eline bi votka-limon, zıkkımlan dedi, iyi bok dedi. ah sadettin öktenay beyim ah. beni mi düşündün de yazdın o zarif besteyi, hı? sene geçti, mevsim geçti, ay geçti… hayat geçti, ömür geçti, yaş geçti… yavşak şarkıları sevmem. bu şarkı içimi titretiyor. samime sanay mı güzel söylerdi bunu, hatırlamıyorum. dün ekrandan çıkan ses, hiç hazzetmediğim zeki müren’in sesiydi -ama yine ve yine o da ne! hiç rahatsız olmadan dinledim. gözümden yaş bile geldi. sesim bile titredi anasını satayım.

not üç (halil berktay hocanın köşeyazısına döndü böyle not not gidince!): bir kavanoz boku kafadan aşşağı boca etmek gibi sofistike ve kreativitesi yüksek eylemler adetim değilse de, ben sevan nişanyan hocamı pek severim. matrak adamdır vesselam. zehir gibi de beyni vardır. evlerini gidip görmeye delik bütçem müsait olmadı yazık ki, ama taraf’taki köşesini kaçırmam. siz de kaçırmayın derim. al meselâ şu. yahut şu. bi tane daha vardı, şahaneydi, bulamadım şimdi hangisiydi. geçenlerde hertaraf’ta yayımlanan yazısına da müsait zamanımda atıfta bulunacam jazzettacığımda. ha bi de kitabını almıştım da bi türlü başlayamadım. okuyunca haber veririm size.

not dört: konstantiniyye’mizde sürünüp de iki çarşıyı sevmeyen ölsün! biri beşiktaş çarşısı, ötekisi kadıköy çarşısı. (ulan niye galatasaray çarşısı yoktur, bu bize yapılır mı!) beşiktaş çarşısının ağzına sıçmış belediye yanlış duymadıysam. bu ülkede belediye tilciği kulağına çarptığında içinin tiksintiyle dolmaması mümkin midir kuzum. kadıköy çarşısını da bok ettiler. xikindirik bi döşeme yaptılar ki sokakların zeminine, evlere şenlik. herneyse. kadıköy çarşısını her arşınlayışımda kendimden geçerim. yirmibir yıllık sokak sebzecimi, onbeş yıllık turşucumu, çiya’cığımı, o kendisini bilir ekmek fırıncığımı hiçbir şeye değişmem. dün de birikim dergisinin son sayısını almak üzere ajanstan çıkınca yolumu düşürdüm. envai çeşit peynir ve zeytin aldım. peynir ve zeytin delisiyimdir söylemesi ayıp. zaten emekli olunca ya sadece peynir ve zeytin satılan bi zihni sinir şarküterisi açacam, ya da zeytinyağı yahut sabun butiği, ya da kuru ve yaş çay tükkanı. çizikli aldım, kalamata aldım, domat zeytini aldım, aldım da aldım. öyle peynir aldım, böyle peynir aldım, şöyle peynir aldım. dayanamadım, meyhoş boza aldım. yanına sarı leblebi aldım. turşu çeşitledim. (siz benim bin yıl evvel jazzetta’nın mutfağında dünya mutfağına armağan ettiğim turşumun tadına bakmış mıydınız kuzum? şimdi üşendim, link mink veremem, kendiniz bulun çok canınız çekerse.) kahvaltı sofrasında en az üçer çeşit zeytin ve peynir bulundurmayan insana insan demem, zatıalisi ne kadındır ne erkek ne de üçüncü cins.

not beş: bi ara fırsat bulursam, kafam da iyi olursa, bizim mahalle bakkalından bahsedecem. elli tane bakkal var da ben sadece ona mahalle bakkalımız diyorum. nadir görülebilen bir canlı türüdür kendisi, tatlı bir cehepelidir -bir nevi oksimoronal vaziyettir kısacası (yani hem cehepeli hem de tatlı, ikisi birden olmak).

yoruldum anacım. bir yandan içinizden öktenay üstadımızın zarif bestesini mırıldanırken, öte yandan günün şarkısı babında louis armstrong ve duke ellington ustaları dinleyiniz ve çavınız. imlâ kontrolü yapmayacam, yanlış bulursanız dört yanlış bir doğruyu götürür demeyip bana haber veriniz.

(*) ooops! haltetmişsin sen metin efendi! yaşamak yazmanın taklidi, parodisi, gölgesidir asıl. otur, sıfır!

BENİM DE…

Şubat 17, 2009

insan olan yerlerim çok ağrıyor,*

(*) birhan keskin, “ba”, metis yayınları, ikinci basım, 2007

ICCICIK POLİTİKOHOPTRİNAM YAZI MÜSVEDDESİ

Şubat 17, 2009

az önce onca lüzumsuz işimin gücümün arasında dost bloglardan birini okurken burada derecesini tarif edemeyeceğim kadar çok sevdiğim iki büyükustanın adına rastlayınca ve onlarla ilgili bir linke gönderilince ve de o linkteki yazının okur yorumları kısmısına bakınca acı acı gülmekten öldüm geberdim. aha buraya da not düştüm bunu ki, acı acı gülmekten gebermek nasıl olurmuş bana sorun lâzım olunca diye. 

antonioni ve bergman. has sinema budur. “tamamen duygusal”ım bu hususta usta! 

peki antonioni ve bergman seven biri aynı zamanda erkeneocon da seviyorsa n’olcek? n’olsun, yıldırım türker’in yazısının altına “abey, nasıl oluyo da oluyo, hem sen seviyon bu herifleri hem ben, halbuysam ikimiz ayrı dünyaların insanlarıyık!” diye cızıktırır olur biter. ben de dötümle gülerim bu vaziyete acı acı. çünkü hem büyüme ve serpilme çağımda hem de kartlaşma ve dökülme çağımda etrafımda, sağımda solumda hep bu beyaz yahut kendini bir nevi beyaz hissedenler ve bu yüzden de ittihat ve terakki eyleyenler kulübü taifesi konuşlanmıştır ve öyle bir mahalle baskısına maruz kalmışımdır ki, o yüzden işte gülme organımı değiştirmek mecburiyeti hasıl olmuştur.

işte buradadır o yorum, okuyunus ve okutturunus, belki siz de dötünüze yeni bir fonksiyon yükleme ihtiyacı hissedebilirsünüz (belki de hissetmez ve hissettirmezsünüz). başka işe de yarasın bu hassas örgenlerimiz, fena mı olur. 

aranızdan “lan sol liberal metin, sana n’oluyo, bizi sarakaya mı almaya çalışıyon o boklu dötünle, hı, de bakem?” diye höykürenler çıkacak olursa, başım gözüm üstüne derim başka da bişi demem, susar otururum dötümün üstünde. o kadar da efendiyim işte. ben kendine demokrat olanlardan değilim abü. ister mecusî ol ister erkeneoconusî, her kim olursan ol, antonioni ve bergman ustaları seviyosan, gel! bizim dergâhımızın kapısı hakiki sinemasevere her daim açıktır.

AKLA ZİYAN SUALLER SERİSİ (1)

Şubat 16, 2009

0001. andromeda’da sultanahmet köftecisi var mıdır?

0002. ben ne zaman emekli olacağım?

0003. emekli olunca andromeda’da sultanahmet köftesi yiyebilecek miyim?

0004. sayısalda mutluluk çıkma ihtimali kaçta kaçtır?

0005. parasız saadet hanım’la ne zaman tanışacağım?

0006. simulakrum ve siyakusibak tilciklerini kullanarak sıcacık bir tümce kurabilir miyim?

0007. binbir gece masallarının binikinci gecesin[d]e ne oldu?

0008. ne zaman üşümekten vazgeçeceğim?

0009. üşümekten vazgeçtiğimde değişen ne olacak?

0010. soru sormaktan vazgeçersem bana ne vereceksiniz?

EINE KLEINE NACHT MUSIC

Şubat 15, 2009

gecenin sayıklaması:

bütün renkler aynı hızda kirlenirken birinciliği beyaza verdiler. öyle demişti şair. hızla mı kirleniyorlardı acaba? oysa beyaz, renk değildi. öyle gösteriyordu. insanları aldatıyordu. kendine inananları morartıyordu. sarartıyordu. renkler kirlendiklerinin farkındalar mıydı bakalım. birincilik, eşitler arasında birincilikti hem. kir, ben rengim demişti, çekilin sahneden. çamur, kıpkırmızı kesilmişti hırsından. rolünün çalınmasından. beyaz, aradan sıyrılıverdi. siyahın önünü kapadı. gri oldular. kurşuni. kana karıştılar. zehirlediler.

gecenin müziği:

apocalyptica, “bittersweet”.