Archive for Eylül 2008

BİR BEN VAR BENDE BENDEN İÇERİ… HAYALLERİ KADAR YAŞAYAN… ANNE, KADIN VE MUTLU…

Eylül 29, 2008

metin bey konuk olarak yazmamı istediğinde panikledim biraz, hatta anlamazlıktan geldim bir süre, korkmuştum sanırım. insan kendi evinin dışına çıktığında ne yapacağını bilemiyormuş işte… hem düşündüm ve dedim ki kendime, sen şu anda sadece anneyken ne yazabilirsin ki “soğuk yemek“ için,

”çocuklar için ilkyardım” olmaz,

“0–6 yaş çocuklarıyla baş etme yolları” belki,

ya da “tarhana, ev makarnası nasıl yapılır” olabilir de yemek bloğu değil ki burası şekerim…

o da olmazsa “evde oturmaktan bazen çok bunalan kadın nasıl evdekilerin canına okur”… bu da güzel bir konu hani.

dünyan kadar yaşarsın aslında, dünyan kadar yaşarsın ve yazarsın.

çok şaşaalı bir hayatta olmayı ve oralarda yaşadıklarımı yazmak ister miydim peki, hayır aslında. ya da iş yaşamının zorluklarını, birbirlerine gülüp arkalarından “vay be, o terfiyi hiç hak etmemişti aslında” diyenleri mi, onlar da benim dünyamdan uzak olsunlar şimdi, en azından bir süre daha. bayram geliyor, bayramda gideceğim yerleri anlatmak ister miydim acaba, ama bizim buralarda bayram bayram gibi yaşanıyor ki, kaçan göçen olmuyor pek dışarılara. ve evin en büyüğü anannemiz de bizimle birlikte yaşadığı için evimiz misafirle dolup taşıyor. baklavalar, bütün bir gece uğraşılarak hazırlanan yaprak sarmaları ve mutfakta kahve yetiştirmeye çalışan bir nöbetçi gerekiyor bizim eve.  bir de sabah kahvaltısına eşlik eden içli bir “müzeyyen senar” şarkısı olmalı yine bu bayram.  hem oğlum da bayramda harçlık toplama telaşı yaşıyor şimdi, el öpme provalarını yapmaya başladı bile, onun bu hevesini kırmak olur mu? başucuma koyduğum yeni ayakkabılarımı giymezsem hele hiç olmaz. işte bu yüzden bu klasik bayramı da uzun uzun anlatmaya çok gerek yok gibi… herkesin bildiği, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpülen bir bayram benim yaşayacağım…

***

en iyisi en çok bildiğimi yazmak. yani kendimi… bildiğin kadar yaşarsın belki de, bildiğin kadar yaşarsın ve yazarsın…

***

yeryüzünde yaşayan milyonlarca insandan biriyim ben de… öfkeleri olan, alışkanlıkları, sevdikleri, kızdıkları, kızdırdıkları olan senin gibi, herkes gibi bir insan işte… bazen tek kişilik, bazen de kalabalık halde dolaşırım… bazen hiç durmadan şarkı söyleyen bir şarkıcı, sürekli alıp veren bir muhasebeci, sık sık kendini yargılayan bir hakim, ya da zaman zaman tüm kararlılığı ile kendini savunan bir avukatım. kimi zaman yemek pişiren bir aşçı, oyun hamurlarıyla oynamaya bayılan bir anne, emeğinin sömürüldüğünü hissettiğinde hemen greve giden bir işçi, söküklerini dikmeye çabalayan bir terzi, elleri, saçları boya olana kadar resim yapmaya çalışan acemi bir ressam, bazen mızmız bir çocuk, bazen de düşünen adam heykeli olurum… bunların hepsi benim işte, aynı senin gibi, herkes gibi…

yaşadığım şu zaman dilimini böyle mi hayal etmiştim bilmiyorum ama, kesinlikle olmak istediğim yerdeyim, bunu biliyorum. giymek istediğim ayakkabının içinde ayaklarım, nefes almak istediğim gibi küçük bir şehirde yaşıyorum, anneyim, kadınım ve mutluyum. basit, sıradan, gürültüsüz bir hayattı istediğim, buna sahip olduğum için de şanslıyım belki de. hayallerin kadar yaşarsın aslında, hayallerin kadar yaşarsın ve yazarsın….

sizin içinizdeki herkese de selam eder, iyi bayramlar dilerim…*

(*) heh heh! funda hanım google emmi’ye müracaat etti, “metin, çokhücreli bir tür soğuk yemek canlısı” yazarak kutucuğa… ve buldu sorunun cevabını! yukarıda okuduğunuz yazı, bu arayışın mutlu sonucudur efenim. hoş, latif, dingin bir yazı, di mi? anlaşılıyor ki funda hanım kendisiyle son derece barışık biri. ne güzel! içbarış önemli; o olmayınca kızgınlık, öfke gibi duyguların bile tadı yok! yazarımıza teşekkür edelim haydi hep beraber, bayram öncesi bizi içbarışa davet etmek nezaketinde bulunduğu için.

herkese, kendi kendisiyle bayramlaşma fırsatı sunan bir bayram dilerim.

TATİLE 340 GÜN VAR, LAKİN MİLLETİN MES’UT EKALLİYETE MENSUP KISMISI ŞİMDİDEN TATİLDE!

Eylül 27, 2008

funda hanım ve de tavşan hanım! dünyanın en yaşlı ağacının büyük california havzasında yaşayan bir çam olduğu söyleniyor ki zat-ı muhterem beşbinine merdiven dayamış diyorlar -tam olarak 4778. gerçi başka bir yerde ondan kat kat yaşlı olan bir ağaç olduğunu okumuş idim ama hatırlamıyorum okuduğum yeri. ha bi de eğreltiotları çok değişik türleri kapsayan bir bitki topluluğudur ve kendilerine esasen tropikal kuşaktaki gölgeli ve nemli yaşam alanlarında rastlanır ama konumuz bu diil sanırsam şimdi.

e peki, dünyanın bekletile bekletile ağaç şeklinde selülozik bir kütleye dönüşen tek canlısının nerede yaşadığını biliyor musunuz? ı’ıh mı? ne duruyonuz, google emmi’ye müracaat edin. şöyle ki: google arama kutucuğuna “metin, soğuk yemek” yazın, hemen karşınıza çıkacak o canlı.

tatil mi? ne tatili ayol? daha yeni döndük. oturun oturduğunuz yerde. hem tatil masraf kapısı, yorgunluk, dönüş hüznü filan gibi anlamlara gelir. kendinize bi kahve yapın, geçin klavyenin karşısına, en janjanlısından bi makale attırıverin, n’olcek. maksat, soğuk yemek mekanımız şenlensin.

“akıl sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır” diyorsanız (bkz: funda hanım’ın malikanesindeki anekdot), o vakit başka bir çözüm de bulabilirsünüz. mesela bayram tatilini kartalkaya’da geçirirkene, telesiyej üzerinde bir yandan “kartal kalkar dal sarkar, dal sarkar kartal kalkar” deyü eğlenirkene öte yandan makalenizi cızıktırıvermeniz hoş olabülür.

herkese iyi bayramlar. ben buralardayım, eşşek gibi çalışıyom.

LITTLE DRUB OF POISON

Eylül 24, 2008

“iki kelimem hızla düşürülmüş”*
hangi iki kelime
onları bulmaya çalışıyorum

bir gözümü kapıyorum
hangi gözümü
bilmiyorum

iki suretim var benim
biri ötekinin sureti
hangisi hangisinin sureti

hız hızla hızlanıyor
ivme mi diyorlar buna
ne demeye getiriyorlar

iki kelimemin düştüğü yeri
görmek için ben de
düşüyorum

(*) banu’nun blog yazısından dört kelime, ikisi hızla düşürülmüş, ama hangi ikisi -kendisine teşekkürlerimle. 

TATİL MASASI

Eylül 22, 2008

 

tatil masası

adam yaşama sevinci içinde
masaya anahtarlarını koydu 
bakır kâseye çiçekleri koydu 
sütünü yumurtasını koydu 
pencereden gelen ışığı koydu 
bisiklet sesini çıkrık sesini 
ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu 
adam masaya 
aklında olup bitenleri koydu 
ne yapmak istiyordu hayatta 
işte onu koydu 
kimi seviyordu kimi sevmiyordu 
adam masaya onları da koydu 
üç kere üç dokuz ederdi 
adam koydu masaya dokuzu 
pencere yanındaydı gökyüzü yanında 
uzandı masaya sonsuzu koydu 
bir bira içmek istiyordu kaç gündür 
masaya biranın dökülüşünü koydu 
uykusunu koydu uyanıklığını koydu 
tokluğunu açlığını koydu. 

masa da masaymış ha
bana mısın demedi bu kadar yüke 
bir iki sallandı durdu 
adam ha babam koyuyordu.

***

edip cansever’in şiirindeki masa mı benimki, siz karar verin!*

(*) tatil yazımın girişi bu. asıl yazıyı jazzetta’da yayımlayacağım. (görüntüye tıklayıp tam ekranda bakabilirsiniz.)

KEDİ BALIĞI 7

Eylül 20, 2008

balık kokusundan hiç hazzetmem -özellikle çiğininkinden.

gelgelelim balık yemiş kedideki balık kokusuna bayılırım.

DÜNYANIN BÜTÜN TEMBELLERİ, BİRLEŞİN. BOŞLUKLARINIZDAN BAŞKA KAYBEDECEK NE BOKUNUZ VAR?

Eylül 19, 2008

tatil dönüşünden bu yana neler yaptım?

– kadıköy çarşısından yaban mersini ve dağ çileği kurusuyla kudüs hurması aldım, tadına baktım hepsinin, çileğinkini beğenmedim. (kıymetli google ziyaretçileri, bi daha bana “yaban mersini nerede bulunur?” diye sormayın, aha açıkladım işte. hırvatça da bilmiyorum, onu da sorup sorup tepemi attırmayın.)

– kadim dostumun dükkanından zıvanadan çıkmış deliler gibi kitap yağmaladım, sonra da oturup ağladım bütçemin halini düşünerek.

– veledimle capitol’de “bir aradayız, hepsi bu” filmini seyrettim, beğendim, mes’ut ve bahtiyar oldum.

– kütüphanemi yeniden düzenleme kararımı uygulamaya karar verdim, bir kez daha mes’ut ve bahtiyar oldum.

– saadet ve bahtiyarlığın bu kadarı fazla geldi, kustum.

– kanyon’a gidip haagen dazs zıkkımlanamadım, gözüm ve kesem yemedi.

– mahlep şarabının tadını bir bilene soramadım.

– o ürkünç dişçi koltuğuna oturdum bir hafta; her türlü oyma, delme, kesme, biçme işleminden geçtim. allahtan bugün bitti bu işkence. bana üç milyar eski teleye maloldu. ne güzel yav, hem canına okusunlar, hem de para keseni okutsunlar…

– minti hanım’la kavga etmeye karar verdim. hanımefendi bizi boykot ediyor zat-ı âlisine 15 gün görünmedik diye, evi sadece restoran olarak kullanıyor. (kendisini halâ tanımamış olmak gibi bir gaflet içinde olanlara not: minti hanım, bir felis sylvestris catus’tur.)

– toto hanım’ın kafesinin tepesindeki sebze bahçemi hasat ettim: yarım kilo kadar biberle iki domates. domatesler kısır çıktı maatteessüf.

– yazmak istediğim jazzetta ve soğuk yemek makalelerimi yazmaya elim gitmedi bi türlü. tembelliğin gözü kör olsun diyecem ama ondan diil. yaram taze henüz bir, bi de bir tür savunma mekanizması sanırsam.

– sayısaldan istifa edip şans topunda yoğunlaşmaya karar verdim. 

– tatil dönüşü kendimi zorlayıp bir hafta gazete okumamayı başardım. gazete okurluğundan da temelli istifa edebilsem hayat bayram olcek.

– doğumgünümü kutlamak gibi fuzuli bir gayret göstermedim. pasta filan da yemedim, midem almıyor bugünlerde.

– başka da bi halt etmiş değilim şahsen. böyle iyi oluyor boş boş.

вы понимаете меня?

Eylül 17, 2008

tatil yaramıyor bana anacım. dönüşlerde sırılsıklam hasta oluyorum. bildiğiniz hastalardan diil.  hani “hastayım sana” derler ya, öylesinden işte, dağa bayıra yerleşip kendini sözde-“medeni” hayattan yalıtlama hastalığım depreşiyor, istanbul hayatından şiddetle tiskinme sendromum azıyor. 

yine öyle oldu. bu sefer üstelik besbeter yahut beşbeter oldu. yastayım seyırcı, karalar bağladım. “gız sen ıstanbıl’ın niresindensing?” diye sorulsa diyecem ki özneyi tashih ederekten, “tatilden dönmeyişinden!” zaten assaslaşan denge durumum hepten yerle yeksan oldu. öyle bir tatil stiline abandım ki, motor yandı canımcımlarım. könlüm alabora oldu, yüzme de bilmiyom bildiğiniz üzre.

oldu da oldu, hülasa.

oldu da n’oooldu? hiç! al işte gene dört duvar arasındayız, al işte yine zebbah zebbah en nefret ettiğim şeyi yaptım da geldim işe: ütü! al işte yine patron kârının maksimizasyonu ile iştigal eylemekteyim (afşar bey’in kulakları çınlasın). al işte yine beynim kısa devrede. al işte yine cinnet geçirtesi istanbul trafiğine takıldık kaldık. al işte yine musluktan mis gibi bok kokulu sarı su akıyor. al işte yine gazetede felaket haberleri üstüme üstüme geliyür. 

halbuysa şeker pembesiydi hayat. gazete yok, tv yok, cep telefonu denilen musibet yok, zebbahın köründe zırıldayan saat zili yok, internet bilem yok. derenin şırıltısı, kuşların cıvıltısı, yaprakların hışırtısı…

neyse, gerisini şimdi anlatmayayım. döndüğümden beri kendime günde üç ölçek, dozaşırı izlenimler uyguladım, yine de kendime gelemedim. 

c’est la vie tümcesi yerine göre değişiyor arkadaş, payitahtta söylersen bu tümcenin ekfiiline bir olumsuzluk tilciği sokuşturacan, bi de malum işareti yapcen.

дa cвидaния talisman hanımcım ve dîger sevgili okurcuklarım!