Archive for Aralık 2008

CON LA LUNA ED IL MARE

Aralık 31, 2008

güya bir nevi yeni yıl yazısı yazdıydım dün ama içinden israil nazizmi geçtiği için acılı oldu. gazze’de çoluk çocuk nazi zulmüne uğruyor, elimizden birşey gelmiyor, içimiz içimizi yemekle kalıyor. türkiye’de yerli malı kafatasçılık gemi azıya alıyor, küfretmek dışında yine elimizden birşey gelmiyor. annem öldüğünde de “hayat devam ediyor” şeklinde gaddarca bir “ama” cümlesi fısıldanmıştı kulağıma, şimdi onu hatırladım ve insanoğlunun nadirattan görülen iyiliklerinden biriyle, yani müzikle kapayıp şu belalı 2008’i, geçelim 2009’a diyorum. kaderde tavşan hanım gibi afrika’da fotosafariye çıkmak yahut neolitik hanım gibi frankfurt hatıraları yazmaya hazırlanmak da olsaydı tadından yenmezdi ama neyleyim. buralarda sen ben bizim oğlan çürüyoruz işte, boş laklakla gün geçiriyoruz, teyyare piyangosundan büyük ikramiye çıksa da bi yandan sokak hayvanları için bi arazi alıp kendi çapımızda kurtarılmış bölge ilan etsek, öte yandan oturup şeyi şeyine denk vaziyette ikinci cümlesi hatasız bi roman yazıp nobel alsak diye olmayacak hayallere gark oluyoruz. (bu sabah lisa da yok ortalıkta, hayvancağızımın başına bi hal mi geldi diye endişe içindedir bu zat. lisa: leo bey’in kızkardeşi, cero hanım’ın kızı.)

hadi bakalım iyi yıllar cümlenize. ben e. king’in sayesinde sokak müzisyenlerinin yarattığı güzellikle esrikleşelim, olmazsa luz casal ile uçalım, pink martini ile mavileşelim. (ne yaptımsa beceremedim ilkini buraya almayı, onunçün linkini vermek zorunda kaldım onun.)

stand by me

SÖZ DÖNÜP DOLAŞIR, TAKILIR KARANLIĞA. VE NE KADAR DA HAKLIDIR CIORAN, ZALİMLERİN KÖKENİNİ AÇIKLARKEN…

Aralık 30, 2008

çünkü yaşamak gibiydi yaptığı
anasız bir tay gibi coşkun ve hüzünlü*

***

paul celan**, turgut uyar vs…

paul celan, turgut uyar vs …

son iki cümle arasındaki farkın farkına vararak her iki cümleyi de anlamlı bir şekilde tamamlayan ilk okurcuğuma minicik bir ödülüm var. (“ilk” burada gayet subjektif bir niteleme olacaktır, itinayla ikaz ederim!)

(*) bu mısralar kimin kaleminden çıkmış olabilir? elbette turgut uyar’ın.

(**) adorno’yu yanlışlayan paul celan’a selam olsun! kurban çığlıklarını dolduran, göz torbalarına –şimdi de filistin’dedir belki… kimbilir… ve lanet olsun israil nazizmine. ve bitmez tükenmez ırkçı karanlığına ruhlarımızın. ve kahrolası kârlara. ve o aslında gayet net görülen ele. ve ötekileştiren herşeye ve herkese. şiirin kanıyla lanetlensin bütün bunlar. büyük harfli şiirin, şiirimizin…***

(***) bir yazıya üç yazı sığdırmış oldum. laf lafı açar ve bir bakmışın gazze’desindir. ölür gibi değillerdir, ölüyorlardır.

Aralık 24, 2008

gömleğimin kol düğmesinin ipliği koptu kopacak. tamir etmeli.
üşüyorum. ıslak bir rüzgar üfürüyor içime. ayakkabım su alıyor.
göremiyorum. gözlüğümün camındaki buğudan.
üff. dosyalar, dosyalar, dosyalar.
ben birini seviyordum ama neden ki?

ekmeğim kuruyup kaskatı kesilmiş.
suyum ısınmış.
mandalina deyince niye insanın aklına hastane odası gelir?
off. yetişmiyor işler.
ben geniş zamanda sevmiştim. ama geniş zaman bitmez ki!

şu şarkıda ne demek istiyor solist?
şu kelime ne anlama geliyor?
bana koskocaman, zeytin yeşili ciltli bir sözlük lâzım.
pöff. burası çok sıcak, sıkıldım.
ne iyi gelir hayalet basmasına?

maması bitmiş kedimin. alıp geleyim çarşıdan.
sokak ıssız. karanlık korkutuyor. çöp kamyonu da geçip gitmiş.
anahtarı kapıda mı unuttuydum?
ahh. bu unutkanlıklar nereye kadar.
ben eskiden yalnızlığımı da unutmuştum.

gözyaşı ne işe yarar?
gidip çay demlemeli. birkaç zeytin, bir bardak su.
eh. kapat sözlüğü!

HELÂK

Aralık 22, 2008

tehlikeli adamlar olmasaydı tehlike nedir bilinmezdi. tehlike nedir bilinmeseydi tehlikeli adamlar olmazdı. tehlike nedir bilinmeseydi adamlar tehlikeli olmazlardı. tehlikeli adamlar nedir bilinmeseydi tehlike olmazdı.

tekerleme mekerleme hani benim şekerleme… dedi bir adam. tehlikesini kalbinde taşıyordu. tehlike nedir bilinsin istemiyordu. belki de istiyordu. tehlikeyi belki de bir çeşit tekerleme sayıyordu. belki böyle korunuyordu kendi tehlikesinden de. belki başkalarının tehlikesini tekerleye mekerleye yumuşatıyordu. bile isteye. bilmeye istemeye belki de.

filan işte.*

(*) zeynep hanım’a teşekkürlerimle. onun bir yazısı vesile oldu.

VAROLMAYAN ŞÖVALYE

Aralık 22, 2008

yüz yıl sonra?

yüz yıl sonra ne olacak?

hiçbir şey!

hadi bakalım…

göreceğiz!

ÇANTALI ADAMIN BAVULU

Aralık 19, 2008

“çantamda neler var?”

bu soru, başka soruları da yanında getirebilir aslında:

çantam mı var benim?

niye çanta da –sözgelimi– heybe ya da orhan pamuk’un babasınınki gibi bavul değil?

çantamda ille birşeyler mi olması gerek?

peki çantamda neler olduğundan başkalarına ne?

peki çantamda neler yok?

çantamda neler var yok’u bir yana bırakalım, benim uzun yıllar çantam bile yoktu –okul çantalarını saymazsak. bir iç anadolu şehrinden bir başka iç anadolu şehrine, oradan da başkente gidişlerimde kullandığım bir tahta bavulum oldu ama. karlı, tipili bir havada iliklerime kadar donmuş bir halde, tıklım tıkış kitap ve plak dolu bavul anamı ağlatmıştı o iç anadolu şehrinin otogarında. dostoyevski, tolstoy, balzac, nazım hikmet, beethoven, mozart, bach, haydn, haendel, brahms, liszt, grieg, smetana ve çaykovski’ye ilk ve son kez o zaman kızdımdı.

doğru dürüst çanta taşımaya başlayalı sadece iki yıl oluyor. çok severek aldığım haki yeşil bir çantam var. eski amerikan çadır bezlerine benzer bir kumaştan, yer yer süetimsi vinileks parçalarla kaplanmış. içine yatay olarak dosya sığabilecek büyüklükte. gayet kullanışlı gözleri ve cepleri var. yıprandı, epridi, sefil bir hal aldı ama kıyamıyorum gözden çıkarmaya onu. beni bugüne kadar hiç üzmedi, hep yardımcı oldu bana, yoldaşlık etti. kolay kolay emekli edemeyeceğim kendisini öyle görünüyor ki. bazı eşyalarla duygusal bağ kurmak sanırım çoğumuzun yaptığı birşey. o eşyanın dokusuna neler neler sinmiyor –anılar, sevinçler, acılar, bekleyişler, umutlar, sevgiler, korkular, sesler, renkler, dokunuşlar, sessizlikler, hüzünler, yalnızlıklar, rabarbalar, kavga dövüşler, çekişmeler, küslükler, barışlar, heyecanlar, başlangıçlar, bitişler… o eşya artık salt o eşya olmaktan çıkıp sağı solu, ötesi berisi, içi dışı binbir görünmez nesneyle doluyor. öyle ağırlaşıyor ki kaldırıp atamıyorsun.

benim çantamda neler var peki? neleri taşıyorum onunla birlikte her gün sabah akşam? yeni bir kitabın taslağını taşıyorum aylardır. eskiden bu beni çok heyecanlandırırdı, her kitapla birlikte hayatın ve dünyanın da bir parça değiştiği gibi saftirik bir duyguya kapılır ve içim kıpır kıpır olurdu. yaşlanmaktan olsa gerek eskisi kadar heyecan duymuyorum artık. eli kalem, fırça, spatül, kamera, pena tutanlar değil, silah tutanlar hakim oldukça dünyaya, değişen bir bok olmayacak hiç. insanlıktan umudum yok denecek kadar azaldı. tamam, “biz adam olmayız”cı değilim ama görünen köy de kılavuz istemiyor işte.

başka ne var çantamda? her allah’ın günü bir paket bisküvi var. gına geldi ama n’apayım, sık sık mideme birşeyler indirmem gerekiyor. taraf var, cumaları bir de radikal var mecburen. yakın gözlüğüm var. ısrarla edinmeyi reddedip sonunda yenik düştüğüm cep telefonum var. çok kötü bir alışkanlık var: ıvır zıvır notlar aldığım minicik minicik kağıt parçaları. yankesicinin eline geçse hayalkırıklığına uğrayacağı -hele de şu sıralar- cüzdanım var. arada sırada kitaplar, cd’ler var.

hepimizin şu ya da bu şekilde cinayet işlemişliğinin (en azından sinek minek öldürmüyor muyuz?), üçüncü sayfa kahramanlarının katil-maktul rollerinin geçişmeli oluşunun, cinnet halinin öncesinin mi sonrasının mı daha trajik olduğunun, raskolnikov’dan spencer ashby’ye kadar bütün edebi katil ya da katil zanlılarıyla “gerçek” katiller arasındaki karşılaştırmanın ilginçliğinin sözünü etme isteği var şimdilerde.

bir soru: insan parçaları taşınan bir bavulun bize söyleyeceği şeyler neler olabilir? hangi yazar bunu melodrama ve trajediye boğmadan bize yetkinlikle anlatabilir? böyle bir yazar mevcut mudur ya da mevcut olmuş mudur?

bu soruyla çevreye verdiğim rahatsızlık için özür dilerim. kabahatimi bağışlatmak için sözü şöyle bitireyim: bir anneye ya da bir sevgiliye giderken taşınan bavul olmak isterdim. ya da, herşeyden, herkesten koparak kaf dağının ardına sürüklenen, içi bomboş, sadece o dönüşsüz gidişin heyecan ve umudunun kanıtı olacak bir bavul. siz, isterseniz çanta da olabilirsiniz.

bazen heybe, çanta, bavul gerekmez. ya da şöyle düzeltelim bu cümleyi: öyle özlediğim bir an var ki, o an heybemi ya da çantamı ya da bavulumu açtıklarında bütün heybeti ve ışıltısıyla, vakti gelmiş olan düğün geceme duyduğum özlemi ve vuslatın heyecanını görsünler.

ve simon bey’in sorusuna gelelim bir de: “ama herkesin çantasından iki haftalık poğaça ve bir aylık muz çıkma olasılığı var mıdır acaba?” benim var, hem de fazlasıyla: bir fahişeye, bir öğretim görevlisine, bir hemşireye, bir üniversite öğrencisine, bir yazara, yine bir üniversite öğrencisine uzatılmış çiçeklerin bellibelirsizleşmiş, elementlerine ayrışmış koku kırıntıları… uzatılamamış çiçeklerin tuvalleşmeyi bekleyen soluk gölgeleri… çanta temizliği diye birşey vardır, bende yok, ne yapabilirim.

virginia woolf’un sözüdür: “anlatana kadar aşk diye birşey yoktur.” aslında, anlatana kadar eşya da yoktur.*

(*) komplekssiz elektra hanım’ın “çantanda ne var?” konulu mimi bahanesiyle yazılmış bir yazı.

YEMEĞİN DİBİ TUTTU

Aralık 16, 2008

(…)

gitmek, sona ermeden… bir zamanda…
başıboş bir tekne gibi ummanda;
fırtınalarda ne yelken, ne bayrak.

fakat beni sen uyandır, ey zeka!
bak, işte önümde her günkü çorba,
ekmek, kaşık ve kasesiyle bu aşk.

sarhoş eden, davet eden bu ölüm
içinde ben salt bir ademoğluyum,
korkan, ölüsünü hatırlayarak.

ey, ışığın boşandığı gerçek düş!
bütün zamanı kucaklayan öpüş;
yaşamak… eken insan, veren toprak.*

(*) şair (ahmet muhip dıranas) burada ne demek istemiyor çocuğum?


HIZLI OKUMA KURSU

Aralık 10, 2008

“metafizik sınavında kopya çektiğim için üniversiteden atıldım. önümdeki çocuğun ruhuna bakıyordum.”

“eğer filmim bir tek kişiyi mutsuz edebilirse, işimi başarmışım demektir.”

“eserlerim sayesinde ölümsüz olmak istemiyorum, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum.”

“günlerimiz neden sayılı da, mesela harfli değil?”

“ordudaki rütbem savaş zamanı esir olmaktır.”

“ölümden korkmuyorum, sadece geldiğinde orada olmamayı tercih ederim.”

“çoğu zaman pek eğlenmem, geri kalan zamanlarda ise hiç eğlenmem.”

“yanıt ‘evet’. fakat soru ne?”

“ya herşey bir yanılsamaysa ve aslında hiçbir şey varolmamışsa? bu durumda kesinlikle halı alırken kazıklandım demektir.”

“otuzbiri horgörmeyin; o, sevdiğiniz biriyle yaptığınız sekstir.”

“hayatımda pişman olduğum tek şey, başka biri olarak doğmamış olmamdır.”

***
bu sözlerin kime ait olduğunu bilmeseniz bile jazzetta’ya baktıysanız anlamışsınızdır. sevdiğim birine, woody allen’a ait elbette.

arkasından konuşmak gibi olacak ama, obli bey’e şunu tekrar tekrar söylemekte fayda var galiba: sanat yaratıları ayrı, sanatçılar ayrıdır. ne sanatçılar görürüz; siyasal/cinsel vb sapkınlıkları, tuhaflıkları ile yargılasaydık kendilerinden kesinlikle uzak durmamız gerekirdi. sanatçı yaratır/üretir, ben yarattığına/ürettiğine bakarım. yarattıkları/ürettikleri ondan, kimliğinden, kişiliğinden bağımsızdır.

neyse, bayram benim için gayet sıkıcı geçiyor. jazzetta’da bayram kutlaması yaparken bir hususu es geçtim aslında: günümüz dünyasında hakiki bayramlara yer yok. mevcut bütün bayramlar birer bayram imitasyonu. gezegeni kendi ellerimizle cehenneme çevirmişiz, sonra da iki üç güncüğüne bu acı gerçeği unutmaya çabalıyoruz her yıl işte. adına da “bayram” diyor, kandırıyoruz kendimizi. yerse. ben ne zaman bayram yapacağım biliyorum: cartayı çekince… oh diyeceğim, dünya yokmuş!

efenim, alın size benden minicik bir bayram hediyesi. en sevdiğim filmler listesinde hep başa güreşen, unutulmaz “the godfather”dan unutulmaz bir ezgi:

ve farklı bir albinoni:

DEMİRBANK İYİ GÜNLER DİLER

Aralık 2, 2008

sevgili günlük,

anna frank’ın ağacını bilir misin? hani kesildi kesilecek. hayatımdaki birşeyleri ona benzetiyorum bugünlerde de, neye benzettiğimi bilemiyorum ben bile. böyle de bir kendini yitirmişlik, çalı diplerinde arayış, akşam oluş, kös kös yola vuruş.

ora son solo a ricordare e vorrei poterti dire
guarda che luna, guarda che mare!

milva söylüyor. ne çok severdim 60’lı 70’li yılların italyanlarını… en çok da cinquetti’yi, bi de milva ve mina’yı… cinquetti’yle ilgili yazı yazacaktım laterna’ya da kaldı gitti öyle.

günlükçüğüm, çocukluğa dönüş özleminin psikiyatrik izdüşümü nedir sence?

neyse, ben iznini isteyeyim. işim çok. bayram sonuna kadar bana dur durak yok.

işte çocukluğumun şarkılarından biri daha:

gigliola cinquetti’den.