Archive for Mayıs 2008

HOME, HOME, MY SWEAT HOME*

Mayıs 30, 2008

“monoton diyorlar hayatıma, hıh, hadi ordan canım / perdeme bakarım renklenir günüm hemen / sererim nevresimi, deseni anlatır beni / bakma ona göremezsin, yatak örtüm duvak gibi / evimde mutluyum bennn, yok hiçbir şeye değişmem / evimde mutluyum ben! / havluları katlarım, bornozları koklarım, ruhuma yer açarım / bak elimde taçım, buraların sultanıyım / taç bende taç bende / evimde mutluyum beeen!”

reglamları izlediniz.

eviniz, nevresimleriniz, havlularınız, bornozlarınız, konumlandırılışınız, içselleştirdiğiniz zihniyet ve reklam nesnesi-öznesi kısırdöngünüz batsın.

siz kalın. titreyip kendinize dönün. kafanıza geçirilenin dikenli tellerden yapılma bir taç olduğunu görün. tv’nizin ekranına işeyin. 

…şeklinde bir adet bayat eleştirel lakırdı benimkisi işte. “içeri”den!

(*) başlıkta harf hatası yoktur!

AHAN DA VARAN TWO: CANO HANIMCIĞIMIZ, NETTÜN -MİLPARDON, NEPTÜN- GEZEGENİNDEN BİLDİREYAZDI

Mayıs 30, 2008

aşk üstüne gevelemeler dizisi no: 78653782357815017

insan sevmek ve sevilmekten başka ne ister.. can bulmak belki, uçsuz bucaksız kelime tarlasında.. bir şiire tutunmak ister, sevdiğinin dilinden. yemeğe fazladan katılan tuz olmak; usanmaksızın sevgili tarafından düşünülürken. kayan bir yıldız olmak ister; aynı göğe baktığını bilirken sevdiğinin. sevgilinin düşünde başrol kapmak ister, tek bir figüranla bile paylaşmak istemez rolünü hem. çalan her telefonla zır zır ötmek ister bekleyenin kalbinde. yazmak ister, sözcük deryâsında biçâreliğine dövünürken bir yandan, kifâyetsiz kalan her kelimede kendini beceriksiz hisseder. bir türlü yol göstermez cümleler, yürek kendi dağarcığında canla başla didinirken. hem tüm dünyâya duyurmak ister, hem rüzgârdan bile sakınır sevdiğinin adını, fısıldamaktan korkar.

ne tek başına sevmek, ne sevilmek yeter gelir insana. her hareketi kıskanılası bir nizamda sürüp giden hayatta mutlak bir denge hâkimken; biri diğerinden az seviyorsa mizan şaşar, bozulur düzen. eğer bir rekâbet olacaksa iki cinsin arasında, kim daha çok sevecek diye olmalıdır illa da. bir gün bile yarıştan koparsa sevgililerden biri; adı konulan her neyse oracıkta bitmeli. bu, hak ettiği anlamı kazanamayan aşkın suçu değil ki..başka bir şeydi muhtemelen; ümit edilen, beklenen, arzu edilen. zamanı değildi, yanlıştı, aldatıcıydı. kimbilir hangi aç duygu doyurulmaya çalışıldı. yordu hepimizi.

yormadı mı? her biten ilişkiden dinç ayrılabilen kim? hata kimdeydi? hata olması gerekli mi? öyle olmuş olamaz mı? öyle olması gerekmiş? öyleyse durup dinlenmeden aşkı düşlemeli yeniden, aşkı düşünmeli en çok, sabırla, bir gün gerçekleşeceğine inanarak. her gelen, beklenen sevgili çıkmayabiliyor, ümitsizliğe düşmemeli. bu, biri diğerine emsâl olmayan canlar arasında mutlaka biri vardır. belki denklemde bilinmeyenin yerine konulduğunda uygun düşen gerçek gibi, köklü biri. varsın dalları kurumuş olsun, aşkla yeniden sürgün verir. aşk böyle bir şey değil midir.. hayat verir. can verirsin uğruna, can almaya bile kalkarsın. ne olsa deliliktir…*

(*) biliyonuz ben artık aşk meşk işlerine bakmıyom. yoğurt bilem yemiyom. darısı kimsenin başına değil tabii. buranın atmosferi ılık ılık esen yelle -pardon, meltemle- hoşlaşsın diyerekten dostlara yazı sipariş ediyoruz, fekat bi bakıyoruz ki mevzu demirbaş mevzu… hay bin kunduz! beni kırmadığı içün cano hanımcığımız’ın da ellerine sağlık, klavyesine kahve! (bi de makalesindeki şepkeleri sülü bey’in gardrobuna havale edebilseydim -cesaretim yok, şu günlerde fena tırsmış vaziyetteyim kendisinden, fatih bey’le de büzük kardeşliği filmi çeviriyoruz!)

LOTTOSOPHIA

Mayıs 30, 2008

gettiiiii getti, 14 küsur trilyon! ben bilmiyordum 11 haftadır çıkmadığını. kampa çekilirdim yoksa. zaten işten güçten, hastalıktan mastalıktan vakit bulamıyorum hiçbir şeye, bunu da atlamışım. ha bi de tabii istatistiksel olarak zayıf bir durumda henüz süper loto, ondan henüz cacık olmaz pek -bu “cacık olmaz” deyimini de yeni öğrendim ayıptır söylemesi. 

imdi, bi kere umarım hali vakti yerinde birine çıkmamıştır büyük ikramiye. yoksa fena halde küfreder, cozuturum kendi çapımda. çünkü bir zenginin bizimki gibi bir ülkede loto oynaması alçakça, adice bi eylemdir. yoksulun hayallerini elçabukluğu marifet çalmaktır. yoksulların hayallerinden başka kaybedecek zincirleri yoktur. 

saniyen, şans diye bişi yoktur sayın seyırcı. ihtimaller ise n’asla birbirine eşit değildir. onu diyen statisyen yalan söyler, mesleki deformasyona uğrayıp deforme yaratığa dönüşmüştür. 

salisen, eninde sonunda bi gün trilyonlar benim olcek. emme doksanından sonra altın hela yaptırmanın ne faidesi var, onu da anlayabilmiş değilemdir. 

mikrosalisen, öylesine muhteşem bir düzen-kaos dengesinin boynuzları üzerinde duruyoruz ki, loto moto gibi fuzuli işler de bundan muaf değil.

yani diyeceğim o ki, lotoyu sadece yoksullar değil, benim gibi evrenin yapısal ve işleyişsel mantığının büyüleyiciliğinde ışığa tutulmuş tavşan sendromuna kapılanlar da oynar canımcım.

eh, şimdiye kadar havasını almış olmak da beckett emmiyi -vulgarize ederek de olsa- hatırlamaya engel değildir: “durma, daha iyi yenil!”

MOHEVİS KALO

Mayıs 28, 2008

bi zamanlar “qui vive” deyu bi yazı yazmışız burada. bülent bey’in de karadenizli olduğunu farketmemişiz, baltayı taşa vurmuşuz. cano hanım da ucundan kıyısından öyleymiş tabii kine, bi balta da öyle. neyse, ikisini de çok ama çok seviyorum bilen bilir. yine bilen bilir, kazım koyuncu’yu da. onun bir şarkısını armağan edeyim bu vesileyle cano hanım’a, bülent bey’e ve buraya teşrif buyuran herkese efenim:

DİYETTEKİ TALİSMAN HANIMCIĞIMIZ, SIRIUS GEZEGENİNDEN BİLDİRİYOR

Mayıs 28, 2008

ilk kez karşılıklı aşık olan kronik platonik aşıklara öğütler 

1- karşınızda bir insan var, kahraman değil. üstelik kafanızda yaratmadığınız için mükemmellikten de çok çok uzak.. beklentileri düşürün.

2- sizin yoksa da insanların eski sevgilileri oluyor. bu eski sevgili çok pis bir kavram, platonikken hiç takılmayan bu “eski sevgili” mevzuu, karşılıklı aşkta tam bir azap kaynağı bazen. nedeni de şu, aşıkken insan karşısındaki için çok pis özel olmak istiyor, daha önce ona benzer birşey başından geçmemiş olsun bu sevgili denen insanın diye düşünüyor. mantıklı mı? değil elbette, aşktan bahsediyoruz trigonometriden değil. diyeceğim o ki, hiiç “o benden önce olan birşey ne kıskancam” diye büyük büyük konuşmayın. kıskançlıktan başınıza ağrılar girecek. hazırlanın..

3- ilişkide garip garip kurallar var, en önemlisi “karşındakinin mabadını gereğinden fazla kaldırma” kuralı. çok önemli ve çok zor bir kural. zor çünkü sevince ve karşılık görünce insana bir “iste canımı vereyim sevgülüüm” ruh hali geliyor. çok tehlikeli. aman diyim. bu hatayı yapıp mabadı kaldırdırdıysanız da bu işin tek panzehiri var: “sevgiliye düzenli ayar”. bu sevgili denen nesne ayar vermedikçe şımaran pis bir yaratık, platonik aşkınız gibi değil, unutmayın. insan işte bu, kusurlu birşey. ögghk..

ha biz karşılıklı birbirimizin mabadını kaldırıyoruz derseniz birşey diyemem. aynı hizada olduğu sürece sorun yok. zaten büyüklerimiz de “maksat mabadlar bir olsun” derken buna parmak basmışlar. (hımm, bundan emin değilim.)

4- saydım ettim ama platonik aşka göre ciddi avantajları var. bir kere eziyet edebileceğiniz bir canlı var elinizde. buna acı çektirdikçe sapıkça bir zevk aldığınızı fark edince şaşırmayın. belki senelerce platonik takılıp acılarla yoğrulduğunuz için elinize düşmüş ilk talihsizden bunun acısını çıkarıyorsunuz, belki de tüm ilişkiler öyle ben bilemem ama zevkli bee.. yine de sınırlarını çok zorlamayın, arızalanabiliyorlar, kullanışsız bu sevgili müessesesi azizim.. handle with care..

5- hah aydınlandım niye eziyet ettiğinizi çözdüm. şimdi yıllarca sevip sevilmediğiniz için biri sizi sevince buna katiyen inanmıyorsunuz. “beni seviyo musun, hadi len” diyorsunuz, (belki daha kibar bir dille) o yüzden talihsizin devamlı sevgisini ispatlaması gerek. burda karşıdakinin çabasından tatmin olmazsanız siz devreye giriyorsunuz ve eziyet ederek sevgisini sınıyorsunuz. eziyete katlandığına göre seviyor düpedüz.. ayıp vallahi ayıp.. yapmayın etmeyin..

eveeet, platonik aşktan gerçek (neye göre kime göre gerçek?) aşka geçiş sancılı sevgili platonik aşk uzmanları ama hiç fena birşey de değil. gözünüzü korkutmayın, burnunuzu kapatın kendinizi suya bırakın. boğulma riski olayı güzelleştiren şey zaten. 

“kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi. cevapları şimdi arama. şu anda cevaplar sana verilemez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. bu her şeyi yaşama meselesidir. şu anda senin, soruyu yaşaman gerekiyor. belki daha ilerde, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın.”

rilke

beni boşverin, rilke’ye kulak verin.. :)*

(*) bu yazı, ısrarlı çabalarım sonucunda talisman hanım tarafından yazılmış ve bendeniz baobaplığa terfi etmek üzereyken elime geçebilmiştir. kızdığımı da nereden çıkarıyorsunuz talisman hanımcığım, keşke ağaç olarak gelseydim hayata -tabii her türlü nebatat ve hayvanatın yaşam hakkının pervasızca, vandalca çiğnendiği böyle bir yerde değil. neyse, elinize sağlık efenim. teşekkürlerimle birlikte bir demet de kırçiçeği kabul buyurursunuz artık… (soğuk yemek kuralları gereği, bütün majisküller minisküs ameliyatına alınmıştır.)

BÖĞÜRTLENLİ YOL

Mayıs 27, 2008

nazlı rezve… devasa sivrisinekler… geceden atılan ağ… bıyıklı balık… bulgar toprağından gelen düğün sesleri… todor jivkov… beğendik… demirköy tomruk fabrikası… ıstranca ormanları… sepet sepet böğürtlenler… vedat türkali okuma seansları… iğneada’da bir milyona arsa… altın kum… ağaçlarla sevişen deniz…

nazlı rezve… sınırların anlamsızlığı… türk’e türk denemeyen topraklarla kürt’e kürt denemeyen toprakları birbirinden ayıran, herşeyden habersiz rezve…

ne acı: kızıl faşizm silinip gitti ama alaturka faşizm dimdik ayakta…

ne garip: anılarla zamanı geriye sarabiliyorsun… hayallerle ileri sarabildiğin gibi tıpkı…

ne ilginç: kokular, renkler, belki biraz da notalar, zamana karşı kelimelerden daha dayanıklı…

KOR/SAN

Mayıs 27, 2008

(…) korkak ve gizli, küpesiz bir korsanım ben, geceden geceye kazandığım tek şey: içine gömüldüğüm şeytansı definedir.*

(*) enis batur, “gri dîvan”

“(…) EL, BİR SINIRI HATIRLIYOR, SONSUZ!”

Mayıs 23, 2008

(…) bir kelebeğin insanlara çok doğal görünmesine karşın, doğanın onu o denli yaratabilmek için belki de düşlenemeyecek nicelikte zorlukları göğüslemişliği. (…) incecik tahtalar üstünde neredeyse denizin üstünde, ortasında yürüyormuş duygusu yaratan iskelelerin, ayakları kaydırma olasılığı için korkarak, geceleri sakınımlı adımlar sıralayan bir deniz gecesi ya da gece denizi tutkunu olarak sürüklenemez miyim?

hep yürüyen biri olmak istenmez, yürümek sürekli izlenimdir, duraklamak ve düşünceyi beklemektir yolun varlık kanıtı. dural bir yol isterim, öyle bir yer ki hem yürüyüş duyumunu yaşatacak hem de duruk. orada, motorları geçen işleyişiyle beynimin, yalanlar, gerçekler, düşsellik, geçmiş, olacaklar, tüm olasılıklar, göksellik, yersellik, (…) üzerinde sonsuz düşün gidiş gelişleriyle kıvranabilirim…*

(*) nilgün marmara, “metinler”

GÜNÜN İKİNCİ ŞARKISI

Mayıs 21, 2008

tedainin gücü adına! ekmekçikız hanım’a armağan ediyorum bu parçayı: che sara.

jose feliciano’dan.

YAZI[K]

Mayıs 21, 2008

giden gidene… banu hanım ve mky bey gitmiş. suat bey de gidiyor fethi bey’den sonra. mahallemizin adı kaldı yadigâr. yazık.

***

yaz bastırınca efkâr da bastırdı. eskiden dört mevsim diye birşey vardı. yazık.

***

canım yazı filan yazmak istemiyor. canım hiçbir şey yapmak istemiyor. 2012’ye ne kaldı şurada. yazık.

***

minticiğim geçirdiği kazadan ötürü altı hafta ev hapsinde kalacak. merdiven inip çıkması bile sakıncalıymış. yazık.

***

dünya batıyor, kimsenin haberi yok. yazık. fethi bey’le muzmin bey buna inanmıyor. yazık.

***

deprem kapıda. faşizm kapıda. dünya batmadan türkiye batarsa yazık.

***

ailenizin felaket tellalı dünden, bugünden ve yarından, önemli ve önemsiz haberleri sundu. televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız. dramofon dergisini okuyunuz, okutunuz; üçüncü sayısında kapanırsa yazık.