Archive for Şubat 2012

HİKÂYE İÇİNDE HİKÂYE

Şubat 6, 2012

hareket ve madde: biri ötekisiz olamayan iki şey. bir tohum olarak ana rahmine düşüşünden toprak altında çürüyerek börtü böceğin besinine dönüştüğün döneme, çokkatmanlı bir hareketler silsilesi içinde devinip durmaktan öte neydin ki? bir düşün: öngörülemeyecek kadar karmaşık ve bir o kadar da basit ve belli, bununla birlikte disiplindışı ve yola yordama gelmez, biricikliğiyle sıradanlığı içiçe, zilyon tane gündelik fiziksel hareket; bulunduğun noktadan bir başka noktaya, bir yerden başka bir yere, bir coğrafyadan başka coğrafyaya doğru kısalı uzunlu mesafeler katediş; bunun bazen bir taşıt içinde vuku bulması ve böylelikle içiçe geçen bir çifte hareketlilik durumu (örneğin bir trende arka vagonlara doğru yürümek); üzerinde hareket ettiğin dünyanın kendi etrafında dönerken bir yandan da güneşi odağına alan yörüngesel dönüşü; güneşin hareketliliği; samanyolunun galaktik uzaydaki sürüklenişi; bildiğimiz evrenin belki de olası bir üst-evren içindeki yolculuğu… bitmedi, bir de mikroevreni, atomları, atomaltı parçacıkları düşün: bu saydıklarımı sonsuz küçüğe doğru sırala! bitmedi, bütün bunlar uzamsal hareketler; ya zaman boyutu? bitmedi, ya iç dünyadaki hareketlilik, duyguların, düşüncelerin akışı? –duygu ve düşünceleri maddesel evrenin dışında varsaymadığım için işin içine kattım. şimdi bütün bu farklı düzlemlerdeki katmanları örtüştür, ne göreceksin? görmeni kolaylaştırmak için şöyle yapalım: hareketleri çizgisel bir görselliğe indirgeyelim. ama üçboyutlu olsun, yani uzay geometrisini kullanalım. uf, muhteşem bir manzara! ama bu manzaranın keyfini çıkarabilmek için ömür yetmez, hiç yetmez, çünkü bir yandan sürüyordur hareketler silsilesi, manzara hiçbir zaman tamamlanamayacak, nihayete eremeyecektir ki. önce ikiye, sonra dörde, sonra sekize bölünmen gerekir ve bu geometrik bölünüş de sürüp gider.

madde ve ses: biri ötekisiz olamayan iki şey daha! itiraz ettiğini duyar gibiyim, ya sessizlere, sesi olmayanlara, çıt çıkarmayanlara ne demeli, değil mi? hayır hayır, böyleleri yok, madde varsa ses de onunla birlikte var. mutlak sessizlik bir varsayımdan ibaret. ya da yalnızca metakozmik bir durumdur olsa olsa. kâinattaki her sesin kozmik kaydının tutulduğu inancımı seviyorum. bu inanç bana tuhaf bir biçimde huzur veriyor. peki bütün boyaları karıştırınca siyahımsı garip bir boya elde ettiğinde olduğu gibi kâinatın gelmiş geçmiş ve gelecekteki bütün sesleri üstüste bindiğinde de sonuç kakofonik midir, yoksa bu bizim hüsnükuruntumuz mu yalnızca? neden herşeyi kendi algı, duyu, duygu ve düşünce evrenimizin yapısal mantığı, sınırları ve kısıtları içinde değerlendirmek gibi benmerkezci, insanmerkezci, gülünç bir tutum sergileriz ki? neyse, harekete ilişkin örüntümüzü sese de uygulayalım haydi. uzam ve zaman içindeki bütün sesleri bir bütünlük içinde icra eden bir kozmik orkestra kuralım. hiç bitmeyen bir konser versin bize. ama yine bocalayacağız; yine önce ikiye, sonra dörde, sonra sekize bölüneceğiz ve bu da sonsuz küçüğe doğru sürüp gidecek.

madde ve koku… madde ve form… madde ve hacim… madde ve tepki… istesem daha sayarım…

maddenin hareket hali, ses hali, renk hali, koku hali, form hali, hacimselliği, tepkiselliği, katı/sıvı/gaz/plazma hali, şu hali, bu hali… peki onun yalın hali nedir? bütün bu hallerden sıyrılmış, özgürleşmiş, özerkleşmiş hali? peki yaşıyorluk ile ölmüşlük hallerini maddeden sıyırabilir miyiz? hayatöncesi ile ölümsonrasını birbirinden farklı kılan nedir, ilkinde maddenin mutlak yokluğu sözkonusu iken ikincisinde geçmişte varolmuş olmanın, hatıra objesi oluşun yokluğun mutlaklığına halel getirmişliği midir bunları birbirinden farklı kılan? madde yalnızca bu iki dönemde mi –mutlak ya da değil– yoktur? maddenin yalın hali ile yokluğu arasındaki fark nedir? olabilirliği, varolabilirlik ihtimali midir maddenin yalın hali?

ya uzam ve zaman da bizim bir tasavvurumuzdan başka şey değilse? hallerini filan geç, madde diye birşey de yoksa ya? birinin düşündeki şeylersek biz, dünya, evren? ergeç uyanacak, sonra puff!

yeni birşey söylemiş değilim, farkındayım. bu son söylediğim söylenegeldi zaten, filmleri yapıldı, romanları yazıldı. iyi de ya ben o filmler, o romanlar, o kitaplar daha yokken bunu söylemişsem? kendime söylemişsem? söylendi diye ağzımı açamayacak mıyım? söylendi diye bir daha söyleyemeyecek miyim? derler ki: söylenmiş olanı farklı, özgün, alışılmadık, daha nitelikli, daha diri bir şekilde söyleyebiliyor musun? ahah, lafı yaratıcılığa getireceğimi sanıyorsan yanılıyorsun! hepimizin sözleri yazılı kâinatın kitabında, o kitabın o sayfasını açıp o satırı bulabiliyor musun? sen bir işçisin, uyanık bir işçisin işte onu yapabiliyorsan. yaratıcıymışsın, hıh! keşfetmek, gizli olanı, yazılı olanı bulmak yaratıcılıksa eh peki.

evet. var. sen göreceksin. sen bulacaksın. algı imkânlarını, “görme”ni, “duyma”nı ve diğer algı yordamlarını kimselerin yapamadığı özgüllükte bir bireşime büründürmeyi başarabilirsen işte bak: madde var. manâ var. duyu organların, beynin, bedenin, derin, zihnin, ruhun: toplam mısın sen? bileşim misin? nesin? karar ver. sonra eyleme geç. madde ve manânın yalın hali: kâinat. ta kendisi kâinatın. bütün bu karmaşa, bütün bu kaos, bütün bu düzenlilik, bütün bu kaos içinde düzen, düzen içinde kaos: uçsuz bucaksız bir yalınlık. bir “var”lık. senin “göz”ün, “görme”n, bu “var”lığı senin için farkedilir kılmaktan öte bir işlev taşımıyor. kâşif ol. olursan kâinat sana yalın halin harikulâde güzelliğinin bir suretini sunuyor. senin çerçevene sığabilecek kadarını bu suretin de.

olsun! yeter. yokluğu, “yok”luğu bir potansiyel olarak içinde taşıyan bir “var”lık mı bu, asla bilemeyecek olsan da, olsun. hareket, ses, renk, koku, form, hacimsellik, doku, vb vb vb denizi içinde kaybol. tadını çıkar yalın halin bütün bu öyküsellik boyutlarının.

hikâye senin hikâyendir demeyeceğim. hikâyen, sensin. yalınlığın içine karışıncaya, hikâyeyi anlatan metakozmosun hikâyesinde eriyinceye kadar bu böyle.