Archive for Ağustos 2007

KAZAN DAİRESİ. YA DA E LA NAVE VA…

Ağustos 31, 2007

(ille de okunacaksa, anlam bütünlüğü açısından, bu yazıyı okumadan önce bir önceki yazının okunması iyi olur.)

blog yazmak, teşhirciliğin zaten ta kendisi. onun için eğer teşhirciysem, ancak herkes kadar teşhirciyimdir. üstelik teşhir, pornografiktir ve ben bunu asla kabul etmem. burada satırlar da, satıraraları, arkaları, dipleri, yanları da mahrem olan hiçbir şeyle doldurulmadı. burada hiç kimsenin ismi, kimliği, hayatı, ilişkileri hoyratça sergiye konmadı. burada, duyguları, duruşu, tutkusu söze vesile kılınarak olsa olsa buranın sahibine haksızlık edildi. olsa olsa onun hayatına dokunuldu. kaldı ki o da sanal biri. adının gerçekten metin olması birşeyi değiştirmiyor.

hatta buranın sahibine bile değil, asıl, metin-thePoor’a haksızlık edildi. onun itibarı zedelendi. halbuki, insanların incelik ve anlayış sahibi olabilecekleri varsayılarak bu günlük kamuya açık tutuldu. bir progressive rock rüzgarı, bir blues esintisi, bir barok görkemi, bir osmanlı saray musikisi nakışı, bir bozlak hüznü, bir horon neşesi olsun istenen jazzetta’nın anısının zedeleneceği hiç öngörülmedi. burası, “kimdir bu herif?” sorusuna cevap olarak yapılan “kısa ve öz tarifi: aşk halinin sakatladığı bir salak. daha kibar söylersek, bir sevdazede. bu da onun günlüğü işte, ‘aşk acısı seyir defteri’. okumasanız da olur, siz okuyasınız diye yazmıyor. (: yarı-doğru!) ama okursanız, yorum da döşenirseniz istemem demez. kafayı da sadece bu mevzulara takmış filan değil, onu da söyleyeyim. bilenler biliyor zaten de, yenilere sözüm.” açıklamasıyla, bir fado şarkıcısınınki gibi kederin ve yeisin ezgisinin mırıldanılacağı kayıp bir portekiz sokağı olsun istendi.

“yüreğimin kapılarını açın bu hapishane içindeki sonsuz acılarıma / hapishaneyi terket ve kaç git acılarım” (amalia rodriguez, ‘fado da saudade’)

a[ni]matör dedektifler, amatör senaryo yazarları, heveskâr avukatlar, gayretkâr sister’lar! yonca öldü. benim yaptığım, sadece bir saygı duruşu ve gözyaşlarıyla ıslanmış bir demet kırçiçeği sunma çabası[ydı]. ama siz kendi yonca’nızın halâ yaşadığı kanısındaysanız o beni ilgilendirmez. herkesin yonca’sı kendine.

saygıdeğer diyemeyeceğim, saygıdeğipgeçer yoncamsılar! siz de bundan sonra her kahvaltı edenin, her kahve içenin, her yağmur sevenin, ocağın altını her kısması gerekenin, her corto’ya seslenenin ya da corto’ya her seslenenin, her sevenin ve sevilenin, kendisini derin bir aşkla ve dibine kadar insani bir tutkuyla sevene inanılmaz güzellikte yazdığı son mektubun kısa bir süre ardından gaddarca bir sözde-gerekçeyle onu vahşice terkedip gidenin, ve cicili bicili sözcüklerle cincik cincik her blog yazanın yonca olmadığını, olamayacağını, olduğunu kendisi ve/veya karşısındaki sansa bile olamayabileceğini unutmayın.

bir düşün içinde bir düş, bütün görüp göründüğümüz belki de, edgar allan poe’nun dediğince.

“halbuki ben, yokluğa âşıkım, vara bakıp sarhoş olmam. çünkü yokluk sevgilisi, bence daha vefalıdır.” (mevlana)

evet, günlerin hiçbiri artık beni hatırlamasın.

“adanacak gün yitiverdi böyle” (melih cevdet anday)

“dünle beraber gitti cancağızım. ne kadar söz varsa düne ait. şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” (mevlana)

ROMAN KAHRAMANINA SÖYLETTİKLERİ SÖZLER YÜZÜNDEN YAZARLARIN SUÇLANDIĞI BİR ÜLKEDE YAŞADIĞINI NE ÇABUK UNUTTUN BAY METİN?

Ağustos 30, 2007

blogistanda tuhaf şeyler oluyor… tuhaf kurgular, tuhaf niyet okumaları, tuhaf benzetmeler, tuhaf yakıştırmalar, tuhaf bir terör dalgası…

bu daha önce de olmuştu, başka dostlar üzerinde… şimdi kurban benim sanırım… ama ben kurban olmayı kabul edemeyeceğim izninizle. kimsenin tavuğuna kışt demedim, demiyorum ben buralarda. böyle bir yazı yazmak zorunda bırakıldığım için de utanç içindeyim. bu blog, bir günlük. kendim için tuttuğum bir günlük. sadece benim bildiğim, düşsel veya değil, bir kimseye yazılan bir nehir-mektup. isteyen okur, isteyen okumaz. kimseye burayı silah zoruyla okutuyor değilim. yorum bırakanlara da bırakmayın demiyorum, öyle düşünsem yoruma kapalı tutardım zaten. ancak okuyanlardan bir ricam var, keşke en başından açık seçik ifade etmiş olsaymışım: bu günlükteki simgeler, metaforlar, insanlık halleri üzerinden, “gerçek” ya da e-hayatta tanıdığınız kimselere ilişkin çıkarsamalar yapmayın. burada yazılanlar gerçek de olabilir, hayal mahsulü de, ve yapılabilecek çıkarsamalar bu satırları yazanı hiçbir biçimde bağlamaz. “hayal” ya da “gerçek” benim hayalim ya da gerçeğimdir, kendi “gerçek” hayatımda bu hayalin yaşanmışlığı yahut yaşanmamışlığı, ya da gerçeğin hayal, hayalin gerçek ambalajına sokuluşu bu ekranın öte tarafında spekülasyonu yapılabilecek bir husus değildir. “yonca” bir simgesel kişilik olup, adını da bülent ortaçgil’in bir şarkısözü kahramanından esinlenilerek almıştır ve kaldı ki bu da işlevsel bir veri değildir. kimsenin ama hiç kimsenin, muhayyel bir “yonca” üzerinden metin’e bir ceza biçerek yargılı yahut yargısız infaz yapmaya hakkı ve yetkisi yoktur, olamaz, böyle bir densizliğin ve hadbilmezliğin teşebbüsü bile makul görülemez.

çok sinirliyim. şimdilik bu kadarla yetiniyorum. tiksinti duygusuyla doldum.

……………………………

Ağustos 29, 2007

blogistanda iki güzel yere gittim. içim öyle ama öyle acıdı ki… iki muhteşem müziği, en kısıkta dinledim durdum. işe gidemiyorum, kırık dökük, dağılmış durumdayım. ruhum paramparça, paramparça… ezilmiş bir böcek gibi hissediyorum kendimi. ben bunu haketmedim. kitaplarım yarım kalmamalı. biraz daha. biraz daha. palyaço, biraz daha başını dik tut.

CORTO’NUN BIÇAĞI

Ağustos 28, 2007

bıçağıyla avucundaki hayat çizgisini uzatan corto maltese, kadere meydan mı okuyordu? kader dediğin de ne ola ki? ben hançeri tercih ederim. yüreğimdeki ölüm çizgisini uzatmak için. ölüm bir an mı sanırsın? o bir süreçtir. doğduğunda başlar. öldüğünde bitmez.

hem kaybolmak da ölmek anlamına gelmez. “bahçede tek başına, gözlerinin feri kaçmış, yüzü koca denize dönük” oturur halde görülebilirsin ki bu kaybolmaktır işte corto maltese gibi. yine de belki ölmektir de. ne de olsa gözden yitmişsindir. yaşıyor olduğunun sendeki bilgisi yeter mi dersin?

kaç corto kaç! kahramanca ölmekten daha bir cesarettir bu. ölümden değil ama, kendinden de değil, hayattan da değil, yanlış sorulara yanlış cevap vermekten kaç. düpedüz, cevap vermekten kaç. cevap diye birşey yoktur corto. soru vardır yalnızca. sorulması ve asla cevap aranmaması gereken sorular.

SEVGİLİNİN İTİ

Ağustos 28, 2007

muzmin bey, bir de şu tuyuğdaki gibi baksak meseleye:

ey rakıyb özni anğa tutsan hem it
bizge rahm iylap anınğ köyidin it
gerçi bar dûzahça ışknınğ şûlesi
bizni öz ilkinğ bile ol sarı it*

(*) ey engel, eğer kendini sevgilinin köpeği yerinde sayıyorsan, bize de acıyarak o köy halkı arasında yer ver; her ne kadar aşk ateşi cehennemleri andırırsa da, kendi elinle bizi oraya itiver.

BİR DİLEK TUT!

Ağustos 28, 2007

şu yağmur patlasa artık. ruhumun bendini yıkıp geçse. yonca bunu hissetse. ben de onun hissedişini hissetsem. bir küfür savursam bu hissedişte saklı anlamsız özleme. yağmur bunların hepsini sürükleyip götürse. gök gümbürdese, öyle gümbürdese ki sesimi yitirsem. sessizliğimle bitirsem yonca’nın acı anısını.

hadi artık yağmur, patlayacaksan patla! bak senin ve yonca’sızlığın şerefine durmaksızın bach çalıyorum.

ÖLÜLER ÖLÜLERE YOL GÖSTERİYOR

Ağustos 28, 2007

haendel’in 6 numaralı konçerto grosso’su. dilimde pas, lisanımda baldıran tadı. yağmur durmuş bile. kahvaltı mı ediyorsun? yoksa kahve mi içtin? aç perdeleri. dışarıda hayat, kendi bildiğince akıyor. kayıtsız, sakin, nötr, rutin. seni de iplemiyor, beni de.

gövdende bir rehavet. zihnin yeni güne kendini uyarlamaya çalışıyor. o minik yeşil nokta yok artık. hep gri, ölüm grisi. hafifliyorsun. eşşek kadar olsa da, saçları kırlaşsa da hep çocuk kalmış ve çocukluğuyla seni öfkelendiren adam yok artık. gündelik telaşeyi uzaktan uzağa paylaştığın arkadaş, kıçındaki tekme iziyle meşgul.

oysa en sondan bir önce yazdıklarınla balonlar uçuyordu göğe. binlerce balon. çocuk kitaplarındaki illüstrasyonlardakilerden.

aradaki sürede nice bir kara delik oluştu ruhunda? yutuldun son sürat. adamı da peşinden sürükleyerek o kara deliğe.

hoşgeldik.
elimiz dolu dolu geldik.
elimizde öfke, nefret, düşkırıklığı.
elimde yıkıcı bir yalnızlık, hiç de ferahlatmayan bir yerçekimsizliği.

övünebiliriz bu boşlukla. bu yalan-paralelevrenle. bu kişilik gösterisi oyunuyla. bu kırık, bir boka yaramaz oyuncaklarla.

zaferinle övünebilirsin.
pirus zaferinle.

[Ç]ÖLÜM

Ağustos 28, 2007

yağmur çiseliyor yonca. ne çok severdin değil mi. bach’ın 2 numaralı uvertürüyle iyi gidiyor. mfö ile de. bir senaryoyu yetiştirmem gerek. telaş, kan ter içindeyim. yağmur bu kez yardım etmiyor bana. istanbul gibi o da eksik artık.

türkiye çöl oluyor.

ben de.

SEN YOKSUN DİYE DEĞİL

Ağustos 28, 2007

“durup durup sana sesleniyorum.” (turgut uyar)

sen yoksun diye.
sen yoksun diye değil.

seni unutayım diye geldim buraya. çizik plaklara benzetiyorum kelimeleri. bir şarkı durmadan takılsın bir yerde diye. kafam bozulsun diye. hep aynı kelimeyi tekrar edeyim diye. o kelime senin ismin olsun diye.

unutmak, hatırlamak içindir. bilmez miyim.

sesleniyorum. sesim bir girdaba karışıp gidiyor. bu ses, benden çıkmıyor biliyorum. senin yokluğun dile gelen. ele gelen.

I WOULD DIE FOR YOU

Ağustos 27, 2007

i would die for you,
i would die for you,
i’ve been dying just to feel you by my side,
to know that you’re mine.

i will cry for you,
i will cry for you,
i will wash away your pain with all my tears,
and drown your fear.

i will pray for you,
i will pray for you,
i will sell my soul for something pure and true,
someone like you.

see your face every place that i’m walking,
hear your voice everytime i’m talking,
you will believe in me,
and i will never be ignored.

i will burn for you,
feel a pain for you,
i will twist a knife and bleed my aching heart,
and tear it apart.

i will lie for you,
beg and steal for you,
i will crawl on hands and knees until you see,
you’re just like me.

violate all the love that i’m missing,
throw away all the pain that i’m living,
you will believe in me,
and i can never be ignored.

i would die for you,
i would kill for you,
i will steal for you,
i’d do time for you,
i will wait for you,
i’d make room for you,
i’d sail ships for you,
to be close to you,
to be part of you,
cos’ i believe in you,
i believe in you,
i would die for you