Archive for Aralık 2009

MUTLUYUM MUTLUSUN MUTLU

Aralık 31, 2009

psikoloji profesörü mihály csíkszentmihályi‘nin “gelecek 50 yıl” isimli kitaptaki “mutluluğun geleceği” başlıklı yazısından bir alıntı (sevgili emre bey’den çalıntıdır):

“(…) mutluluğun en yaygın kabul gören tanımlarından biri, kişinin artık başka bir şeyi arzulamaması durumudur. mutlu insanlar genelde mal mülke çok fazla değer vermez, reklam ve propagandadan daha az etkilenir, iktidar ve başarı arzusunun peşine takılmaz. niye böyle yapsınlar ki? zaten mutlular, öyle değil mi? mutlu insanlardan oluşan bir toplum olasılığı, sürekli tırmanan tüketim ve asla tatmin olmayan arzu üzerine kurulu üretim sistemimizin belinden aşağı soğuk terler dökülmesine yeterli olmalıdır herhalde.”

mutlu muyum? profesörün tasvirine bakılırsa evet, mutluyum. soğuk terler döksün kapitalizm! ama bu mudur mutluluk sadece? aşkın tanımı nasıl yoksa, mutluluğun da yok bence. o bir tasavvur. bir yol. bir kurgu. bitmez bir çaba. bir izdüşüm. bir gölge.

bir aivazovsky, bir turner, hatta bir tahsin siret resmi gibi geçti 2009 benim için. gemim batayazdı. bir chagall resmi gibi değilse bile bir monet resmi gibi geçsin lütfen bari yenisi.

sizlerinki de nasıl arzu ediyor, nasıl düşlüyor, nasıl olmasını istiyorsanız öyle geçsin. eğer arzuladığınız, düşlediğiniz, olmasını istediğiniz gibi olacaksa hiç geçmek bilmesin.

(*) yalçın tura, “gül gene sen”, tura şarkıları [ayangil türk müziği orkestra ve korosu].

ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ

Aralık 28, 2009

bir şiir nedir, çakıldır bazen
görmeden geçilip umursamayan bunu
hadi hep birlikte birbirimizden habersiz
bırakalım kendimizi yitmeye üstümüzden
aferin desin bir çakıl-şiir, bir şiir-çakıl
aferin, bulmaya yaklaştınız

bu ölüler ne de anlamsız, kaygısız
eh, anlam varsa yeterince uzunluk
varsa kaygı fazla fazla uzaklık
halbuki bir şiir nedir, gelmemiştir ne iyi
ne pranga ne zincir ne ağırlık
aferin, ölmeye dokunacaktınız

bir şiir kelimelerle mi sanırsınız
hah, paslı yanılgı işte
öylesine kış ağustosu niye
olmasa mıydı gözalıcı aldanış
kerameti boşluktan alıp geçmek boşluğu
kararması üzümün, bakışın güneşiyle

siz, vah, bildiğimden de insansınız

(*) bach, 1 no.lu trio sonat.

KATYA’NIN YAZI (1)

Aralık 25, 2009

gemilerin denizini içtim bitirdim. öyle sağdım ki gökyüzünün memeuçları acıdı. öyle sağ’dım öyle sağ’dım ki tıpkı taze bir ölünün gözleri gibi kapalı, yanakları gibi huzurluydum. sabırsız yolcularımı serap hanlarda gecelettim, atlarını suladım, yemledim. su tuttu baraj gölüm, kapakları zamansız açtım boşalttım elektriğimi. kelimelerin dizginleri kaçtı elimden zaman zaman, şarampole yuvarlandım, yüzüm çizildi ruhum morardı. bir’in etrafında bir kum fırtınası öncesi var dedim, birazdan göz gözü görmeyecek. sarı’nın beti benzi atıktı, azıcık kanımdan kattım, bir mandalina turuncusu mu elde ettim? kitaplara öyle önsözler ekledim ki gerisi okunamadı. görünmez kentlerimde kaçak inşaatlar yaptım, yıkım kararları aldırdım. dahasını anlatırsam başka zaman ne anlatacağım? heykel boşluktan çalınandır. cezası zamanı aşmak. müebbeten. temyizi de yok üstelik. kutlayalım susarak. kapalı hecelerle, gecesiz kalmış ecelerin uyumsuz uyağıyla. yekavaz gazellerden yayılan güz kokusuyla. hüzn-ü aşk korkusuyla. gemilerin denizi tuzdan biraz daha tuzluydu.

(*) jan garbarek, “bahia”, madar.

BİR ŞAİR BİR ŞAİRE BRE ŞAİR…

Aralık 24, 2009

“azizim, güzel atlar da güzel şiirler gibidirler
öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam!”

celal’in dükkanında birkaç kez karşılaşmışlığım oldu ece ayhan’la. hakkımda yazdığını da gözlerim yaşararak hatırlarım.

“ha aşkın dikeni, ha ölümün dikeni”

ya melih cevdet anday… son selamlaşmamız gözucuyla da olsa… ne çok severdim şu faşist gazetedeki haftalık yazılarını onun…

“herşeyin fazlası zararlıdır ya,
fazla şiirden öldü edip cansever.”

bir şair bir şaire “bre şair gel beraber bozalım fiyakasını şu verili dünyanın” demiş. ah fazla şiir yok mu fazla şiir, benim de fazla şiirden ölesim gelir. yine de eksik işte, şiirin eksikliğiyle eksik dünya. üstü kalsın! değil mi cemal abim? seninle de ne güzel selamlaşırdık misbah muhayyeş sokağı’nın çıkışında bazı sabahlar… bende sizin bir yazınız kaldı. daktiloyla yazmış, aralara elyazınızla çıkmalar yapmışsınız. ileride yayımlayayım onu. sanırım ilk ve son okuruyum o yazınızın ben. edebiyat tarihine ve size borçlu ölmek istemem.

“dünyada sizinle istanbul olmak varmış”

dünyada biriyle istanbul olmak varmış, varmış da bir varmış bir yokmuş ey büyük ilhan berk. hastaydınız, keşke sizi ziyarete gelseydim. gelemedim. meşguldüm. kahrolası meşguliyet işte. gelmeliydim. sadece şiir yazan o mübarek ellerinize dokunsam yeterdi.

“bakmalar görüyorum bütün gün türlü bakmalar
pencere bakması, sabahlar bakması, yeşil otlar bakması”

ve canım edip abim, saygımın yetmeyeceği turgut uyar bey… ikinize de yetişemedim. öyle yavaş yavaş acele ediyordunuz ki… göğe bakma durağı’nda bir başıma bekledim durdum. tren geçmedi. vapur geçmedi. troleybüs de geçmedi. birinin gölgesi geçti sadece. yetişemedim.

sizi o eski günlerden tülay german’la selamlayayım sevgili büyüklerim.

(*) tülay german, “mutlu günler (podmoskovnye vyechera)”, burçak tarlası.

HA IN TW (1-25)

Aralık 23, 2009

efenim bugün hafif abi misafirimiz. hem de taa tw mahallesinden oflaya puflaya geldi buralara kadar. 25’lik demetler halinde cıvıltılarını dinleyeceğiz abimizin bundan böyle. fekat cıvıltı deyince sarı kanarya filan gelmesin aklınıza sakın ola ki. ağzınıza biber sürerim valla. (cıvıltı demeti? biraz tuhaf bi tabir oldu ama idare ediverin artık.) şuradan bi de müzik koyalım, abus çehreli havaya inat.

(*) müzik: jethro tull, “locomotive breath”, aqualung.

***

bir kilo demir mi daha ağırdır, bir kilo orhan pamuk mu?

***

divan-ı arp’te yargılanan sanatçı şirin pancaroğlu, ömürboyu john parry’nin re majör arp sonatını icraya mahkum edildi.

***

milli eğitim olmadıysa milsiz eğitim verelim.

***

mutlakta biri var!

***

her zanlı bir gün ölümü tadacaktır.

***

gözüm gözüne baka baka kararır.

***

sakla samanı, anakronikleşsin.

***

vaatleri ayarlama enstitüsü

***

quo vadisababa?

***

yazar ne yazar ne yazamaz (aziz nesin’e saygıyla)

***

kasarım: kasıntı tasarım. basarım: basılı tasarım. hasarım: tasarımcısına hasar veren tasarım. asarım: asıp kesen megalokreatifin tasarımı.

***

durdurun dünyayı. bi yolcu daha geliyor, almadan gitmeyelim kerizi.

***

kiralık kalem aranıyor. (zürriyet kazatası yazıişleri)

***

ittirhat ve terakki.

***

ha reklam, ha reglam…

***

sizin izafiyet teoriniz varsa bizim de hizafiyet teorimiz var!

***

sen çar, ben naçar.

***

çarlar da sı-çar.

***

bi çar bi çara “çar çar ne konuşuyon!” demiş.

***

sevdim ben bu cıvıtter’ı lan.

***

avratar.

***

ya hayat seni yaşıyorsa?

***

geldim, gördüm, bi bok yokmuş.

***

tehlikeli koyunlar (oğuz atay yazmadı)

***

iyi solculuklar!

PRESENT

Aralık 17, 2009

adam, “sen benim ömrümün geniş zamanısın” dedi. kadın, “bu cümlenin öznesi nerede?” diye sordu. adam, “bazı cümlelerde gizli özne olur” dedi. kadın, “noktayı unutmuşsun” diye kızdı. adam, “her cümlenin imlâsı kendine özgüdür” dedi. kadın yorgundu biraz, anlayamadı. adam, “nokta konmamışsa cümle bitmemiştir ki” dedi. kadın, yeni bir imlâ için kalbinin odacıklarından virgülümsü tireler, simetrik soru işaretleri, sonsuza akan ünlemler, ağırbaşlı noktalı virgüller, kötü şeylere saplanacak tırnaklar, kapanmayı unutan dalgın parantezler derledi. adam teşekkür babında kadının omzuna bir öpücük kondurdu. kadının omzuna ulaşabilmek için öpücüğün tam olarak ölçülmesi imkansız sayıda ışık yılı yol katetmesi gerekiyordu. zaman dardı ah. dar zamandı.

(*) leonard cohen, “i’m your man”, the best of leonard cohen.

SIFIRALTI

Aralık 16, 2009

görüyorum. ama yok. yok işte. görmem yetmiyor.

ve ben 16 kasım 2013’te öleceğim.

biliyorum.

hadi gülelim. hadi gülelim. hadi gülelim.

SIFIR

Aralık 14, 2009

“ben bir şey görmedim. –tek gördüğüm şey garip, kırmızı boya ve yerde yatan insanlardı, ama bir şey olduğuna emindim.”

“sıfır” adını koymak istediğim bir film senaryosu yazmak istiyorum ben de. hiçbir şey görmeyeceğim. garip, kırmızı boya ve yerde yatan insanlar olacak. fonda bir kertenkele. ölü bir kertenkele. kuyruğu kopmuş ama hareketli halâ.

YAĞMURU KARA DÖNÜŞTÜRME DUASI (SABAHLARI OKUNUR)

Aralık 11, 2009

elindeki oyuncaklarla farklı farklı oyunlar oynayan bir çocuk musun sen? hangi oyundasın şimdi? bin çeşit senaryo yazıp bin kez değiştiriyor musun? çok mu uzun sürüyor oyun seansların? bir oyun için yarattığın oyuncakları daha sonraki oyunlarda da kullanıyor musun? eğer öyleyse yaşadık! belki başka oyunlarda yaşamaya devam ediyoruzdur! ne güzel… ama boşver şimdi. bak yağmur başladı oyunda. kendimi bildim bileli yağmur yağıp durur. ıslatır üstümüzü başımızı içimizi dışımızı. kanatır bir sürü olur olmaz duyguyu, anıyı, şunu bunu. serinletir havayı, hava zaten serinse insan nedense daha çok üşür. ilk yağmuru kaç milyon insan yılı önce başlatmıştın hatırlamıyorum. gerek de yok. ya ilk kar? onu da hatırlayasım yok şimdi. ama ben senin oyunlarının içinde bu en son oyunu çok tuttum. bu oyunda hep yağmur yağsın, kar yağsın. bak şimdi bir dua uydurdum senin için tanrım. yağmur ve kar üstüne. okuyayım içimden. sen nasılsa duyarsın.

kâinatıyla gözümüze görünen, kâinatıyla bize kendini sevdiren, kâinatıyla bizi açmazlara, çıkmazlara sokan, umut ve umutsuzluk, sevinç ve kaygı, taşkınlık ve boşluk gelgitlerinde kıvrandıran, beşikten mezara hep minicik birer nokta olduğumuzu başımıza kakıp dursa da zaman zaman minicik birer nokta oluşumuzla kâinatın büyüklüğünden yorgun düşmek yerine huzur bulmamız için bize çaktırmadan kılavuzluk eden tanrı’nın adıyla… sadece ince ince, dolu dolu, sakin sakin, öfkeli öfkeli yağan yağmur olarak görünme! birazdan kara dönüş. herşeyi beyaza boya. ilkokuma kitaplarındaki resimler gibi olsun dünya! hadi lütfen! amin.

(*) çocukluğumdan kalma bir kar şarkısıyla oyun devam etsin. adamo söylüyordu: “her yerde kar var”.

BUGÜN SALI. NE YAPMALI? (İMZA: Владимир Ильич Ульянов Ленин)

Aralık 5, 2009

pek sayın günlüğüm,

kendimle löpoltaç yapmak istiyom bugün. nasılsa kimsecikler yok, duyan olmaz. hadi başlayalım:

– pek sayın metin bey, biliyoz, ücretli kölesiniz. ama neyse parası verelim desek, müteşebbis ruhunuza davul tozuyla minare gölgesi kataraktan ve de bade süzerekten ne işler çevirmek isterdiniz? meselâ dedik.

– yanyana üç tükkan açmak isterdim pek sayın günlük. gizli kapılarla birbirine bağlı üç tükkan. gizli kapı da ne ayak dersen hiç derim. maksat eğlence olsun, gizem olsun, macera olsun derim. herneyse işte. biri elyapımı sabunlarla dolu rengârenk, mis kokulu bir sabuncu tükkanı, ikincisi insanın ossaat kazdağları’na çıkası geldiği zeytinyağı tükkanı, üçüncüsü envai çeşit çayın  astronomik paralara satıldığı, masif marküterili hint el oyması antika bi masanın etrafında özel degüstasyonların yapıldığı bir çay tükkanı.

– çay diyonuz, fekat bana geçenlerde söylediğinizle çelişen bişi var.

– n’evet. top ten listemde ilk üçe hatta dörde giremiyor çay maalesef. bir numeroyu karpuz işgal ediyor. ikincilik kürsüsünde kavun var. dondurma bile ancak üçüncü sırayı kapabilmiş durumda. dört numero ise yayık ayranı. tabii bulursan.

– çay deyince aklınıza ne geliyor pek sayın metin bey?

– ne geldiğini bilmem de kim geliyor dersen lale müldür derim. niyesini sen bul pek sayın günlük.

– en böyük hayalinizin sayısalı tutturmak olduğunu biliyoz. bu uğurda ihtimaliyat hesabında doktora tezi verdiğinizin de farkında değiliz sanmayın. bunu dışarıda bırakırsak, diğer böyük hayallerinizden bir demet yapıp bana sunar mısınız?

– enis batur bey nasıl ki hep bir önsözler kitabı yazmak ister, ben de bir sonsözler kitabı yazmak istiyom. şöyle ki. sevdiğim yazarların çizerlerin bir listesini çıkarıciğim. sonra diyeceğim ki kendime, lan oğlum, varsay ki x adlı yazar yazabileceği herşeyi yazıp tükettiğini hissediyor ama içindeki ses ona “aga, bir sonsöz yazacan bak. yoksa külahları değişiriz. bir nevi jübile konuşması gibi olsun. hadi bakalım naş.” diye kükrüyor. hah işte, ben x adlı yazarın bu sonsözünü onun namına yazıvericiğim. x, y, z… derken sevdiğim ne kadar yazar çizer varsa hepsinin tarafımdan yazılmış sonsözlerini altın varaksız bir ciltte toplayıvericiğim. yayıncım “lan sayır metin bey, n’aptın? [sayır: dizgi yanlışı] beni iflas masasına doğru telaşlı adımlarla sürüklemek mi niyetin?” derse, eh, bir iki yazarın sonsözünün özetini çıkarabilitem olabilir. hayal bir.

ikinci olaraktan, çocuk doğuracaklara çocuk başına elli ağaç dikme, ömür boyu onların bakımıyla bizzat ilgilenme ve bir düzine hayvan edinme şartı koyiciğim. bir düzinenin yarısı kedi, kalanlar da birer çift köpek, kurbağa, anadolu parsı olacek.

üçüncü hayalimse dünyanın bütün caddelerini sokaklarını yürüyen bant haline getirmek. motorlu taşıt zulmüne son. yürüyen bantlaştıramadığım yollar kalırsa orada da yayalarla bisikletliler dışındakilere hayat hakkı tanımiyciğim.

– pek güselmiş hayalleriniz pek sayın metin bey. peki, bi de sayısalda altı tutturursanız ne halt edeceğinize bakalım mı?

– bakalım anasını satiyim. herkeşler gibi ben de öncelikle soğanın cücüğünü yiyiciğim. soğan da mideme dokunur ya neyse, bi defalık bişeycik olmaz sanırsam. olursa da bütün doktorlar kölem olsun. sonracığıma, nesin vakfı’nı ihya ediciğim. ali nesin bey eğer hergelekoncu-solcu yani alla turca nazi olsaydı zırnık koparamazdı benden, o ayrı. ha bi de tarihi hamam sefası yapmak istiyom. spa spa dediklerine on basar sanırsam. amanin unuttum, taraf gazetesini çarşaf çarşaf  destekleme ilanlarıyla doldurmak da boynumun borcu elbet. tabii bütün bunları yapabilmek içün beş altı hafta kimsenin altıyı tutturamamış olması ve de bana da ortak çıkmamaları iktiza ediyor.

– hepsi bu kadarcık mı? düşkırıklığına uğrattınız beni pek sayın metin bey. muhayyilenizin yarıçapına kurban olayım demek isterdim halbuysa.

– olur mu canım. bunlar kamusal alanda paylaşabileceklerim sadece. bi de kendime sakladıklarım var.

– meselâ?

– meselâ slavoj žižek bey’e her gün konferans verdirmek. tek izleyici ben olcam ama. sonra ikimiz birlikte geçmişe yolculuk yapiciğiz. bak bana söylettin bunu, bütün kamu duydu pek sayın günlük. allah cezanı vermesin.

– lütfen bir hayalinizi daha kamuya malediniz pek sayın metin bey. hatırım için.

– beyaz faşistlerin ilhan abi’sine günde yirmi saat tertil-tedvir-hadr egzersizi yaptırtmak, mümtaz soysal’a “yüz soruda türkiye’de tedip-tenkil-imha” kitabı yazdırmak, serdar turgut’un çükünü ertuğrul’um kaptanım’a koparttırmak, ertuğrul’um kaptanım’a günde beş vakit köpeköldüren lıkırdatmak, etyen mahçupyan’ı chp genel başkanı, sevan nişanyan’ı da genelkurmay başkanı yapmak.

– ohhş. ne güselmiş pek sayın metin bey.

– daha torbamda ne hayallerim var. duysanız dudağınız uçuklar pek sayın günlük. ha bi de ali taran bey’e günde üç kitap okutup beş film seyrettirmek.

– bu kadar ifşa ettiniz. bir ikisini daha esirgemeyin bizden bari.

– dur yav. hepsini şimdi söylersek ileride yazı konusu kalmaz. yine de hatırınız kalmasın, söyleyeyim. bekirciğim çoşkun’um ile yılmaz’ım datlıdillim’e ömür boyu göbek kaşıma cezası vermek ve göbeklerini mineciğim kırıkkanat’ıma kaşıttırmak.

– coşkun diyecektiniz herhal?

– n’ayır. bu ülkede herkes türgtür ama yine herkes türkçenin ağzına yestehler. onunçün ben de çoşkun diyerek aziz hâlkıma ters düşmemiş olayım.

– herkes türg mü?! bi kısmı dağtürgü değil miydi onların?

– dağtürgü mağtürgü. türg ya, hepsi bir.

– löpoltacımız giderek siyasi bi mahiyet arzetmeye başladı pek sayın metin bey. burada keselim dilerseniz.

– dilemezsem n’olucak?

– sözün gelişi o. sıka sıka dileyeceksiniz.

– pekü. diliyorum o halde.