Archive for Kasım 2009

BİR

Kasım 21, 2009

BİR SERGİ

resim burada efendiler
siz neredesiniz?

***

BİR USTA

resim
nedim günsür’den anlıyor!

***

BİR RİCA

beni “çalgıcılar”ın
ortada ayakta duranıyla
değiştirebilir misin cihat burak?

***

BİR KAPI

“mavi kapı” resim değil miydi yoksa
yoksa kapı değil miydi!

***

BİR MAVİ

ne gök mavisi
ne deniz mavisi
turan erol mavisi

***

BİR GÖZLEM

çok resim sergisi gezdim
hiçbiri ben değildim dışarı çıkanların

(*) buraya mussorgski yakışırdı diyeceksiniz belki. bugün de böyle oluversin.

BİR KIŞ MASALI

Kasım 18, 2009

insansın. doğarsın. sana cennet gibi gelen ve fakat cehenneme çevrilmiş bir ülkeye doğup büyürsün kuzu kuzu. mutlu ya da mutsuz bir çocukluk geçirirsin -benimki meselâ yalnız sayılabilecek ama çok mutlu bir çocukluktu. annen her anne gibi güzel, fedakâr, haylazlık yaptığında üzülen ama seni hep bağrına basan, anne gibi annedir işte. baban vardır ya da yoktur ya da uzaklardadır iş için. ablan abilerin vardır belki. hısım akraban? vardır vardır. evlerinde kalmak için üç gün öncesinden hazırlıklar yapmaya başlanan, bahçelerde koşup oynarken kan ter içinde kalınca değiştirilecek yedek giysilerin, kâgir evlerin ikinci katlarında, beyaz örtülerin kuytu ama ferah serinliğinde yatılacak ikindi uykularında üstüne geçirilecek pijamaların, misafirperverliğe teşekkür babında götürülecek lokumların, şekerlemelerin, değiştokuş edilecek ev yapımı erişte ve erik reçellerinin, araya gizlice sokuşturuluverilen kimi özel oyuncakların tıklım tıkış doluşturulduğu çantalarla yatılı ve uzatmalı misafirlik seferine çıkılan ve bu seferin çoğu kez üç gün sürdüğüdür onlar. konu komşularınız, sokak ahalisi, aşağı ve yukarı mahalle takımları, boş arsalar, bisikletin varsa ya da yoksa veya renk renk çeşit çeşit misketlerin varsa ya da gazoz kapakların, mızıkçı oyun arkadaşların… onlar da vardır. hayat işte, koca bir hayat, say say bitmez. daha ne çok şeyin, ne çok insanın, ne çok yaşantın olacaktır. ve bin türlü duyguyla örülü bir hasır sepetin… ör ör bitmez bir sepet.

bitmez de, bütün bunların ötesinde, tek başına bir yerde bütün ışıltısı, parıltısı, çekici renkleri, muhteşem siluetiyle duran birşey vardır: aşk. tarife ne hacet dedirten bir tuhaflık. bir acayiplik. bir gariplik. bir delilik. bir sersemlik. bir oyunbozanlık. bir düzenbozuculuk. bir bozgunculuk. bir zıpçıktılık. bir kuraldışılık. bir asilik. bir suçluluk. insan doğar. insan büyür. insan yaşar. insan bir türlü ölmek bilmez. ölmeden önce yapılması gereken şeyler listesinde tek bir madde vardır çünkü. şansına. hayat ne getirir ne götürürse artık. şans deyip geçmeyecek, biletini alacaksındır. gidişdönüşlü mü aldın, zararı yok. dönersin, dönerken bazı eşyalar da seninle gelir. oyuncak bir tren meselâ. enis batur’un trenler kitabında, kaybettiği dumanını arayan. eprimiş, erimiş düşkırıklıkları veya. ya da nedenli nedensiz korkular, gölge boksları, acele yaralanmalar. hatta bunların hiçbiri değil de, sadece bir boşluğun sızısı. kopmuş bir bacağın yıllar sürecek ağrısı. sapasağlam bir ciğerin zifirle boğulmuş hissi veren hücreleri. namlusundan fırlayan saçmalarıyla her yerini kana bulamış bir ayrıdüşmüşlüğün saçma-101 dersi. dönüş biletin yoksa da bazı eşyalarla yaşarsın zaten. bu gibi eşyalarla bile. hatta çöpev bile olur yaşadığın yer. komşular belediyeye şikayet dilekçesi verirler. evinde ölü bulunursun. mutlu bir ölü. mutlu iki ölü, hah hah haaa. mutlu iki ölü. çöpevse çöpev, onlara ne! eşya, insan içindir. eşyayı insan üretir. insan tüketir. eşyasız olur mu hiç.

neyse işte. benim iki çöpevim var. yok yok, üç ev. yok yok, dört. evet, dört. malvarlığımın ayrıntılı dökümünü elbette burada verecek değilim. şimdi verecek değilim. ama şöyle diyeyim: birinde oturuyorum. ikincisinde oturuyorum. üçüncüsünde oturuyorum. dördüncüsünde kim oturur, kimler oturur, ne zaman oturur, nerede oturur, orada oturmak ne demektir, hangi eşyalarla tıklım tıkıştır, tıklım tıkış mıdır, eşyası var mıdır, çöpev değil de boş ev midir, ebruli hanımelleri, mevsiminde aktarılması gereken damı, zaman zaman onarılmayı bekleyen muslukları var mıdır, bunlar birer soru, ortada durup dururlar.

bir de komşularım var. adını sıralamadıklarımı unuttum sanılmasın’ı peşin söyleyeyim. birinin adı virgilius. birininki joa. birininki talis. birininki ekmekçi. birininki pa. birininki banu. birininki neo. birininki farukahmet. birininki kaçak. birininki suat. birininki seviyesiz. birininki evli. birininki çuvaldız. birininki elektra. birininki, dur, neydi… saymayayım, bir elin parmaklarını geçiyor bayağı bi. ışıklarım yerli yersiz söndüğünde merak ediyorlar. kahve pişiriyor biri. öbürü bi cümle ediyor ki o kadar olur. bir diğeri “insan” bu değildir de şudur aslında’ya getirip bırakıyor beni usulca. komşuluk haklarını nasıl öderim bilsem. bilmiyorum.

işte öyle. daha ne diyeyim ki. yaşayıp gidiyorum. çaktırmadan kimseye. yaşamak buysa budur yani. başka bir yaşamak peşinde koşup durmanın türkçesi.

“kar mı?” diye sormuş minik otlar. “kar ne demek?”

“ah, evet,” demiş yaşlı çınar, “sizin daha bu yıl doğduğunuzu unuttum. kar kışın yağan, yumuşacık soğuk bir örtüdür. ama bitkiler için sıcak bir yorgan gibidir. donmalarını engeller. sizin için kusursuz bir örtü. hele bir yağsın ondan sonra üşümeyeceksiniz. hadi şimdi bir an önce bahçenize dönün, (…)”

size bir gün feridun oral’dan bahsedeceğim. ses tanrıçam lhasa’ysa, çizgi-renk tanrım da odur. bende tanrı çok, asıl tanrı’nın “ben buradayım” işaretleridir hepsi. yaşamam içindir. görmem, duymam, bilmem. kâinatta miniminnacık, önemsiz ama diğer her önemsiz noktacık gibi kendine özgü bir anlamı olan bir nokta olduğumu hatırlarım hep öyle işte. öyle işte.

müzik?

müzik!

size şimdiye kadar çaldıklarımdan bir potpuri yapıverin. valla yorgunum. ölümü beklerken sıtmaya tutulmuşun yorgunluğu gibi işte. öyle işte.

16 KASIM: ÖLÜ-BEBEĞİME DOĞUMGÜNÜ HEDİYESİ…

Kasım 14, 2009

ve şimdi yollarında yaşamın çığlık tünelleri kazımak ve susmak’ı yazmak kalmıştır işaretleyenlere -bu, hepsi, belki-*  ey, iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!*  kendimle bunca konuştum ya.. kurşun ağırlığıyla dibe indim. zıpkın attım zıpkın yedim. zaten böyle anlarız çok şeyi. hatta hiçbir şeyi anlarız.**

ve…
ve…
ve…
ve…

…ve sağ alt köşedeki not.

(*) nilgün marmara.
(**) sina akyol.
(***) mısraları sen bul bebeğim, ben kaybettim.

.

Kasım 11, 2009

demin feryat ettim ff’de: “çocuğum grip. ben grip. işyerinde başımız belâda. cep telefonumu evde bırakmışım. anlamadığım şeyler oluyor. bugün ne allahın cezası bir gün benim için… gel de iyi ol.”

bazı şeyler geçer. eşek gribi de olsa, geçer nihayetinde. geçmezse de gidenin zaten bundan haberi olmaz, yine sorun değil. işyerindeki sorunlar falan da hava cıvadır bir yerde. ama öyle şeyler var ki, hayatla arandaki bağın kopması an meselesi haline gelir. anlamadığım şeyler oluyor. ve benim bunu anlayabilmem için göstereceğim çabanın, anlayamaz haldeykenki kötü hali beşbeter daha kötü hale getirecek olduğu şeyler bunlar. bıçak sırtındasın: bir yanın timsahlarla dolu bir nehir, öte yanın üzerinde leşkargalarının dönendiği bir uçurum. tercih senin. peki ama bana soran yok: ben böyle bir tercihte bulunamam ki. bu da fena: üzerine üzerine gelen felâkete boyun eğmek.

başa çıkamıyorum bugün hayatla. bugünü silmek istiyorum. çünkü anlayamıyorum. göremiyorum. bilemiyorum. sesim gitmiyor. sesim karabasanlardaki gibi: çıkmıyor hiç. çıkamıyor. halbuki bağırıyorum. bağırıyorum. bağırıyorum.

yenildim ben.

daha iyi yenilemem.

____________________________________________________________________________

sonuncu sahne.

kadın ve adam.

kadın birşeyler söylemektedir. yüzünde bıçak keskinliğinde bir keder izi.

adam dinlemektedir: bu, kadının sanısıdır. adam duymamaktadır.

adam birşeyler söylemektedir. yüzünde bıçak keskinliğinde bir keder izi.

kadın dinlememektedir: bu, adamın uçurumudur. çünkü kadın görmemektedir.

salondakiler, ne adamın duymadığının farkındalardır, ne de kadının. onlar, bir oyunda olduklarını sanmaktadırlar. çünkü bir salondadırlar ve sıra sıra koltuklarda oturmaktadırlar. ve bir sahnedir göz menzillerindeki. ve oyuncular.

kadın susmuştur. kadehinde garip bir zehir yeşili parıldamaktadır. kadın kadehi ağzına götürür. kadın, yere yıkılır.

salondakiler alkışlarlar.

adam tabancasını çıkarıp şakağına dayar. bir ses duyulur. adam yere yıkılır.

salondakiler alkışlarlar.

perde ağır ağır kapanır.

kulis, karışmıştır. tuhaf sesler gelmektedir.

salondakiler koltuklarından kalkmışlardır çoktan.

hayat devam eder.

____________________________________________________________________________

kadın hamiledir. beş günü kalmıştır doğurmasına.

çocuk, sesini duyuramaz. çünkü anne duyamamaktadır.

çocuğun bir adı vardır. dört yanı denizle çevrilidir çocuk.

çocuk, dünyaya gelebilmek için dünyaya gelmiş olmalıdır. dünyaya gelmiş olsaydı dünyaya gelebilmek için uğraşmayacaktı oysa. ah, çocuk bu çıkmazla boğuşmaktadır ve dört tarafı suyla çevrilidir. denizle.

deniz mavidir. gök mavidir. çocuk görmektedir. anne, görememektedir.

hayat devam eder.

çocuk, hayatsız devam eder.

olmuştur o bir kere. çocuktur. vardır. doğmamıştır ama vardır. hiçbir şey onun yok-varlığını silemez. hayat bile.

____________________________________________________________________________

hayat bazen yazıyı taklit eder.

etmesin.

etmesin.

etmesin.

ve sen, sahnedeki.

aç kulaklarını. aç gözlerini. sahne yok. sahne yok. sahne yok.

yerçekimi istemiyorum.

peynir yemek istiyorum. peynir yiyecek zamanım olsun istiyorum. peynir yiyecek zamanın peşinde koşmak istiyorum.

sesimi duyurmak istiyorum.

____________________________________________________________________________

ben tek başıma peynir yiyemem. ben tek başıma korkarım. korkarım.

yenildim ben demekten korkarım.

yenilemem ben.

yenilmeye hakkım yok.

yok.

daha iyi yenilemem.

HAFİF ABİ BEİJİNG’TEN BİLDİRİR DE METİN BEY YENİ DELHİ’DEN BİLDİREMEZ Mİ!

Kasım 9, 2009

jazzetta’nın mutfağını özlemişim. nostalji filan yapmiyciim, merak etmeyin. şu sıra bir akya muhabbetidir gidiyor da ona heves ederek bi tarif vereyim dedim bugün. bu arada ben de evli bey gibi mutfakta iş yapacaksam en despottan daha despot olurum. ama ondan ayrıldığımız nokta şu ki, ben yemek yaparken ortalığı savaş meydanına çevirmeyi sevmem, hatta bunun için işin sonunu bile beklemem, her an temiz tutmalıyımdır ortalığı. neyse, kısa keselim, bugün pazartesi malum.

iki patlıcan, üç kabak, iki patates, bir kırmızı dolmabiber, bir  yeşil dolmabiber, dört domates, bir küçük karnabahar, bir avokado. bunlar ana malzemeler. herbiri birer yemek kaşığı olmak üzere zerdeçal, zencefil, kimyon, yeşil anason, tozşeker ve iki yemek kaşığı tereyağı, ayrıca da biraz tuz ile karabiber. bunlar da yan malzemeler.

patates, kabak ve patlıcanlar soyulacak. biberlerin çekirdekleri çıkartılacak. domateslerin kabukları ayrılacak. karnabaharlar ayıklanacak. sebzelerin tümü küçük parçalar haline getirilecek. bu hazırlıktan sonra kalın dipli tavada tereyağını eritin. patatesleri ekleyip renk değiştirene dek kavurun, sonra onları tavadan alıp karnabaharları kavurun aynı tavada iyice. diğer sebzelerle patatesleri de tavaya ekleyip beş dakika daha karıştıra karıştıra kavurun.

baharatlara bir kâsede birbirleriyle seviyeli birliktelik kurdurup sebzelerin üstüne serpin. karıştırdıktan sonra bir su bardağı su ekleyin. kapağı kapayıp onbeş dakika kadar, arada karıştırmayı ihmal etmeksizin pişirin. şeker ekleyip bir o kadar süre daha pişirin.

ısıtılmış tabakları incecik püre haline getirip çok azıcık tereyağıyla yumuşattığınız avokadoyla sıvayın. yemeğinizin üzerine yeşil anason serptikten sonra sıcak olarak servis edin. yemeğinizi afiyetle bitirdikten sonra parmaklarınızı yalayın.

yemekten bir saat kadar sonra ne çayı içeceğinizi bilâhare söyliyciim ey kari. arada nick cave abimize kulak verelim.

GÜNÜN RAPORU

Kasım 8, 2009

çıkartın kış geldi derken bir anda yaza kavuşmanın zevkini anasını satayım. ben de çoğu kez olduğu gibi eve tıkılayım. tüyap’ın son gününe yetişecektim güya, evdeki hesap uymadı. anasının damına taşıdılar fuarı, gitmeye kalksam edirne’ye üç kez gidip dönerim fuara gitme süresince. bin türlü zahmeti eziyeti de cabası. kadıköy’e otobüs konmuş muydu o da belli değil, üstelik bugün miting var, ana baba günü. taksim’e gitmek için in bin in bin, yemez. metrobüse nasıl binilir, akbil mi geçer bilmiyorum. hem zaten pazara gitmem lâzımdı, beykozlu köylülerden alışveriş ediyorum, tazecik ve de hormon gdo falan yok diye avutuyorum kendimi. amaaan, alacağım kitapları ne zaman okuyacağım hem vakit bulup da, daha okunmamış bi ton kitap dururken. deprem olmaz, darbe yapılmaz, dünya batmazsa gelecek yıla artık.

siz dışarılarda gezip tozarken ben de son bi balkon keyfi yapayım bari dedim, yaptım. güneş kemiklerimi ısıttı, ısıtmakla kalmadı, yaktı neredeyse. çok sevdiğim sarı şemsiyemi taktım. çay bardağına, çay tabağına ve çayın kendisine vuran güneş kadar güzel birşey var mı, sorarım size. o ne zarafettir, o ne ışıltıdır, o ne yaşama sevinci bahanesidir. ve de o ne renktir öyle. yeşilin bütün tonlarını giyinmiş yaprakların içinden de geçiyor güneşin ışığı ve geçerken de nasıl bir saydamlıkla donatıyor o yaprakları, görmelisiniz. aylak aylak arılar uçuşuyor, uzaktaki abuk subuk evlerin damlarını gözüm güneşin altında uslu sakin uyumakta olan bir deniz olarak görmekte diretiyor. sokağımızın köpeği öksürüyor, üşütmüş olmalı, sıcak süt vereyim dur. kosinski alacaktım, ne çok severim ben onu. bi de “kalp zamanı”nı ki bachmann ve celan deyince akan sularım durur. daha bissürü kitap alıp okumam, okumadan önce hepsini tek tek koklayıp okşamam lâzımdı. off.

sıkıldım yazmaktan. bach dinleyeyim azıcık. sizin keyfiniz kekâ, kulağınız şimdi bach mah duymaz. olsun, sizin sokaklarınız caddeleriniz sinemalarınız gezileriniz falan varsa benim de bach’ım var.

ÇATILAR, AY VE ŞENLİK ATEŞLERİ

Kasım 6, 2009
  • çatılar olmasa… gökyüzü ile aramızda hiçbir şey olmasa… korkular, eli kolu bağlanmalar, endişeler, gönüllü tutsaklıklar, şunlar bunlar… her yer göğe bakma durağı olsa… (hafif abi)
  • “biz daha denize çıkmadık, yine de suyun üstündeyiz, ben yelken basma konusunda iki gerçek öğretmen olduğuna inanıyordum, biri deniz diğeri de tekneydi, ve bir de gök, göğü unutuyorsun, evet, tabii, gök, rüzgârlar, bulutlar, gök, evet gök.” – jose saramago – (banu)
  • “hangi tarafa geçsek karşıda kaldık” (banu)
  • karşıda olmaktır bizim varlık nedenimiz. bizim bulunduğumuz her yer, biz orada bulundukça karşıdır. karşının karşı yakasında ay yükselmiş, yakamozlar ışıldamaya yüz tutmuştur. sahilde yakılan ateşlerin başında ateştopuna dönmüştür kâinat. daha neler neler. (hafif abi)
(arkası yarın)
(*) lila downs, “la llorona”, frida.

HÜZÜNLÜ DÖNENCELERDE BİR BÜYÜK ADAM

Kasım 5, 2009

“uç veren buğdaya kulak kabartmak, gizli kalmış potansiyelleri yüreklendirmek, tarihin saklı tuttuğu tüm birarada yaşama eğilimlerini dürtüklemek ve ayrıca alışılagelmiş şeyler sunması kaçınılmaz olan bütün bu yeni toplumsal ifade biçimlerini şaşırmaksızın, tiksinmeksizin, karşı çıkmaksızın karşılamaya hazır olmak gerek.”

“yabani”ler/”öteki”ler üzüldü. claude lévi-strauss atına binip gitti çünkü. dünya biraz daha yoksullaştı işte…

BOŞ YAZI

Kasım 4, 2009

herşey boş klişesini tekrar etmek istiyorum. tekrarda fayda vardır. hadi tekrar edelim: herşey boş. herşey boş. herşey boş. herş..

yanlıııış çekirge! n’ayır! birşeyin “boş” olduğunu söylemek, onun yine de bir içerik apsisine tabi olduğunu dolaylı da olsa vurgulamak demek değil midir? o şeyin bir içi var, boş da olsa var. bugün boş, yarın dolu olabilir. ama var işte bir içi, içini doldurabilitesi olan bir içerik ihtimali var. o halde herşey boş demek yanlış çekirge. eğer demek istediğin sahiden de o değilse.

diyecek laf bulamıyom hocam. kahrolsun boşluk ve doluluk sözde-ikilemi.

ben en çok boynumdan üşüyom hocam. kahrolsun kış bi de.

ha bi de arjantin kadar olamadık. bu tümcenin sonuna hafif abi takısı: aq.

SAN FRANCISCO VE SANTA FE DOLAYLARINDAN İKİ TÜRKÜ

Kasım 3, 2009

kar yağar alçaklare / savrulur saçaklare / annem beni boyutti bre aşnom / sırmalı kucaklarde
fırın üstünde kürek / ne yanarsın be yürek / çok hasretlik çekmişim bre aşnom / buna dayanmaz yürek
bir su çektim kovayle / bir dost sevdim sevdayle / beni dosttan ayıran bre aşnom / canı çıksın cefayle

(*) kim soracak bakalım kim olduğunu.