Archive for Ağustos 2008

AYSU’NUN TATİL TARİFİ: “TEMBELLİK ETMEK VE SUÇLULUK DUYMAMAKTIR”

Ağustos 22, 2008

bkz: şurası.

o (yani metin beyimiz) şimden kelli kendini unutmaya çalışıyor. siz unutmayın ama fakiri, e mi? iyi dilekleriniz için teşekkürler. son yorumlara cevaplar, dönünce olsun.

(başlıktaki aysu’yu tanımıyom valla. tarifi hoşuma gitti.)

Reklamlar

“ÖLDÜRÜLMESEN BİLE, SENİ HAYATINI KURTARACAK KADAR SEVECEK BİRİSİ ÇIKSA BİLE, GENE DE İĞDİŞ EDİLDİĞİN YER.”, S.155

Ağustos 21, 2008

kafayı yiyorum galiba yavaş yavaş… bazı filmleri görüp görmediğimi, bazı kitapları okuyup okumadığımı hatırlayamıyorum. birçoğundan da tek kare, tek satır kalmamış aklımda -dehşete kapılıyorum. geçenlerde bahsi geçti buralarda mesela, dövüş kulübü… filmi hatırlamıyorum. kitabını aldım şimdi, tatilde ilk işim onu okumak olacak. bende sadece “gösteri peygamberi” vardı, şimdi ikiledi. bu herifle akrabayım ben sanki, bu gerçeği çakozluyor gibiyim -du bakalım! 

bu arada, şurada teşhir ettiğim okuma listesini genişletmeye karar verdim. kararım netleşmediği için jazzetta’ya değil soğuk yemek’e not ediyorum. okuma fırsatı bulduğumda haklarında malumatfuruşluk yapacağımdan emin olunabilir:

  • 11. chuck palahniuk, ninni, ayrıntı
  • 12. tristian hawkins, isis, ayrıntı
  • 13. claude lucas, gönüllü sürgün [suerte], ayrıntı
  • 14. ola bauer, acemi pezevenk, ayrıntı
ayrıntı ile metis’e hastayım. iyi ki varlar. sxxtiğimin çölünde birer vaha.

BENİ BAĞIŞLA AYRIKOTU

Ağustos 19, 2008

sevgili ayrıkotu, bilmem seni savunduğum için incittim mi? biliyorum senin gibi sessiz, yavaş, kendi halinde yaşayan, ince bir otu kalemime dolamamalıydım, seni tanıtmaya kalkmamalıydım, anlayan anlamalıydı seni; şimdiye değin yalnızlığın elinde nasıl yaşadınsa, yine öyle onurlu, güzel, sessiz yaşamalıydın; bu kâğıda, bu yazıya girip hapsolmamalıydın; bu yeryüzüne nasıl sessiz sedasız geldinse, bir gün yine öyle kendiliğinden çekip gitmeliydin; kimse bilmemeliydi seni benden başka, ben, bir ben bilmeliydim, bu yetmeliydi bana. biliyorum, buydu bütün istediğin bu yeryüzünden. ama yapamadım. bunun için bağışla beni.

(…)*/**/***/****

(*) ilhan berk, “kül”den.

(**) majisküllere hadleri bildirildi.

(***) aynı zamanda tek perdelik oyun.

rol dağıtımı:
ayrıkotu: üçboyutlu olan ben,
şair: blog yazarı ben.

(****) fondaki müzik: mozart, 25. senfoni (k: 183)

KEDER SULARMIŞ RUHUN UÇSUZ TARLASINI SESSİZCE…

Ağustos 15, 2008

“bütün bunların artık ne önemi var? siktir et aşkı!”*

“insanları onlar için herşeyi yapabilecek kadar sevmek bana artık dayanılmaz geliyor. (…)”**

bugün 15 ağustos. keder doluyor insan.

(*) rimbaud’nun bir sözü. ufak bir değişiklikle: “şiiri” yerine “aşkı”.

(**) vernon lee’nin bir sözü. ufak bir değişiklikle: “bana dayanılmaz geliyor” yerine “bana artık dayanılmaz geliyor”.

(***) pink martini’den bir parça: “kikuchiyo to mohshimasu”.

ÇIKTI MI ÇIKAR İŞTE BÖYLE

Ağustos 14, 2008

“hayvanlar” sevilmeyecek gibi değil. hayır hayır, dört ayaklı olanlardan bahsetmiyorum, iki ayaklılardan hele hiç. bunlar notadan yapılma. uzun zamandır böylesini görmemiştim bizden. çok ama çok beğendim, çok da sevdim. jazzetta’da da yazdım az önce. ey çekoslovakyalılaştıramadıklarımız! bu albümü almalı (ben aldım, siz düşünün!), bu duvarı badanalamalı, sanatçı geçinen artizlere de bol fırça atmalı.

GISGANŞLIK NÖBETİM DUTTU BENİ, DUTTU DA GURUTTU BENİ…

Ağustos 11, 2008

sevgili günlük (hani böyle başlarlar ya söze),

bi blog yazarı var ki acayip kıskanıyorum herifi. bi kere anormal derecede zeki -ki zeka fetişizmi illetinden mustaribimdir öteden beri. ikincisi; ağzı çok iyi laf yapıyor. üçüncüsü; hayatı hatmetmiş, künhüne vakıf olmuş. dördüncüsü benden genç. beşincisi… öf daha ne olsun!

canımdan aziz ve de kıymetlû ve dahi izzetlû okurcuklarıma not 1:

kim lan bu diyceksiniz, biliyom. söylemiyom işte, siz bulun. linklerimde var. zaten ipucunu ağzımdan kaçırdım, “herif” diye iltifatta bulunmakla getti yüzde ellisi otomatikman. (birden fazla tahminde bulunmanız şiddetle mümkin.  ben anlamam, cıngar çıkmasın sonra.)

canımdan aziz ve de kıymetlû ve dahi izzetlû okurcuklarıma not 2:

obli bey bu tarife yüzde binbeşyüz eksi bir uyuyorsa da (eksi bir tevellütten mütevellittir) o diil.

günün laforizması:

gısganma ne olur, bir gün senin de olur. (ne olur? bişi olacağı falan yok.)

[K]ATIK! (VE SAİR OBJELER)

Ağustos 9, 2008

altı deliğiniz var. delikdeşik derinizi saymazsak.

dünyayı yedi atığınızla kirletiyorsunuz. gözyaşınızın nafileliği, terinizin beyhudeliği, nefesinizin hiçliği, sperminizin (/neminizin) küstahlığı, osuruğunuzun nağmesi, sidiğinizin bozgunculuğu, bokunuzun boncuğuyla.

eşya düzüyor, yığıyor, biriktiriyor, yıpratıyor, atıyorsunuz. eşyanın umrunda mısınız? o sizi görmüyor bile, siz onu çoğalttıkça o sizi eskitiyor. zamanın izini yakalamaya, adımlarını durdurmaya çabalamanın trajik bir delili o. zavallısınız siz. eşyanız ne de gözalıcı öyle! geçmişinizden alıkoymaz, bugününüze sıkı sıkı bağlar, yarınınıza koşmanıza ayak bağı olur. voilà! oh lâ lâ!

kapatın deliklerinizi, neme lazım. yaşadığınızı unutur, avunursunuz belki. yaşadığını sanmak için gerekli o delikler. derinizin gözeneklerini umursamazlıkla tıkayın, neyi umursadığınızı bilmek için önce bir boğulma, havasız kalma temrini yapın. atık koleksiyonunuzu heba edin. bütün bunları ben mi söyleyeceğim ille?

günün şarkısı: and in her eyes you see nothing. no sign of love behind the tears, cried for no one.

ilk atığınız kalsın yerinde. atmayın.

RİCA EDERİM, ÖNDEN BUYRUN!

Ağustos 5, 2008

dans la fosse de l’amour il y a de la place pour tout le monde (aşkın çukurunda herkese yer vardır).*/**

(*) paul valéry’nin “dans la fosse de l’histoire il y a de la place pour tout le monde” sözünden mülhem.

(**) salvatore adamo, “amo”. kendisinden daha sonra jazzetta’nın laterna’sında bahsedeceğim.

– QUO VADIS GODOT BEY? – SELAMİÇEŞME’YE, GURBAN. SOĞUK SULAR İÇMEYE, GENDÜNDEN GEÇMEYE.

Ağustos 4, 2008

geçtiğimiz günlerde kafam epey karışık idi.

deli tepmiş gibi sarsak sarsak, ‘ha? ne?’ durumundaydım.

kettle’da su ısınsın diye ocağa oturtmaklar, su şişesinin kapağını su bardağına üç kez beş kez oturtmaya kalkışıp olmamasına şaşmaklar, tuzluğu banyo rafına, fotoğraf makinemi çantadan çıkarıp mutfak dolabına koymaklar gibi birtakım şabalaklıklar sergilerken, ‘hayırdır’ çektiğim günlerdi kendime.

n’oluyoruz?

genelde eliyle gitar, ağzıyla mızıka, ayağıyla bateri çalabilen yetenekteki müzisyenler gibi üç beş işi aynı anda kotarırken, tek bir işe bile odaklanamamak ne ola ki diye düşündüğümde, bir şey beklediğimi, ne olduğunu bilmediğimi, ama o beklediğim şey olmadıkça hiçbir halta odaklanamayacağımı fark ettim.

ne olduğunu bilmediğim, daha doğrusu bilincin derinliklerinin bal gibi de bildiği, ama mantıklı benimin bu şeyin ne olduğunu bilmeyeyim diye tuzlukla, kettle’la, pis sakarlıklar ve unutkanlıklarla maskelediği bu şeye de ‘godot’ deyiverdim bir yazımda.

paaaaat metin bey’den davet gelmez mi, “eh o zaman ‘godot ne bekliyor peki?’ tadında bir yazı isteriz elektra’nım” diye.

zaten şabalaklığı üzerinde olan elektra tutuştu tabii.

hayır, elektra ne yazar? 

sinema yazmaz, kitap eleştirisi yazmaz, politika yazmaz. 

elektra kendini yazar.

metin bey’in ödev konusu ise ağır. 

o haldeyken, daha da ağır. 

aman, dedim. metin bey, n’aptınız siz bana. yazarım ama, bari bir tatile gideyim geleyim de o zaman.

sağolsun metin bey sıkıştırmadı, bekledi. ama, bilin ki metin bey, tatilde en gevşediğim anlarda bile ‘alllahhh, ne yazacağım ben şimdi’ deyip öğretmen bakmış yaramaz öğrenciye döndürdü beni bu durum.

neyse, alacağım olsun sizden.

aslında benim o ‘gelmiyor bu godooot’ diye haykırdığım yazıma bazı kadın (bayan değil, bayan değiiiiil) blogger arkadaşlarımdan ses geldi. Çoğu benimle aynı durumda olduklarını yazdılar. hepimiz bir şey bekliyoruz, ama ne, bilmiyoruz. bu durum da bizi, bir olduğu yerde olamama, kaldığı durumdan zevk alamama, hep arkaya, sağa sola bakma, ‘ııh bu da değilmiş’ türü eksiklik duygusuna itiyor.

tatilde düşündüm, ‘ne hakikaten bu beklediğim şey?’ yok… adını koyamadım. hani böyle, olsa allaaaah hayatım süper olur diyeceğim türden bir şeyin eksikliğini çekmişliğim yok.

sonra sıcağın alnında deli deli fikirler geldi aklıma. memleket delirmiş zaten, bu deli halimi de hiç yadırgamadım, belirteyim.

kadına yönelik diye pazarlanan ürünlerin içine zerk edilen bir godot virüsü teorisi oluşturdum mesela.

ulen, modern kadın denen biz çocuk da yapmış kariyer de (iyi halt etmiş) kadınlarının hepsinde bu araz var.

sosyolojik falan bir karşılaştırmaya da gidilebilir tabii bu temelden yola çıkıldığında, ama ben pratik bir tipimdir. gözönünde olan, elle tutulur şeylerden hareket ettim teorimi oluştururken. 

bak misal annelerimize, kanaatkârlar, munisler, mutlular.

en büyük dertleri dantellerinin kolası falan olmuş. 

popo temizlemenin dışında, eve daha ne katacağını düşünmeden var olan tek tuvalet kağıdını alıp koymuş; yatağa sererken hayranlığından sarınıp dans etmek zorunda kalmadığı fitilli çarşaflar almış; en fazla tozuyla başa çıkmak zorunda kaldığı, kapris yapıp ortadan ikiye falan ayrılmayan estetikten yoksun, ama işlevsel mobilyalara sahip olmuş; çamaşır yıkarken banyolarında gaipten gelen matik manyak adamların ‘bununla daha beyaz oluuuur, bununla daha beyaz oluuuuur’ baskısına maruz kalmamış; renklileri beyazlara karıştırmadan, şişkinliği giderici yoğurtlar sütler yemeden içmeden, peptit 10, zeptit 20’li kremleri olmadan, saçlarının hangi şampuanla ahenkle dansettiğini düşünmeyip en fazla bira ile saçlarını bigudileyip mutlu olmayı falan başarmışlar. 

bizde var sorun.

anneler hala mutlu, umutlu, doygun.

demek ki, bizim kullandığımız, onların kullanmadığı şeylerden kaynaklanıyor durum. bir tür kanserojen maddeye maruz kalma durumu. 

misal, ben anneme en alasından kırışık kremi alayım, aldığım kremi misafire hava olsun diye banyoda çamaşır makinesinin üstüne koyup sergiler, o yine bildiği eski kremini kullanır. ve o aynaya baktığında gördüğü kırışıklarından memnun, ben kremim kırışığımı önleyemiyor diye mutsuz.

şimdi bu kafayla kurduğum teorim ne kadar anlaşılabildi bilmiyorum. zira halâ içimde bir godot sıkıntısı sözkonusu. 

bu kadar lafı metin bey’in istediği konu başlığına getireyim diye ediyor da olabilirim. 

deplasmanda oynamak zor. blog sahibinin çizgisini düşününce, daha da bir kaygılanıyor insan. ama sonuçta sözümü tutmam bile iyi bir not aldırır umarım bana.

ben godot’nun umurunda bile değilim, godot benim bünyemde. herkes godot’yu beklerken, nedir bu godot’daki bu ‘yerim dar. yer açtık güzelim. ay şimdi de yenim dar.’ taze gelin nazeninliği dersek, onunla da ilgili bir varsayım geliştirdim efendim. adını bile koydum, çok havalı: disability anxiety.

godot’nun ne beklediğini bilmiyor olmasının nedeninin, milletin godot’dan ne beklediğini bilmiyor olmasının godot’da oluşturduğu ‘yetersizlik endişesi’ olduğuna karar verdim. zor işi sonuçta. ama kesin bir bilgiye dönüşmedikçe kanılar dedikodudan başka nedir ki. ya da, ‘çamur at, izi kalsın’. 

durduk yerde godot’yu pislemeyeyim en iyisi.

gelmiyor godot.

ya da geliyor da, biz bu içses gürültüsünde duyamıyoruz seslenişini.

sadeleşmek lazım belki de.

işte budur…

saygılarımla… misafir yazar elektra…*

(*) efenim başta şu olmak üzere, şu ve de şu ilmî makalelerimizde kendisiyle hesaplaştığımız godot bey’in (niye bey? hanım olamaz mı allasen?) üzerine fazla gelmeyiniz reca ederim. kıllanır tüylenir, adamı çarpar bekletişiylen. siz de elektra hanım. komplekssizliğinizi bırakın, godot bey’in o tarifsiz, akıllara seza bekletişi karşısında, ben bekletilecek kadın mıyım (evvet, bağyan diiiil!) diye kompleksten komplekse garkolun. beklemekten beklemeye fark vardır tabiy, bunu da unutmamak lazım. 597B otobosunu beklemekten nefret ederim şahsen. yalan, yok öyle bi otobos şehr-i stamboul’umuzda, aziz konstantiniyye’mizde. bak şincik trenden inip el sallayacak godot bey. şark ekispiresinden. hadi sen de el salla seyırcı. godot geldi çattı bile, habarın yok. kimseciklerin habarı yok, heidi’nin bile. pinokyo’nun bile. busht’un bile.

maamafih elektra hanım’a şükranlarımızı sunarız. tatilini zehir etmişiz, farkında değiliz. olsun. malikanesini ziyaret ederek bi laforizma şeyttirivirdim, en kötü tatilin bile tatilsizlikten daha eyi olduğuna dair. özlü sözler kitaplarına alınacak bi sözdür bu. aferin bana. godot’ya gelince, bekledi bekledi bizi tren istasyonuna gelecekler diye, süklüm püklüm, hayalkırıklığı içerisinde döndü melmeketine garibim. bi daha ne bekleyecek, ne bekletecek. mesaisine kendi elleriyle son virdi. dağılalım usulca şinci. ayıptır.

ha, bi de, godot bir elektrikli su ısıtıcısı değeldir efenim, teessüf ederim. olsa olsa kömürlü ruh ısıtıcısıdır -eski zaman kömürlü ütüler vardı ya, ondan aklıma geldi ne alakaysa.

bi de bi de, ne cızgısı? lineer takılmıyorum bu alemde şahsen. newton fiziğini de çoktan aşmışım. iki nokta arasındaki en kısa cızgıyı da lise geometri kitabında bırakmış, o sayfaların arasına kurutulmuş aşk çiçeği yaprağı bırakmışım. nokta.