Archive for Mart 2010

AKŞAM ŞARKISI

Mart 30, 2010

bazen bunlar söylenir. dinlenir mi bilmem artık.

(*) yavuz çetin, “köle”, satılık.

(**) dinlediniz mi? eh, “tuzak” muzak yoktur tabii ki, ne tuzağıymış! o bir söz sanatı olarak öyle söyleniverir.

Reklamlar

KOYNUNUN TOPRAĞINDA

Mart 30, 2010

aşk, iki sevgiliyi birbirlerine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir.*

***

acının kamçısını suratına yemesini bilmek de bir sanattır, öğrenmek gereken bir sanattır.*

***

gerçekten tek büyük olumlamadır aşk; olmak, biri sayılmak, ve ölüm ergeç gelecekse, yiğitçe, alkışlar arasında ölmek; kısaca, bir anı olarak kalmak dürtüsü.*

(*) cesare pavese, “yaşama uğraşı”, çev: cevat çapan, e yayınları, 1984.
(**) müzik: “fargo” soundtrack.

SIZINTI

Mart 29, 2010

söylenemez öyle çok kelime var ki, keskin yanından kan sızıyordur.

…yine de bir erguvan işte!

(*) arzu qourbani, “naçaram”, arzu qourbani.

YARIDOĞRU, BİR UCU AÇIK DOĞRU PARÇASIDIR

Mart 28, 2010

gitmek istiyorum. bir fincan kahve daha içtikten sonra. paul klee’nin “çıkış yolu bulundu”sunun yöresinden dolanarak. “şarapla, şiirle ya da erdemle sarhoş olmak”tan* istifamı verip. omuzlarımı ezen zamanın korkunç ağırlığını duymamak için sarhoş olmaktan bıktım. sarhoş olamamaktan da. ben sadece gitmek istiyorum. gittiğim hiçbir yeri durak bellemeksizin, gitmeyi sürekli kılmak üzere gitmek istiyorum. ne kediler, ne kitaplar, ne kadınlar, ne hayatın hendesesi, geometrisi, çarpma, bölme ve çıkarmadan ibaret basit aritmetiği, ne gerekli gereksiz duygular, ne fikir ateşleri, ne benliğin doymak bilmez açlığı… gitmek, sadece gitmek. nereyesini düşünmeden gitmek. hiçbir yere gitmek. bugüne kadar hiçbir yere gitmemek mi vardı, o halde değiştir bunu, sil, imha et. saul bellow yanılıyor olmasın, “radyasyondan çok birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar” derken? birbirlerinin kalplerini kırabilmek için bile önce birbirlerinin kalplerine ulaşabilmeleri gerekmez mi? oysa nasıl da engebeli, nasıl da tuzaklar, hendekler, altı akrep yuvası kayalarla dolu bir yol o. tepede kemiklerini eriten güneş, ayakların yara bere içinde, mataran çoktan boşalmış. “manevi üniformalar”, “mekanik bir mütekabiliyet”, içi boşaltılmış kavramlar, anlatının olguya başatlığı, kurumsallaşmış jestüel, kutsal mülkiyet yönelimi… faşizm için iki kişinin yetmesi…

gitmek istiyorum. elimi eteğimi çekmek istiyorum. elimi eteğimi geri istiyorum. bir fincan kahve yeter. son yudum bir selam. dipteki telve kurumasın. kurumuş bir anı olmaya tahammülüm yok. fincan yıkansın, raftaki yerine kaldırılsın. kapının önündeki bisikletimi de hırsız çalsa isabet olur. duvar, kapı, pencere, dam, hepsi boş şeyler. göğün sonsuz soru işaretini beynimin ve kalbimin imlâ kılavuzundan esirgeyen müfredat yanlışları. akan bir yola eşlik eden bir gökyüzünden başka ne isterim ki. sonu drogo’nun çölü bile olsa. susuzluktan kötüsü, susuzluğa varamayan bir susuzluk, bunu biliyorum artık. hayat fazla kalabalık, bunu da. yalnızlığın da en az o kadar kalabalıksa kısa devre yapıyor. bütün kalabalıkları saudade silgisiyle silmeli, bütün duyguları tek potada eritmekle parçalarının toplamını aşan o kadim bütünlüğün,  o duygular duygusunun silgisiyle. düğün ve cenaze bilgisiyle. parantezler parantezi bilgeliğinin alçakgönüllü haddiyle.

gitmek istiyorum. hiçbir şey istemezdim. şimdi istiyorum.

bunu kendimden istiyorum.

(*) gündüz vassaf, “cehenneme övgü”, iletişim yayınları, 2009.
(**) müzikler, sırasıyla: bob dylan, “one more cup of coffee”, desire;
eleni karaindrou, “on the road”, the weeping meadow.

MUMU SÖNDÜ GECENİN

Mart 26, 2010

güz geldi
iki yaprak
birimiz dalda halâ

***

unutsam da olur
adını
sen varsın ya

***

ışıtıyor
sözümün kuytusunu
adının feneri

***

boşluğun
çarpıyor boşluğuma
çınnn!

***

sıfır kalır
sen çıkınca
ikimizden

***

maskeli baloda
iki çıplağız
bir de kral

***

boy attın
verimli toprağımda
güneş de güneş ha

(*) pink martini, “kikuchiyo to mohshimasu”, hang on little tomato.

KİRAZ BAHÇESİNDE CHOPIN

Mart 25, 2010

adam yürüdü
yoktu yol
bilmiyordu bunu

***

açtı çiçekleri gözlerimin
aldanıp, gider gibi
yapan kışa

***

bir hayaletin
gölgesi
gölgenin gölgesi

***

kelimelerimi yabanotları
bürümüş
yağla ruhunun orağını

***

üstüm başım
yokluğunun kiri
suları kesik şehrin

***

çıtırtısı ateşin
çorbası kaynıyor
şiirimin

***

denizin yatağına
uzanmış ay
ah kıskanç rüzgar!

SADE: İSMİYLE MÜSEMMA

Mart 24, 2010

“bendeniz ‘kadın gibi kadın’ tamlamasının altını zekâ, zarafet, özveri, sorumluluk ve daha pek çok olumlu sıfatla dolduruyorum, sizleri bilemem.” diyor eray aytimur, radikal’deki köşesinde. ben de ditto diyorum. “aşk dışında bir şeyin askeri olmaya değmeyen şu hayatta” (eray’ın sözü gene) zarif, gururlu, sade, zeki bir kadının aşkı manâlandırmasının cd suretine bürünmüş halini dinlemek isterseniz “soldiers of love” albümünü eliniz mahkum alacaksınız. eray “sade keşke ablam olsaydı” demiş, ben bu cümlenin bir kelimesini değiştirerek tekrarlayayım.

şimdi şurayı okur musunuz lütfen, müziği dinlerken.

(*) müzikler, sırasıyla: sade, “the safest place”, “the moon and the sky”, “long hard road”, soldier of love.

Sade, keşke ablam olsaydı...

İDİL

Mart 23, 2010

tuluk peyniri (tulum değil), torba yoğurdu ve minik bamyalar. tuluk peynirli, çörekotlu, zeytinyağlı, kekikli, domates içli tabak. çay. balkon. sabah güneşi. kedi. ıslak toprak. havada aşkın gezindiği, gözlerin parıldadığı sofra. çayın buğusunda gizli ayıp sözcükler. osu busu mahsusçuktan eksik bırakılmış sofra, niyesini sorma. peynire, ekmeğe, zeytine, zeytinyağına, domatese, çay kaşığına, çay bardağına, çay bardağına yansıyan günışığına gizlenmiş aşk. çayın bitti mi? doldurayım mı? şeker yanında mıydı? ekmeğine peynir süreyim mi? zeytinyağı nefismiş, di mi? çay harika olmuş. tabak çanağın arasından uzanan ellerin sıcağıyla doyarak kalkmak sofradan. ismini sofrada söylemeye doyamama. her yerde ve her zaman olduğu gibi ama en çok sofrada. “güneşin sofrası”nda. görünmez dostlar arasında. erikler asıl içinde çiçek açtığında.

“yalnızlığın her zamanki ikindisi” garajına memleket otobüsü inmiyor mu edip abi, deyiver gari? tuluk peyniri, torba yoğurdu ve kızartılmış bamyalar yok mu sofrada? cemreler de düştü.

(*) müzik: space, “begin again”, tin planet.

PARANTEZ İÇİ

Mart 22, 2010

– bu dünyaya seni bulmaya geldim
bir merdiven oldum kendimden indim*

(*) haydar ergülen.
(**) müzik: reshid behbudov, “bahar sensiz”.

RENGİN SOYSAL CEPHEDEN BİLDİRİYOR

Mart 22, 2010

bir yazı okursunuz. içinize ayna tutulmuş gibi olur. biri içinizin burçlarına gizlice tırmanmış, kale içindeki savaş halinin söze dökülemez halini bütün çıplaklığı ve dehşetiyle görüvermiş, görmekle yetinmemiştir. sizin dile getiremeyeceğinizi dile getirivermiştir. okursunuz ve donar kalırsınız. şurada olduğu gibi. link verdim gerçi ya, kısa süre sonra o link işlemez olacağı için yazıyı buraya da almak zorundayım, yazarının affına sığınarak. mecburum buna. okurken şunu dinleyin:

***

bana “mutsuzluğun diğer adı ne” diye sorsanız, “mecburiyet” derim.

kayıpları, ayrılıkları; bütün o, birdenbire yere çakan, yakıp kavuran, lime lime parçalayan büyük acıları dururken hayatın, onu mecburiyetle eşdeğer tutmayı mutsuzluğa saygısızlık almayın.

her ne sebeple olursa olsun istemediğiniz işleri yapmaya, o işlerin gerektirdiği birtakım koşulları arzu etmeseniz de yerine getirmeye, hoşlanmadığınız insanların olduğu ortamlarda bulunmaya, sürdürmekten memnun olmadığınız ilişkileri devam ettirmeye, gönülsüz tanıklıklara zorunlu olmaktır bazen de ve o işlerden, o yerlerden, o kişilerden uzaklaşamamak, kaçamamak, usul usul törpüler yaşama sevincinizi, müzminleşir can sıkıntınız, canlılığını yitirir duygularınız, mutsuzluğun öteki yüzünü tanırsınız.

en şiddetli acılarla sarsılırken, en derin yaraların ıstırabını çekerken bile eğer hayata dair umutlarınız tükenmemişse, hâlâ hayal kurabiliyorsanız, bütün yıkılmışlığınıza rağmen mutsuz bir insan sayılmazsınız.

acılı, dertli, yaralı denebilir size ama mutsuzlukla yaftalanamazsınız.

herkes bilir, mutluluk süregiden bir duygu değildir, zaman zaman hissedilir.

mızmız, sünepe, silik, âdeta yaşamınızın dokularına işlemiş bir ruh hali olarak mutsuzluk ise kronikleşir.

sorumluluk demiyorum, üstüne basa basa zorunluluk diyorum; aralarındaki muazzam farka dikkat çekerek.

ölüm vurgunlarının, aşk yangınlarının, ayrılık sancılarının harap etmesine benzemez, yapınızın ‘temel direklerine’, duvarlarına sinmiş sinsi bir rutubet gibi işler içinizde.

farkında olmak diğer çehresidir mutsuzluğun.

bilmek mi, anlamak mı, sezmek mi, artık her ne isim verirseniz ona, farkındalığın mutlulukla ters bir orantısı vardır sanki. biri çoğaldıkça diğeri azalır. belki de bu denklemin kendini kandıramamakla bir ilişkisi olmasındandır.

öğrenmek istemediklerinizi öğrenmek, görmek istemediklerinizi görmek ve hepsinden ağırı, bu durumun yahut bu konumunuzun devam etmesidir mutsuzluk bir de.

yani gidememektir mutsuzluk…

gidememeyi kendinize yakıştıramamaktır.

hele ki alışkınsanız gitmeye, gideni takip etmemeye ve kaçmaya size huzursuzluk veren her yerden, her şeyden, her insandan.

mutsuzluk alışkın olduğunuz şekilde davranmamaktır…

ne doğru bir teşhistir, “gördüğünden aşağı düşmektir” en başta.

hem de buna bağlıysa şahit olmak istemediklerinize şahit olmanız, bu yüzdense uzaklaşamamanız bulunduğunuz ortamdan…

gerçek kırgınlığınızı anlatamamaktır mutsuzluk, anlatsanız anlamayacağını görmektir buna sebep olanın.

ah, hiç aldatmayın kendinizi, mutsuzluğun adı bizzat yaptığınız aptallıklardır.

akıl edemediğinizden değil hem, zekânıza rağmen, bile bile yaptığınız aptallıklar…

hani o aptallığınızla övündüğünüz…

akıllı değil zeki insanların güveniyle, coşan duygularınızın seline kendinizi korkmadan bıraktığınız aptallıklarınız.

o aptallıklar, aptallık oldukları ortaya çıktığında dahi mutluluğunuzun asli nedeni olabilirler aslında.

ancak arkasından mecburiyetler, zorunlu tanıklıklar, istenmeyen tanışıklıklar, hoşlanmayacağınız şeylerden haberdar olmalar ve gidememeler gelirse, mutsuzluğun adını çok kolay koyarsınız.

ya o tek bir aptallık, bütün dengeleri altüst ettiyse yaşamınızda…

sırf bunun için başka aptallıklar yaptırıyorsa size vicdanınız?

hayatınızı, tüm mahkûmiyetlerden, mecburiyetlerden kurtaracak, sizi mutluluğa götüreceğinden emin olduğunuz adımı bu sefer duygularınıza karşın, iradenizi kullanarak atmıyorsanız…

üzülmeyi, üzmeyi göze alıp, geçmişteki hatanızın vebalini, o yanlışta hiç dahli olmayan birine yüklemeye razı olmuyorsanız aptallık diyemezsiniz, eski aptallığınızın bedelidir ödediğiniz.

mutsuzluk o bedeli ödemeniz değildir asla.

yaptığınız aptallığın bir bedel ödemeye değecek olmamasıdır.

(*) müzik: anonim eser/hamiyet kolivar (kaynak)/şevval sam ve ayşenur kolivar (icracılar), “senoz kaydesi & sararmış yapraklar 2”, yüreğine sor.