Archive for Temmuz 2008

KIYICI[LI]K

Temmuz 31, 2008

kim söylemişse haltetmiş zamanın ilaç olduğunu. zehirdir zaman. zehirmiş.

olmadığını, olmadığımı, olmadığımızı düşünmenin kıyıcılığı, olmayışın kıyıcığı… kıyıcılık işte tam da o küçücük kıyıcıkta ruh daralmasının karasına çıkmıştır. dumanı tüten bir domates çorbasının sarfedilen bir cümleye sığan şefkatli buğusu hatırlanır, zaman geçmiştir. pazardan alınan bir kilo kızılcığı bir oturuşta tüketme bilgisiyle aşkın küçük sırlar hazinesine katılan mücevher, hayatın meydanına yığılan çöplerin arasında kaybolmuştur.

son başlangıcın yanındadır. nihayet ve baştanberi. yok, yanında değil, bağrındadır. ufuk çizgisini elinle tutacak gibisindir. bulutlar yürür. güneş alçalır. uçanlar martı kılığında nedirler? ne tuhaf bir rabarba, ne ölümcül bir vals… kim söylemişse haltetmiş bunun dokunulduğunda kurşun zehirlemesine yolaçacak bir tablo olmadığını.

kelimeler kirlenir. zaman kirlettiğini yine kendisiyle aklayıp paklar. bata çıka ilerler kelimeler zamanın derin denizinde. aşkın öksüz şarkısı kılığına bürünüp iliklerine dek ıslanarak.

“my body is a catboat”, solist: lizeta kalimeri, “lonely land”den. kanun: halil karaduman, gitar: erkan oğur, buzuki: manolis pappos, bayian: iraklis vavacikas, piyano: teodoris kotepanos, ud: hristos ciamulis.

“vücudum aşktan yan yatan / hatıranın getirdiği dalgayla batan bir gemi” (şarkıdan iki dize)

Reklamlar

HER ŞARKIYA SÖZ YAZILMAZ

Temmuz 28, 2008

hayatın bir pantolon lekesi. yazdıklarını schroedinger’in kedisi okuyor sadece. düşündüklerinle düşürdüklerin benzeşiyor. bir kadınla bir erkek dünyanın her yerinde birbirlerine rağmen birbirleri içinliğin ironisine pey veriyorlar ve sana o sahne tozunu yutmak kalıyor. yazarlar ölüyor, kitaplar fare yeniği oluyor. modern aynalara üzerine çay kahve döküldüğünde bozulmayan klavyeler eşlik ediyor. sözlerin aşk kırgınlığı döküntüsü. amaçsız adımların fenalık alameti. on dakika ara verilmiyor.

hamburger endeksiyle ölçülüyor hayatın geri kalanı. karada ölüm var. ölüm kara değil.

karadan geçerek griden kurtulamıyorsun. için iç olalı böyle zulüm görmüyor. dışında bi dünya, bi dünya!

siktir çekiyorsun. yankı yapıyor. dağ uçurum rolü oynuyor. uçurumun uçurumlara düşmüş, bulamıyorsun.

göz gözü görmüyor. göz kendini görmüyor. göze gelmişsin.

uykuda sevilen hayat. ölerek nanik yapıyor sana uykuda sevilen hayat.

EVET BURGAZADALI ÇOCUK, “HİÇBİR ŞEY İNSANA, KENDİSİNİN KENDİSİ OLMADIĞINA DAİR BİR DUYGUNUN VERDİĞİ ACIYI VEREMEZ.”

Temmuz 25, 2008

“bütün mesele, evet, haklısın ihtiyar, tırtıl ile kelebek arasındaki fark. kelebekler korkar, tırtıllar bunu bilmez bile, kelebek olunca tırtıl olmayı sen özlemedin mi hiç? hepimiz az ömürlüyüz. kelebek olunca fark ediliyoruz ama, güvenli yer, kozanın içi. ama fark edilmek?”
“zorlu, ha,” dedim o’na.*

(*) uzaktan uzağa tanıdığım, yaptıklarından uzaktan uzağa haberdar olduğum, yaşarken hiç karşılaşmadığım, karşılaşmış olmayı sonraları çok istediğim, tanımamış olsam da tanımış kadar sempati duyduğum bir sevgili ölünün, reha mağden’in anısına, onun bir eserinden alıntı.

TÜRKÜLERİN SUYUYLA ARINMAK…

Temmuz 25, 2008

türkü severim ben. arabeskçi yavşaklık türküleri de, şarkıları da, popu da kirletti bu ülkede. türküyü ya otantik haliyle dinleyeceksin, ya da sağlam adamlardan.

bugün türkü günüm. cengiz özkan ve muharrem temiz’in “yare dokunma” cd’sinden üç parçayı kendime armağan ediyorum. siz de katılırsanız sevinirim. çaylar benden.

GÜNÜN MUSİKIYSİ

Temmuz 24, 2008

yazılacak çok şey var da yazacak adam ister. bir ben yok benden içre. jazzetta’daki laterna köşeciğimizi şenlendirmek istiyorum, gelvelakin tık yok. gönlüm yorgun anasını satayım. yoksa mesela patti smith ablamız, nina simone teyzemiz ne güne duruyor.

neyse, bugünün içinden de müzikal tavırlarına pek bi muhabbet beslediğimi bir kısmınızın bildiği radiohead’le geçelim, yarına nihat erim. canımın çok yandığı geçmiş vakit, onları buraya konuk etmiştim, “creep”in unplugged versiyonuyla.

KAĞITLARI ÇIKARIN, SORU 1: KURUKAHVECİ MEHMET EFENDİ’NİN KAÇ MAHDUMU VARDIR?

Temmuz 22, 2008

habeşli çoban kaldi’nin kafein bağımlısı keçileri

kahvenin ilk bulunuşu ve içilişine dair pek çok rivayet var. ama ben sadece en sevdiğim hikayeden bahsetmek istiyorum.

etiyopyalı çoban kaldi (kendisine sonsuza kadar müteşekkiriz), yaşadığı kaffa adlı bölgede sürüsünü otlatırken (9. yy filan), hayvanların sık sık bir çalının kiraza benzer meyvelerini yediklerini görür. yerinde duramaz hallerine, hatta yaşlı keçileri bile geceleri uyutmayacak enerjilerine, bu bitkinin neden olduğunu düşünür. bu yemişlerden kendi yediğinde de aynı dinç ve uyanık etkiyi gözler. bunu sohbet ettiği bir keşişle paylaşır. tanrıya ve hz. isa’ya uzun geceler boyu dua etme direncine sahip olmayı isteyen keşiş, kahvenin meyvesini elinde ezip toz haline getirerek sıcak suyla karıştırır ve bu içeceği diğer keşişlerle bir nevi uyarıcı, ilaç niyetine tüketmeye başlar.

kahve buradan arap yarımadasına yayılır. araplar kahveye “cebrail’in hz. muhammed’e ilk ikramı” gibi kutsal bir anlam da yüklerler. lakin, araplar arasında hızla yayılan kahvehane kültürü ile birlikte, insanların cami yerine artık daha çok kahvehaneye gitme tercihleri, kahveye yükledikleri kutsallığa karşın, hayli ironik yasaklar getirmelerine de neden olur. henüz petrolün olmadığı o dönem, kahve araplar için en büyük ticaret kaynağı haline gelir, arap toprakları dışına çıkmaması için her türlü tedbiri almaya çalışırlar.

türk şarabı

kanuni’nin mısır seferinde, çevresindeki toprakları da elim değmişken fethedivereyim diye habeşistan’a geçen, araştırmacı ama gazeteci olmayan, özdemir bey ismindeki bir paşamız, kahveyi yemen’e getirir. ve orada yetiştirilip yayılmasını sağlayarak, “kahve yemen’den gelir” terennümüne de vesile olur.

nasıl girdiğine dair pek çok söylenceyle birlikte kahve, sonunda, ilk kavrulup öğütüldüğü yer olan osmanlı topraklarına girer ve osmanlı topraklarına girişinden ancak 30 yıl sonra legal olarak içilmeye başlanır. ilkin yeraltında içilir, hatta “kahve içenin karısı boştur” gibi bir fetvaya bile maruz kalır. yemen’den istanbul’a gelen kahve yüklü gemiler, şeyhülislamın buyruğu ile tophane’de altları delinerek batırılır. IV. murad zamanında, “dedikodu yaptırıyor” iddiasıyla, kahve ve kahvehaneler yasaklanır. köprülü mehmet paşa hızını alamayıp, kahvehane sahiplerini ağzı sıkıca bağlanmış çuvallarla boğazın derin sularına attırır. (hehe, burayı boğaz’a nazır kahve keyfi yaparken aklınıza gelsin diye, fesatlığımdan yazdım 🙂 ) üstelik o dönemin kahvehanelerinin şimdiki gibi şakır şukur okey sesleriyle çınlayan yerler değil, kitap okunan, satranç oynanan, müzik icra edilen, derin kültürel veya hararetli siyasi sohbetlerin yapıldığı mekanlar olduğu düşünülürse, yöneticilerin bu zihin açıcı maddeyi neden istemedikleri daha net anlaşılır. kuvvetle muhtemeldir ki, kahveye karşı tüm bu yasaklamalar olurken, saray erkanı höpürdete höpürdete kahvelerini yudumlamaktadır.

bu yasaklar, elbette kahvenin önlenemez yükselişine ve yayılışına engel olamaz, kahve layık olduğu itibarı kazanır, savaşa giden askerlerin yanında taşıdıkları bir ganimet haline bile gelir. viyana kuşatması sırasında, geri çekilen türklerin bıraktığı kahve çuvalları ile avrupa’ya da ulaşır. lakin bu kahve çuvallarına bakıp develerin yemi zanneden zihniyet, bununla da kalmayıp kahveleri yakmaya kalkışır. neyse ki türklerin tercüman olarak kullandığı bir polonyalı kahve tiryakisi çıkıp yakılan ve kilometrelerce öteden duyulan kahve kokusuyla zevkten kendinden geçer de, kendine gelince kahvenin ne menem bir şey olduğunu anlatır. karşılığında kalan çuvallardan birkaçı ile ödüllendirilir. daha sonra, uyanık bir osmanlı sefiri, “kursağında kahveyle ölenlerin cennete gideceğini” söyleyerek, XIV. louis zamanı fransa’sında “türk şarabı” diye ünlenen kahveyi, paris’te yok satarak yolunu bulur. ingiltere’ye girişi ise, ingilizlerin her zamanki temkinli ve mesafeli tavrını yansıtmaktadır. ingiliz elçisi ülkesine dönerken yanında götürdüğü kahve önce ilaç olarak eczanelerde satılır, ta ki tiryakilik yaratmaya başlayana kadar. sonra ver elini amerika kıtası ve tüm dünya… yani anlayacağınız, aslında brezilya, pembe dizilerin evet, ama asla kahvenin anavatanı değildir. şimdilerde adı kahveyle en çok anılan ülke olsa da.

“kahve mideye iner ve her şey harekete geçer; fikirler yaklaşır, büyük ordunun taburları gibi. hatıralar marşa geçer. mantığın topçu sınıfı hücuma çıkar. zekice fikirler keskin nişancılar gibi girerler savaşa. karakterler kostümlerini giyer, kâğıt mürekkeple lekelenir, meydan savaşı yükselir ve sonlanır kara dalgaların altında; tıpkı gerçek bir meydan savaşının kara barut dumanının içinde boğuluşu gibi.”

honore de balzac

kahvenin hikayesi konusunda ileri gidesim var, hatta abartmak istiyorum:) batı, 19. yüzyıldaki düşün ve sanat alanındaki aşmış bitirmiş, yeryüzünde söylenecek söz bırakmamış seviyesini kahveye borçludur. şöyle ki; iddia ediyorum, eğer biz doğulular kahveyi gümüş tepsiyle sunmuş olmasaydık mesela nietzsche “zerdüşt”ünü yaratamazdı. inanmazsanız flashback yapalım; dr. breuer, nietzsche’nin yaklaşan migren krizini koyu bir kahve bulamacını sonuna kadar yudumlatarak engellememiş miydi? veya goethe, 60 yıllık ruh emeği, kült şaheseri “faust”u günler geceler boyu yazacak direnci nereden buldu sanırsınız? hı? ya da kafka, prag’da bir kahvehanenin büyülü ortamında, modern edebiyatın temellerini atarken ona ne eşlik etti? bittabii kahve. pek çok örnek daha verebilirim, lakin olayın derinliğini anlamamız için, yukarıdakilerin yeterli olduğunu düşünüyorum:)

türk usulü kahvenin dayanılmaz cazibesi

yayıldığı coğrafyalarda insanların damak tadlarına göre değişik hallere giren kahve; acısı, tatlısı, sütlüsü, köpüklüsü, şarap gibi buruk olanı, çikolatalısı, vanilyalısı, karamel tozlusu, kremalısı vs vs gibi çok çeşitli pişirilme şekliyle tüketilir. ve fekat, benim her daim favori kahvem; bol köpüklü, az şekerli türk kahvesi, yanında da bir parça acı çikolata. belirtmeden geçemeyeceğim bir husus da aileden gelen bu kahve hayranlığımla ilgili ki şöyle; bizim ailenin kadınları kahveye aşerer ve bu durumu, ağızlarına doldurdukları kahve çekirdeklerini tıkır tıkır yiyerek bastırırlarmış. misafirlerine, sevdiklerine, rayiha ve lezzet kaybına uğramasın diye, pişirmeden hemen önce, pirinç değirmenlerde binbir emekle öğüterek sunarlarmış. “mış” kısmı burada fazla, zira bunu çocukken bizzat babaannemde izlerdim.

yavaş yavaş yudumlayacaksın, her kahve damlası geçtiği her zerreye keyfini nüfuz ettirerek mideye inecek, bu sırada nefis kokusu beynin tüm kıvrımlarını titretirken bedende bir vecd haline dönüşecek, işte tam bu noktada oluşacak bir inleme ve ona eşlik eden bir “ohh” sesi duyulabilir, ki endişeye mahal yok; bu çok normal bir tepkidir, doğru yoldasınızdır. Sonrası, beklenen diğer fincana kadar duyulan ve yinelenip duran bir özlem…

buraya kadarı tamam da, eğer yanında kafa dengi bir de arkadaş sohbeti bulabilirse insan, aman tanrımmmmm!

seviyorum bu siyah, gizemli, baştan çıkaran kokulu, nefis içkiyi!

kahvesiz yapamam, şiirsiz hiç yapamam:

poetika

yalnızlığı sevmiyorum
yalnız kim ola ki
kendim…
kendimin kendini sevmiyorum
kediler hariç…
kahve ocakçısı olacaktım ben
tuttum kavlimi
yazdıklarımsa hep nafile
hep nişanlı angaje sloganlı
can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına
kallavi olsun!
bende yoksa kahve, yemişçiden tedariklenip
ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini
taşırmadan pişiriyorum
biliyorum, bilmez miyim bu kahve ocağınnan
ocağımızı bucağımızı
ısıtamayacağımı!
işte onun içinde de içim titreyerek
cezvenizi sürüyorum ateşe…
 
can yücel*

(*) bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı kaldı mı günümüzde bilmiyorum ama, bizim zamanımızda öyleydi. ayrıca, kahve gibi şahane bir anti-müskirat (!), mevzu evlilik müessesesinin biz biçare gafillerin hayatına duhul eylemesine gelip dayanmışsa harikulade bir müskirata dönüşüverirdi. neymiş, müstakbel gelin kızımız kahve yapmaktaymış içeride… kahve bahane, hürriyetin katli şahane!

neyse efenim, zeynep hanım zahmet buyurup bize şöyle okkalısından, bol köpüklü bir kahve pişiriverdi elcağızıyla. gayet mahirane kahve falı baktığımı nereden duymuş bilmem gayrı. borcum olsun. kendisine verdiğimiz zahmet için müteşekkiriz. su verenleri bol olsun -bu vesileyle sorayım: suyu neden kahveden sonra içerler, doğrusu önceden içmek değil midir? 

ÇİÇEK, KAFATASI VE KUM SAATİ*

Temmuz 21, 2008

kabul et oğlum! sadece birkaç kelimen var. onlar da elinde patlıyor, kafa göz kalmıyor. 

dikkat et oğlum! tek düşmanın sensin. ötekiler birer kayıtsız.

unutma oğlum! merakını ve aklını yarı yolda bırakma, içe dönen akıl dışarının ışığını yüklenmiş de gelmiştir.

unutma oğlum! ölüm daha annenin derinlerindeki o kutsal buluşmada tutmuştu elinden.

kendine gel oğlum! sapere aude e memento mori!

ağla oğlum! açılırsın.

(*) http://en.wikipedia.org/wiki/Memento_mori

KİBARCA: KISA ÇIKINTI KADAR

Temmuz 18, 2008

yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur hayat, yine de bu kadar kısa olmasaydı keşke!*/**

(*) woody allen, “annie hall”den

(**) madem ki hayat çük kadar kısa, bu yazı da öyle olsun.***

(***) ağzıma acı biber sürün bu arada. bi tanesi yeter, poşette kalanları şuraya koyuverin bizahmet. yarın salata yapar, size de hayır duası ederim.

ARAP KIZI CAMDAN BAKTIĞINDA BEN ORADAYDIM.

Temmuz 16, 2008

yağmur sonrasının seçenekleri vardır.

kuşluk vakti, ofiste çalışırken, sıkıntılarını birden dağıtıverir. bu, mucizelere inanmak isteyip de inanmayan senin için bile ansızın çıkıp gelmiş bir mucizedir.

gece, bir cazbardan yalınayak başıkabak çıktığında, az önceki şiddetini kaybetmişse de halâ direnen bir yağmurla karışık bellibelirsiz esinti, sahneden kulaklarına, oradan da beyninin acı çeken kıvrımlarına doğru uçuşan notalarla kutsadığın yalnızlık duygunu okşar, azdırır onu.

ikindiüzeri, az önce içtiğin çayın üstüne iyi gider yağmur. iliklerine kadar ıslatmasını istersin de nazlanır, sonraya bırakır. azıcık üşümeni yeterli görür şimdilik. mevsimleri birbirine karıştırır, zamanı durdurursun. yaşlanmazsın, bir defalığına. caddede telaşla yürüyen insancıkların ardından bakakalır, ne çok şey kaçırdıklarını düşünürsün. sonra gündelik kaygılar ağır basar, ne yağmur kalır, ne bir bardak çayın esrikliği.

akşamları yağmur, metropoldeysen seni kimi vakit üzer, kimi sevindirir. duruma bağlıdır. asfalt kenarındaki birikintiler ruhunun ta gizli köşelerine sıçrar. kaldırımlar fayda etmez. kartpostallardaki ışık huzmesi birşey ifade etmez. bir çift kahverengi göz bekliyorsa, sevinirsin, telaşlı adımlarla eşlik edersin buna. değilse, boşunadır. akşam akşama benzer o durumda, yağmur yağmura.

sabahın köründe yağmur, şehir kan uykudayken ne şahanedir. yolunu şaşırmış martı, köşedeki karga, bir de sen bilirsin kıymetini. bu sırrı paylaşırsınız. kimseciklere gerek yoktur.

yağmur sonrasında toprak kokar. bunu herkes bilir.

…de, bilmez.

ÇÖLDE ÇAY, ÇAYDA ÇIRA

Temmuz 15, 2008

camellia sinensis‘in hikâyesi…

bir çin imparatoru, uşağı ve tuhaf bir tesadüfün bir araya geldiği bir hikayeyle mi hayatımıza girdi yoksa, uyuyakalan budist rahibin öfkeyle kestiği gözkapaklarından mı filizlendi bilmiyoruz ama latince adı camellia sinensis olan çay, yüzyıllardır mutfağımızın baş köşesinde… dünya genelinde sudan sonra en çok tüketilen içecek olan çayın ortaya çıkışıyla ilgili iki farklı efsane var. bir çin efsanesinde diyor ki, MÖ 2737 yılında çin imparatoru shen nung bir ağacın altında oturuyor, uşağı da içmesi için ona su ısıtıyormuş. birden rüzgâr çıkınca yakındaki bir ağacın yapraklarından birkaçı su ısıtılan kabın içine düşmüş. bitkilere meraklı imparator da suyun renginin değiştiğini görünce “du bakalım nolucak” diye uşağının yaprakları sudan çıkarmasına izin vermemiş ve bir müddet sonra renk değiştiren suyu içip “evreka evreka çayı buldum!” diye bahçede dört dönmeye başlamış 🙂 -son kısmı abartı tabii ama efsane bu, atış serbest.

bir başka efsane ise çayın doğuşunu şöyle anlatıyor. çin’de tang hanedanlığı sırasında bir budist rahip, meditasyon için dokuz yıldır oturduğu duvarın önünde uyuyakalmış. uyandığında zayıflığına öyle öfkelenmiş ki göz kapaklarını kesip atmış. göz kapaklarının toprağa düştüğü yerden de bir süre sonra çay bitkisi filizlenmiş. (şahsen ilk hikâyeyi daha çok tuttum, dokuz yıl uykusuz otur, sonra göz kapağını kes, yok ben almiyim).

tarihsel olarak kesin bir zaman verilemese de çayın batıya gelmeden yüzyıllar önce çin’de içildiği biliniyor. han hanedanlığı (MÖ 206-MS 220) döneminden kalma mezarlardan çıkan kutularda çaya rastlanmış, ancak çayın çin’in “milli içeceği” haline gelmesi tang hanedanlığı (MS 618-906) sırasında gerçekleşmiş. sekizinci yüzyılda eğitim için çin’e giden bir japon budist rahip sayesinde japonya’ya da ulaşan çay, bu ülkede de uğruna gösterişli törenler düzenlenecek kadar çok sevilmiş.

bu sırada dünyanın batısındakiler bu leziz içecekten mahrum, sefil bir hayat sürdürüyormuş. henüz “beş çayı”nı icat etmemiş ingilizler günün o vakti geldiğinde sıkıntıdan birbirlerine giriyor; sağa sola sefere çıkma, millete sataşma kararlarını hep o vakitte alıyorlarmış. on altıncı yüzyılın ikinci yarısında çay içen avrupalılar (doğuya seyahat etmiş portekizliler) olduğuna dair birkaç kaynakta bilgi var, ancak çayın ticari bir ürün olarak avrupa’ya getirenler hollandalılar olmuş. 1606 yılında çin’den yola çıkarılan çaylar java adası üzerinden hollanda’ya ulaşmış. hollandalılar arasında kısa sürede popüler bir içecek haline gelen, oradan da batı avrupa’daki diğer ülkelere yayılan çay, ilk zamanlar yüksek fiyatı nedeniyle ilaç niyetine içiliyormuş.

çay tiryakisi prenses

“çayın hastası ingilizler n’apıyordu bu sırada?” diye sormakta haklısınız, avrupa’daki trendlere her zaman temkinli ve şüpheli yaklaşan “adalılar” avrupa’nın diğer milletleri “luiciğim yap bi çay, tavşan kanı olsun” diye kahvelerde okeye dönerken bizimkiler çaya pek de yüz vermiyormuş. uzak ülkelerden dönen ingiliz gemiciler çayı evlerine hediye olarak getiriyormuş, ancak işin ticarete dökülmesi 1600’lü yılların ortasını bulmuş. 1658 tarihli bir gazetede verilen  “çinlilerin tcha, diğer milletlerin tay/tee dediği çin içeceği, sweeting’s rents’deki kafede satışa sunulmuştur” ilanı, ingilizlerin çaya henüz yabancı olduğunu gösteriyor. ingilizlerin çayla ilişkisindeki dönüm noktası, kral II. charles’ın çay tiryakisi portekiz prensesi braganzalı catherine’le evlenmesi olmuş. 1662 yılında fırtınalı bir yolculuk sonrası portsmouth limanına ulaşan prenses, karaya ayak basar basmaz çay içmek istemiş ama o sıralar henüz bilinmediğinden kendisine çay yerine ingilizlerin meşhur birası ale sunulmuş (ne alaka diycem fekat naapsin garipler; prenses istemiş, renginden tuttururuz diye düşündüler zaar). ingiltere kralıyla evlenip kraliçe tahtına oturan catherine’nin çay tutkusu sarayın etrafında kısa sürede duyulmuş ve de hemen benimsenmiş. önce aristokrat çevreler ve zengin ailelerin içebildiği çayın ünü bütün ülkeye yayılmış.

önce süt mü, çay mı?

çayın kraliçelerin ve soyluların içeceği olmaktan çıkıp halka ulaşması, yüksek vergiler nedeniyle biraz zaman almış. yüksek vergi yüzünden çayın ülkeye kaçak sokulması, çay yerine başka bitkilerin yapraklarının çay diye yutturulması, demlenmiş çayın kurutulup tekrar piyasaya sürülmesi gibi usulsüzlükler ortaya çıkınca, hükümet bakmış astarı yüzünden pahalıya geliyor, 1784’te vergiyi çok cüzi bir miktara düşürmüş, böylece çay yalnız varlıklıların ulaşabildiği bir ürün olmaktan çıkmış.

zengin fakir bütün ingilizler çayı böyle benimseyince etrafında renkli bir kültür doğmuş. danslı çay partileri, beş çayları vs. bilirsiniz ingilizlerin çayı sütle içmek gibi bir adetleri vardır, bir zamanlar sütün çaya hangi aşamada eklendiği sınıfsal bir ayrıma işaret edermiş. bütçesi kıt işçi sınıfı, parayı bastırıp kendine sağlam porselen fincanlar alamadığından, sıcak çayı koyup fincanı/bardağı çatlatmayayım diye önce sütü, sonra çayı koyarmış. lordlar, leydiler ise o caanım porselenlerinin kırılması gibi bir endişeleri olmadığından önce çayı koyup, süt ekleme kısmını misafirlerinin inisiyatifine bırakarak havalarını atarlarmış. (rahmetli ananem de sütlü içerdi çayını, benim bu ingiliz muhibi hallerim bu yüzden korkarım 🙂

çayın hikâyesi çin’de başlamış, ben de öyle başladım ama sonra iş -körolasıca anglofilliğin de tesiriylen- britanya’ya kaydı. daha bunun ortadoğu’da çay kültürü var, bizim ince belli bardaktaki çayımız var ama onlar bir başka yazıya kalsın artık. son olarak nerede okuduğumu hatırlamadığım -bir edgar allen poe öyküsünde olabilir- bir uzakdoğu inanışıyla huzurlarınızdan ayrılıyorum: çinliler, çok fazla yeşil çay içerseniz odada bir maymunun belirip, size eşlik etmeye başlayacağına inanırlarmış. aklınızda olsun, yeşil çayı abartmayın 🙂

(*) neolitik hanım sağolsun kırmadı beni ve zor zaman mor zaman demeden gönderdi yazısını… ne fayda ki buralar pek ıssız şu sıra. olsun, üç kişi okusa kârdır, mevzu güzel. niçin ruslar kışın dondurma yer ve türkler yazın çay içer? niçin bu doğru birşeydir? kendimi zora koşup bi yazı da ben mi yazsam acep bu hususta, ne dersin halis usta?** gerçi söz verince altında eziliyorum*** ya neyse… şimdi şöyle ince belli bardakta tavşan kanı bi çay şart gibisinden iki klişeyle sözüme bi son vereyim sayın seyırcı.
(**) ek yazı farzoldu halis usta deyince…
(***) halâ ekmekçikız hanım’a beethoven makalesi cızıktıracağım mesela!..