Archive for Aralık 2007

KAPI DUVAR

Aralık 17, 2007

“susannah, ‘kapıların arkasında bekleyebilecek şeylerden korkuyorsan’ dedi, ‘belki o zaman duvarlara çarpmak sana daha güvenli gözükür.’

stephen king’den alıntı. talisman hanım’a teşekkürlerimle.

bu arada, mozart amcam küba’da yine. naklen yayın suretiyle, hissiyatımızı musiki formunda neşretmiş olalım.

Reklamlar

HER SİYAHIN BİR BEYAZI…

Aralık 14, 2007

ex-patronumun güzel söylediği nadir parçalardandır. niye? çünkü işin içinde bülent ortaçgil üstadımız var da ondan. ne kadar güzel bir şarkıdır bu yarabbim. ve şu anda tam benlik işte. küçük kızın yerine kendimi koyup dinleyeyim şimdi.

TURNALAR TURNALAR…

Aralık 14, 2007

cuma akşamları neredeyse bütün mesai yerlileri şehrin ışıklı akşamına kendini salar; güzel duyguların, irili ufaklı sevinçlerin kucağına koşar. ben değil.

hadi bu akşam musa eroğlu türküleri dinleyeyim bari. susayım.

IF THE CAP FITS, WEAR IT!

Aralık 14, 2007

oh yeah, i’m namby-pamby. i’m happy, nappy. oh yeah, blimey! i’m a bloomy baby. i’m a bloody baby. oh yeah, i’m blowy. oh no, not blowzy, not frowzy. hey guys, no bobbery! i’m a bogy. i’m a boggy. oh yeah, i’m a baloney, boloney. mine is bonny but i’m bony. you are booby. boohoo, boogily-woogily! oh yeah, i’m bossy and bossy. don’t worry, be happy. oh yeah, i’m bouncy. i have no boundary. what a brainy admission! oh yeah, i’m brandy! oh yeah, i’m breezy. unfortunately, i’m briny. oh yeah, i’m bristly. not broody but buddy-buddy. oh yeah, i’m buggy. i’m a buggy. oh yeah, i’m a bully -oh no, a bummy baby. i’m busy, not lazy. breefly, i say: oh yeah, i’m lucky. by the by, i’m cagy. had i but known! i swear by my honour, i’m a baby, i’m lovely. oh yeah.

OĞUZ ATAY’IN ÖLÜM YILDÖNÜMÜ VESİLESİYLE, BEYAZ MANTOLU ADAM’LIĞIN DİLE GELMEZ HAFİFLİĞİ

Aralık 13, 2007

evet, has şair cemal süreya’nın unutulmaz dizesiyle “her ölüm erken ölümdür”, gelgelelim bazıları hepten öyledir; kendileri için’in ötesinde, daha da vahimi, asıl bizim için. sevgi soysal, nilgün marmara, oğuz atay; alın size hiç duraksamadan, bir çırpıda sayabileceğim üç eperken ölüm. hoyratlığın pençesinde elimizden kayıp gitmiş üç büyük değer, üç önemli isim. ilki pek değilse de, diğer ikisi kültleştirilmenin kaçınılmaz akıbetine uğradı ne yazık ki. klişe duyarlıklar, tanımlamalar ve kategorileştirmelerin eli kolu bağlı failleri haline getirildiler çoğu zaman. şahin görünümlü doğanvari entelektüel görünümlü ilkel hesaplaşmaların kodları oldular. bazıları haddinden fazla erken düşerler dünyaya, hazmedemez dünya onları, kusar. bu üç isim de öyleydi; sindirilemediler, kusuldular. değerleri gerçekte bilinmedi. ortamı gerdiler, çünkü fazla oluyorlardı, vasat sinirlendi. “intelijensiya”mızın yanısıra, elbette düzenin de hoşlanabileceği türden insanlar değildiler; nitekim 12 mart cuntasının kanlı ellerini biraz da sevgi soysal’ın sonsuzluğa göçüyle hatırlamaz mıyız?

çapsız ve hödük “burjuvazi”mizin bir zamanlar adı gündemden inmeyen isimlerinden birinin dahiyane tabiriyle “kimya”mızın bozulmadığı nşa (normal şartlar altında) olsaydık ziyadesiyle muhabbet besleyebileceğim genç bir beyefendinin -ki “dolaylı okur”um da denebilir-, ünlü hayvanbilimci ve antropolog desmond morris’in alanında klasikleşmiş üçlemesindeki tutum ve davranış biçimi gamının tipik bir örneği olarak, ayrıca da kendini gülünç duruma düşürerek ve yanındakinin de maskarası olduğunun farkına varamadan, beni, romanı okuyanların hemen hatırlayabileceği bir tutunamayanlar karakterine (h. a.) benzettiğini ve bunu da kendi “mahalle”sinde elinde baltasıyla höykürerek gıyabımda ilan etmiş olduğunu hatırlayınca acı acı gülümsedim şimdi. olric’in gittiğinden bile haberi yoktu çocukcağızın oysa. genç beyefendi % 50 tutturmuştu aslında; evet, bir oğuz atay kahramanıydım, ama düşündüğü kişi değildim, şimdi açıklamanın sırasıdır belki; beyaz mantolu adam’dım. (bkz: korkuyu beklerken, “beyaz mantolu adam”, ilk hikaye.) “şimdiki gençler başka türlü babacığım: her sözden tek anlam çıkarıyorlar. ben de o zaman çileden çıkıyorum gerçekten.” (bkz: aynı kitabın son hikayesi: “babama mektup”.)* roman ve hikaye kahramanlarını birbirine karıştırmışlığı, mezkur şahıs adına üstat atay’dan özür dilenmesini gerektiriyor, bari bu işi de ben yapayım.

oğuz atay üstadım, sizi saygıyla anıyorum. bakmayın siz bu olgunluğa erişmesine izin verilmemiş, verilmeyen ve uzunca bir süre daha verilmeyecek gibi gözüken toplumun kusuruna. nilgün marmara ve sevgi soysal’a da sevgilerimi iletin. joseph conrad haklı, ölüm seferi’ne yazdığı önsözde: “bir soluk alıp verinceye kadar da olsa, dünya işlerine dalmış elleri tutmak ve uzak hedeflerin görünümüyle büyülenmiş insanları, çevrelerindeki biçimlere, renklere, gün ışığına ve gölgelere göz atmaya zorlamak; bir bakış, bir iç çekiş, bir gülümseyiş için bir an durdurmak onları; budur amaç, tüm zorluğu ve uçup gidiciliğiyle. pek az kimse ulaşabilir oraya. ama bazen, hak etmiş ve şanslı olanlar, bu işin bile üstesinden gelirler. işte o zaman hayatın tüm gerçeği oradadır: bir an süren aydınlık, bir iç çekiş, bir gülümseme ve sonsuz dinlenmeye geri dönüş.”** siz bunu başaranlardansınız, her has/soylu sanatçı gibi.

ah, deniz yakın. ve birileri bakıyor…

(*) korkuyu beklerken, oğuz atay, hikayeler, may yayınları, 1975
(**) ölüm seferi, joseph conrad, çev: haluk şahin, adam yayınları, 2003 (o güzelim ciltli, şömizli cep kitapları dizisinden)

MESAİ YERLİLERİ, MASAİ YERLİLERİNE KARŞI!

Aralık 11, 2007

ilgilendiğim blogların çoğunu düzenli takip edemiyorum, vaktim yok, gözlerim de acıyor ekrana bakıp durmaktan -zaten işim gereği bütün gün canım çıkıyor ışınıma maruz kalmaktan -bu şincik tunç kafiye mi oldu yoksam redif felan mı, ne dersüz? bugün öyle bi fırsatını yakalayıp sindar’ın malikanesine uğradım ve orada “freedom is slavery” başlıklı yazıyla yorumları okudum. son zamanlarda huy değiştiren ve üstüne bi kendini beğenmişlik çöken blogger efendi izin vermediği için yorum bırakamadım. ben de buraya bırakıyorum, n’apayım, larry & sergei beyler utansın. haddizatında miniminnacık bi yorumdu garibim. şöyle kine:

masai yerlileri versus mesai yerlileri!

ikincilerin de bir mara nehri und timsahları var bittabi.

LIFE IS TOO SHORT FOR THE WRONG JOB AND THE WRONG WOMAN, HE Mİ AĞAM?

Aralık 10, 2007

alın size bi pazartesi sendromu semptomu!

KEDİ, GÖZYAŞI, YAĞMUR, RADIOHEAD, KUYTULAR VE DÖVLET…

Aralık 10, 2007

kedi sevgimi eski jazzetta ziyaretçileri iyi bilir. jazzetta’ya dönersem, minti hanımefendi’nin yanısıra, kadrolu ve sözleşmeli bahçe kedilerinin yeni serüvenlerinden de bahsederim. bugünkü taraf’ta bir sergi haberi var, sizin de haberiniz olsun: sedef yılmabaşar ertugan’ın ağırlıklı olarak kedi figürlerinden oluşan, mayadrom’daki sergisini görmek gerek. kedi ile yanyana gelen iki kelime söyleyin hadi! size kopye de vereyim: k ve c.

***

insan, hayatı boyunca 100 litre (10 kova) gözyaşı döküyormuş. iki ilginç bilgi daha: soğana bağlı gözyaşında su ve lipid varken, acıya bağlı gözyaşında bunlara ilaveten analjezik ve toksik bir madde olan lösin ve enkafilin de varmış. ve de hiç ağlamayan ya da soğandan ağlayanların yaraları normal süreçte iyileşirken, acıklı film izleyip ağlayanlarınki normalden 12 gün önce iyileşiyormuş. ağla sevgili yurdum!

***

bugünkü taraf’ta ayrıca okunası bir köşeyazısı ve bir de söyleşi var. önder aytaç ve emre uslu, köşeyazılarında susurluk kültürünün arızi değil yapısal bir nitelik taşıdığı üzerinde duruyorlar. nuriye akman’la birlikte alanında en beğendiğim iki isimden biri olan neşe düzel ise bu hafta siyaset antropoloğu doç. suavi aydın’la söyleşiyor ve zihniyet modelini ittihatçıların prusya’dan aldığı, korkuya dayalı, hukuku hiçe, kendi yurttaşınıysa yok sayan ve ezen, bonapartist devlet olgusunu tartışıyor. mutlaka okumalı derim. okumak içinse bir tekliği bayılmanız gerekiyor bayie maalesef.

***

hadi be yağmur, yağacaksan yağ da içimi temizle bi yol… “ben bir sürüngenim, ben acayibim, ben buraya ait değilim!” bu sabahki favori ikilim: yağmur ve radiohead.

HAYALGÜCÜSPOR SENİNLE GURUR DUYUYOR BERTOLT AMCA!

Aralık 7, 2007

iyi insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
iyilik beklenmesin!

özgür insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
kavuşsun özgürlüğe herkes,
özgürlük sevgisi geçersiz olsun!

akıllı insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
akılsızlık zararlı olsun!

bertolt brecht amcama teşekkür ederim, hissiyatıma tercüman olmuş. a. kadir amcam da türkçeye çevirmiş. inek suyu içmiş. su dağa kaçmış. dağ yanıp bitmiş, kül olmuş. gökten üç avokado düşmüş. kimlerin başına, onu da söylememi beklemeyin artık.

BU YAZIYA MÜNASİP BİR BAŞLIK ARANIYOR

Aralık 7, 2007

ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış. ye. iç. sıç. bip. çalış.

eee?

bu filmin hani başı? hani sonu? hani ortası?

bu ne boktan senaryo… can yücel’in dediğince: “hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.” devenin eğrilerinden sadece biri bu, üstelik de.

oh olsun sana, seni “acımak nedir bilmez vahşi hayvan” seni.

acımak nedir bilmez vahşi hayvan -dostoyevski’nin yalancısıyım ben.

senaryo boktan.
hayvan terli.

ko gitsin.