SUSUNCA ÖLÜR MÜ İNSAN?*

blog dünyasını mahvetti ff, farkında mısınız bilmem. selülozik iletişim çağında feedback dediğiniz şey yok gibiydi handiyse, rol dağıtımı da kalın çizgilerle ayrılmış, net, kesin, değişmez bir modeldi: bir yanda bütün haşmeti, heybeti, ürkütücü saygınlığıyla, hikmetinden sual olunmaz “yazar”; öte yanda sesi soluğu çıkmayan, ezik bir hayranlık duygusuyla ömrü geçip giden, edilgin “okur”… siber iletişim çağında ne böyle sabit bir rol dağıtımı sözkonusu, ne de yazı-üreticisinin karşısı kapı duvar… blogosfer -ya da benim tercih ettiğim deyişle, blogistan- bu konuda tam bir biçilmiş kaftandı; yazı-üreticisi (aslında “yazı” burada yetersiz ve yanlış kalıyor; başka şey demek lâzım), okuyucu yorumlarıyla besleniyor, zenginleşiyor, eleştirel süzgeçten geçiyor, değişiyor, dönüşüyor ve aynı şeyi kendisi de başka üreticiler karşısında yaptığı için karşı rol içinde de aynı değişim, dönüşüm ve gelişimden nasibini alıyordu. bu, konumlanma bazında empati duygusunu da derinleştiren bir durumdu aynı zamanda. her iki taraf da görünüşte üçboyutlu olmayan, esasında üç boyutu bile aşabilen bir “insani ilişkiler havuzu”nda yüzebiliyordu. gelgelelim sosyal medya çeşitlenip de farklı işlevlere sahip mediumlar açılınca, zaman içinde gitgide hızkolikleşen insanlık, iletişim dediğimiz çoklu ve etkileşimli faaliyetin niteliğini ister istemez bir kez daha değiştirmiş oldu böylelikle. artık bir billboard’un önündesin: birkaç saniyede ne okuduysan okudun, ne gördüysen gördün, ne dinlediysen dinledin, geç git. görece insaflı ve anlayışlıysan, iki satırlık yalapşap “yorum”ların ya da dilsiz sırıtkanlarınla tarla bağışla!** okuduğun, gördüğün, dinlediğin, kör kuyunda kapalı kalsın ya da silinip gitsin. karşı tarafın çoğu zaman ruhu bile duymasın. selülozik çağdakinden bile kötü bir bakıma bu. o zaman en azından elde bir fiziksel nesne olarak izi, kanıtı, anısı kalıyordu birşeylerin.

lafı uzattım, kusura bakılmaya. hiç yazacak halim, neşem, keyfim filan yokken gevezelik ediyorum niyeyse. “niyeyse” dememeliydim, yanlış; niyesi var. niyesi, önceki günkü yazıma gelen üç yorum. her ne kadar birinin varlığından haberdar olalı daha şunun şurasında çok bir zaman geçmemişse de, üçünün de rafine bir bakışı, derin bir idrak gücünü, duru bir zihni, ehil bir gönlü, derişik bir varoluş endişesini hakkıyla, lâyıkıyla insani ve entelektüel kişiliklerinde temsil eden kimseler olduğunu o kadar kolay görebiliyorum ki… isimleri ardarda diziliverince, eski güzel çokluğumuzu içim sızlayarak hatırladım. o yorumlarınız işte, doku uyuşmazlığı riskini handiyse hiç taşımayan doğal uzantılarıdır yazanın yazısının. daha ne diyeyim, gerek var mı uzun söze. sevgili ecem, bütün zulümler sizinki gibi olsa keşke. saygıdeğer azade, ikinci paragrafınızı ben yazmış olmayı dilerdim; gıptayla okudum. ve ah karabatak çuvaldız hanımcığım, kapımı çalışlarınızın seyrek oluşunu affettiriyor sözlerinizin ve asıl o sözlerinize kaynaklık eden bakışınızın feraseti ve gözlem ve değerlendirme gücünüzün beton koruganları delebilen keskinliği. ve… ve hafif abi’nin seslenişini ödünç alırsak, “bitanecik çavdar teyzem“, beni neşelendirmek için sayısız girişimlerinizden biriydi di mi bu son yorumunuz, canım annoya ile birlikte siz ikiniz, hayat dolu olmanın bu derece incelmişliğinin canlı iki kanıtısınız.

ve çok sevgili çuvaldız hanım, tekrar size dönersek, mithat sancar’ın yazısını dün gece okuyabildim ancak ve şaşıp kaldım. öyle bir yazının tam da şu sıra benim kalemimden çıkabilecekken çıkmayıp bir gazete köşesinde çıkmış oluşuna. bir yandan da hiç şaşırmadım tabii; bunu siz mutlaka yakalardınız, asla kaçırmazdınız, biliyordum.

şu sıra ağır bir depresyondan geçiyorum, farkındayım. şefkate ihtiyacım var. böyle bir cümleyi böyle açık bir alanda sarfedebilmek belki deli cesareti, belki saçmalık, belki bir zaafiyet belirtisi olarak algılanabilir, nasıl algılanırsa algılansın, umrumda değil. bildiğim bir tek şey var: şefkate ihtiyacım olduğu. “şefkat” nedir, bunu yüz kişiden üçü beşi bilse, sadece onlar bu cümlemi düzanlam tuzağına düşmeden algılasa yeter de artar. yüzeydeki yanıltıcı görüntünün ardına geçebilmek, alttakinin çağıldayışını hissedebilmek, görünmeyen yaranın merheminin bazen sadece “anlayabilmek” ve “anlayabildiğini anlatabilmek” olduğunu bilmek… işte “şefkat” belki de bundan ibarettir.

yeter. sıkıldınız. şimdi söz sırası, yazısını tümüyle alıntılayacağım için affına sığındığım muhterem mithat sancar beyefendide (yine de bir emeğim olmadı değil, aktarırken: miniskülasyon ve çifttırnakları tektırnaklaştırma!). “yazmak mı, susmak mı” demiş. yazarak susmak, susarak yazmak diyorum.

***

“her şeye bir söz yetiştirmek, her şeyi anlaşılır kılmaya çalışmak! öyle bir girdap ki, pek çekici; kaçmak zor, içine girince kurtulmak daha da zor! not defterimi karıştırırken, şöyle bir pasaja rastladım geçen gün: sözcükler yüzyıllardır pek çok ve her türden düşünceyi tuzağa düşürmüşlerdir. belki de düşünceler gece kuşlarıdır. kanatlarını ısıtır ısıtmaz ve gün ışığıyla birlikte canlanır canlanmaz, bir an önce onları barındıran sözcüklere dönmek isterler…

oysa sözün bir sınırı olduğunu biliriz ya da bilmemiz gerekir. her şeyi sözle anlatmanın imkânsızlığını bilmiyorsak, o zaman da yeri geldiğinde hayat öğretir bize. bazen hayata aracılık eden ustalar devreye girer, onlar öğretirler.

her hayatın kendi ustaları vardır. benim hayatımın ustalarından biri tezer özlü’dür. sözle, sözcüklerle çok netameli bir ilişkisi vardır onun da. her yazar gibi o da sözü sever, ama acıtan bir sevgidir bu. ve şu sözlerle anlatır sözün aczini:

sözcüklerle yaşamın derinliğini vermeye olanak yok. çünkü sözcüklerde rüzgârlar ne kadar esebilir? sözcüklerden nasıl bir güneş doğabilir? sözcükler açık bir pencere önüne büyük yağmur taneleri olarak yağıp, bir insanı derin uykusundan uyandırıp mutlu kılabilir mi? sözcükler insanın yanında yatan diğer bir insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?

wittgenstein, anlatılamayana gelince, susmak gerek diyor. sözün aciz kaldığı yerlerde, tek yol susmak mı, başka bir seçenek yok mu gerçekten? danimarkalı şair pia tafdrup’a göre var, o da şiir yazmaktır. şiir, wittgenstein’ın sözünü ettiği o sınırı aşmayı denemektir. şiir yazmak; sözcüklere özgürlük vermek, gene de her şeyi söyleyememektir der tafdrup.

leonard cohen, çok daha güzel anlatıyor bu seçeneği, hem de bir şiirle:

bana diyorsun ki sessizlik/ huzura daha yakınmış şiirlerden/ ama armağan diye sana/ tutup sessizliği getirsem/ (çünkü bilirim sessizliği)/ derdin ki/ sessizlik değil/ bu gene şiir/ ve bana geri verirdin

sözün aczinin bir sebebi de, her şeyleri hep aynı sözcüklerle, aynı kalıplarla anlatmaya çalışmaktır herhalde. öyle olunca dil de tükeniyor giderek. carlos fuentes’in yanık sular kitabında hikâyesini çarpıcı bir biçimde anlattığı genç bernabi’nin durumuna düşme ihtimali de yükseliyor o vakit. bernabi, arayıp bulamadığı sözcüklerin yerini ancak şiddetle dolduranbir gençtir.

‘yeni bir dil’, bu kısır döngüyü kırmanın bir yolu olabilir. ömrümün bir diğer ustası ingeborg bachmann’ın, her şey adlı öyküsündeki anlatıcıya, yeni doğmuş çocuğuna öğretebileceği yeni dilin ne olabileceğini düşünürken söylettikleri, baştan çıkarıcı bir ufuk sunuyor bu konuda: ağaçlar gölge yapacak duruma geldiğinde bir ses duyar gibi oldum: ona gölgelerin dilini öğret! dünya bir deneydir ve bu deneyin hep aynı biçimde aynı sonuçla yinelenmesi yeter artık! sen başka bir deneye başvur!

lakin ‘yeni bir dil’ arayışının sınırları ve tehlikeleri de vardır. bachmann, bunun çok iyi farkındadır. frankfurt dersleri kitabında, şöyle uyarıyor bizleri: gerçekliğin karşısına yeni bir dille çıkılması, sanki doğrudan doğruya dil bilgi toplayabilirmiş ve insanın hiç edinmediği deneyimi yaratabilirmiş gibi, yalnızca dili yeni baştan oluşturma girişiminde bulunulduğu yerde değil, ahlaka ve bilgiye yönelik bir atılımın yapıldığı yerde sözkonusu olabilir. dil, yalnızca yeniymiş gibi görünsün diye onunla oynandığında, öcünü zaman yitirmeksizin alır ve bu davranışın gerçek yüzünü ortaya vurur. yeni bir dilin yeni bir akışı olması gerekir; buna ise ancak yeni bir ruh içerdiğinde kavuşabilir.

bütün bunları yazmamın nedeni anlaşılmıştır herhalde. sözden uzak durma isteğimin depreştiği zamanların birindeyim; ‘susmanın iyi geldiği zamanlar’. oturup şiir yazacak yeteneğim yok, ‘yeni bir dil’ kurmak da o kadar kolay değil! o halde, en iyisi, bir bahane uydurup bu hafta yazmayı pas geçmek olurdu. onu yapmak yerine, söz üzerine ahkâm kestim; her şeye yetişmek zorundaymışım gibi. bari edip cansever’le bitireyim:

her yere yetişilir
hiçbir şeye geç kalınmaz
çocuğum beni bağışla
ahmet abi sen de bağışla…'”

(*) bu başlıkla bir yazı yazmış ama yayımlamamıştım. sırası gelecekti. gelmedi. o artık bu yazının devamı olur gelince sırası…
(**) ff’li dostlarım bana kızmazlar inşallah, ben de aynı şeyi yapıyorum, verili ortam bunu gerektiriyor belki de zaten.
(***) amy winehouse, “back to black”, back to black.

Reklamlar

17 Yanıt to “SUSUNCA ÖLÜR MÜ İNSAN?*”

  1. Passive Apathetic Says:

    ölür. iyi ki de ölür. bazen ölmek gerekir çünkü. ölmek gerekir. susmak gerekir. öyle sessiz oturalım da konuşmadan da birbirimizi anlayalım dangozluklarından değil. gerçekten susmak. kapkara, depderin uçurumlarda yuvarlanarak, düşerken kafanı gözünü sivri kayalara çarpa çarpa susmak ve ölmek. susmak ve ölmek. küfretmek istiyorum.

  2. metin Says:

    İstemeyin kıymetli Pa, edin! Edelim!

    Edelim! Edelim! Edelim!

  3. ekmekcikiz Says:

    Şunu armağan edeyim size, izninizle…

    http://fizy.com/#s/1aj8i6

    …doğarken ağladı insan, bu son olsun…

  4. metin Says:

    Çok güzel bir armağan, ama zamanlaması yanlış! 20-25 yıl önce elime geçseydi daha çok makbule geçerdi -Makbule şimdi hangi sokakları arşınlıyordur kimbilir!..

    Bu, teşekkür etmeyeceğim anlamına gelmiyor, o kadar kaba değilim elbet sevgili Ekmekçikız Hanımcığım.

  5. cüneyt uzunlar Says:

    Bu Can Yücel’in ilk şiirlerindendi sanırım… İki şair ile birlikte yer aldığı bir şiir kitabında yayınlanmıştı… Orhan Alkaya’nın şu dizelerini haklı çıkarır cinsten bir genç şair şiiri çünkü: “İnsan önce usta olur, sonra sonra çırak.”… Şiirin formu bozuk ama sanırım içi aynı böyle idi…

    Kuşlar vardır, cana benzer havalarda;

    Soğuksa kar, baharsa yaprak;

    Bir başına büyür toprakta ömrümüz,

    Güneşle yeşil elleriyle çıplak;

    — Uslu ayaklarla başlamış yolculuk –

    Yürünmez öyle, bazen durulur,

    Ve iner erenler katına yorgunluk;

    Kapanır sükûn üzere kitaplar.

    Nefeslerle sürüp giden yaşamamız

    Bir su kenarına gelir durur;

    Ekmekten, şaraptan öte nimetler vardır;

    Yürünmez öyle hep, bazen susulur.

  6. annoya Says:

    Dil erbabının eline düşmüş oynattırıyorsa eğer kendiyle iyi, yok uğraşıyorsa yazar oynamak için ille de, kötü bir oyuncak. Dil oyunlarını dilinde okumak keyiftir ayrıca, her yazar dili için savaşır çünkü.

    “LE MAIN A LA PLUME
    ‘écrirai des poèmes
    sur le lait le beurre la crème”
    ……..
    demiş Queneau, çevirmiş Teoman Aktürel şöyle:

    “Şiiirler yazarım kıyak
    dile gelir yağ süt kaymak”
    ………

    1953 Lenin Barış Ödülü Nazım’a

    “bir şehir vardı
    yeller eser yerinde.
    beş şehir vardı
    yeller eser yerinde
    yüz şehir vardı
    yeller eser yerinde
    şiirler yazılmayacak yok olan şehirlere,
    şair kalmayacak ki…”

    Cohen’in Gift’inde olduğu kadar saydam sözcükler ancak müsaade eder

  7. annoya Says:

    çeviriye. Yoksa yanmış her şairin her oynaştığı kelime…

  8. JoA Says:

    metin beyciğim, bir otel odasındayım. oğlum arjantin-nijerya maçını seyrediyor. bugünlük havuzla idare ettik, çünkü denize gidemeyecek kadar yorgunuz. yaklaşık 2 saattir hiç konuşmuyoruz . herkes kendi dünyasında yaşıyor. ve aslında bu bile öyle bir şefkat duygusu yaratıyor ki!

    ah, şimdi maç bitti. ve “acıktım” dedi cüce. diller çözüldü. insan kararsız kalıyor böyle zamanlarda. ama cohen dediyse, doğrudur. hatırladım siz yazınca şiiri. ne iyi oldu!

    şefkat iyidir. balkondan bakıyorum. narçiçekleri, kaktüs çiçekleri ve bir limon ağacı… şefkat iyidir. siz bunu biliyorsunuz.

    saçmaladım, biliyorum. ama tatilde kendime saçmalama izni veriyorum. bunun tatil olduğunu unutmamak için. çok çok sevgiler…

  9. Elestirel Gunluk Says:

    Burada, ulu orta, soylediklerinizi soylemek belki sacmalik, belki zaafiyet, belki de delice bir cesaret isi olabilir ama her nasil algilanirsa algilansin evrensel olarak algilanacak tek sey yasadiginizin ve yasadiginizla basetme bicminiz COK MU COK INSANCADIR….

  10. azade Says:

    öyle güzel şeyler söylemişsiniz ki ne diyeyim bilemedim. bir süre önce “mevlevî mektupları” isimli bir kitap geçti elime. kitabın muhtevası, önemi bir yana, en çok ilgimi çeken, mektup sahiplerinin birbirleriyle olan “konuşma” biçimleriydi. “sabah üçte uyandım ve seni düşündüm” diyor mesela, veya “şu sözünü üç gündür düşünüyorum”. sonra ibn sinâ’nın “kuş risâlesi” geldi hatırıma, “söyleyeceklerimi dinleyecek kimse yok mu” diye başlar. her okuduğumda içim cız eder ve “var” derim yüksek sesle…hakiki bir konuşma yahut söz, bir sessizlikte var oluyor galiba. dinleyenler yahut okuyanları da içine alan bir sessizlik. “tanımak” “anlamak” da orada gerçekleşiyor. kimin olduğunu hatırlamadığım bir söz vardı : “insanlar birbirlerini gerçekten tanımanın, anlamanın ne kadar meşakkatli olduğunu sezdikleri için körler gibi dolaşmayı ve çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ederler” diyordu. tweeter yahut ff de bunu sağlıyor, herşeyden haberdar ama hiçbirşeyi tanımayan, anlamayan yahut ona bitişemeyen bir körlük hali gibi. yine de istisnaları vardır belki. bu çağın ritminin de bir karşılığı vardır.
    mektuplara dönecek olursam, uzun süredir unutulan bir mevlevî geleneğidir, -bilinen- musikî âyininden önce “mektup âyini” yapılırmış. kendine yazıldığına bakılmaksızın, elinde bir mektup olan da “âyin sahibi” olur, mektup okunur ve dinlenirmiş. sadece dinlenirmiş: çoğulluk böyle birşey olsa gerek. sizinki gibi bazı blog yazılarının da böyle bir mütevaziliği, “mektup âyini” olmaya açıklığı, o açıklığa eklemlenebilecek gözenekli bir dili var. birşeyleri sahiplenmeye, onlar üzerinden ahkâm ve yol kesmeye değil, birlikte yürümeye davet gibi.
    ve gıpta ettiğinizi söylediğiniz cümleler, onlar, size ait gerçekten de, sizin yazınızın doğal bir uzantısı; yazdıklarınızla çoğalanlardan sadece.
    çok uzattım sanki. kusura bakılmaya.
    muhabbetle kalın…

  11. çuvaldız Says:

    Çuvaldız ile ilgili yazmış olduğunuz kıymetli satırlar sizin o güzel gönül kaynağınızın kelimelere dönüşmüş yansımaları.Yazdıklarınızın içinde çuvaldıza en uygun olan sanırım Karabatak benzetmesi 🙂 Mecaz anlamını bir kenara bırakırsak çuvaldızı anlatıyor..yavaşça batırıldığı kumaşın içine dalar, kısa bir süre için gözden kaybolur sonra son battığı yerden biraz daha uzakta yeniden görülür…çıktığı yer battığı yerden ilerde mi geride mi artık onu bilemem…yoksa batıp ve çıktığı yer hep aynı mı onu da bilmiyorum :)…karabatak bunu nerden bilsin? Sevdim ben bu Karabatak benzetmesini.Teşekkürler.

    M.Sencer’in yazısının daha başlığını okurken aklımdan geçen sizin şu satılarınızdı;
    ………
    Susu’yorum.
    Ve sus’uyorum.
    (İkisi birbiriyle nasıl da ilintili… Ve Türkçe ne öpülesi bir dil…)
    Su içerken konuşulmaz. Konuşurken de su içilmez. İkisini birden yapmaya kalkışırsanız boğulursunuz.
    (“Boğuluyorum” diye bitirmiştim sabah bu yorumu… Boğuluyor muyum? Kim bilebilir ki bunu? Hiç kimse…)
    https://loverisloser.wordpress.com/2010/05/24/worlds-1/#comments
    ……….
    Anlayabilmek, maharet gerektiren zor bir işken, anlayabildiğini anlatabilmek minareye kılıf dikmek gibi bir şey…

    Dediğiniz gibi anlayabilmek için gerçekten de görüntünün ardına geçebilmek gerekiyor. Sus(a)madan çoğu zaman altta/içerde/derinlerde çağıldayanlar duyulmuyor. Bir kez o sesi duyduğunuzda sanırım müptela oluyor ve çoğu zaman sadece o aşina sesi tekrar tekrar duyabilmek için susup, dinliyorsunuz. Şefkat belki de bir tür tanışıklık halidir: “ben sizi bir yerden tanıyorum ama nerden :)”

    Ya da belki de şefkat esen Rüzgâr’a(*) kayıtsız kalamama halidir. Rüzgâr’ı oldum olası sevmişimdir. Sizinle konuşmadığı kendini göstermediği an yok gibidir…bir çay bardağındaki güneşi yudumlarken sessizce sizi selamlar…

    Dilerim hayatınız boyunca şefkati aynen sizin gibi algılayan insanlar tarafından sevilir ve onlarla birlikte olursunuz.

    Bu arada depresyonda değil de depresyondan geçiyor olmanıza da memnun oldum .)
    (*)Verdiğim linkteki alıntı satırları okuyabilirseniz sevinirim.
    http://www.derindusunce.org/2010/06/10/allah%e2%80%99in-enstrumani-olmak/#comment-52144

  12. metin Says:

    Sevgili Çuvaldız Hanım,

    Yorumunuzu derin bir şükran duygusuyla okudum. Hayatın bana sunduğu bir zenginlik, varlığınız. Çok sağolun, saygıyla eğiliyorum önünüzde.

    Rüzgara ilişkin sözlerinize de harfi harfine katılıyorum. Odur, evet.

    Linke de gidip okuyacağım.

    Biliyorsunuz; her zaman başımın üzerinde yeriniz var. Saygılarımı kabul edin.

  13. metin Says:

    Cüneyt Bey,

    Çok doğru: Çırak olmak ne zordur!

    Ve bazen susmak, konuşmanın yalın halidir. O da doğru.

    Teşekkür ederim size de çok.

  14. metin Says:

    Canım Annoya,

    Shakespeare üstadımız, kelimelerin adını üç kere tekrar etmekle ne demeye getirmiştir tartışılır ama sondaki o üçnokta yok mu, o üçnokta!..

    Ve bence bazı hallerde insan kelimeleri yakar, bazı hallerdeyse kelimeler insanı…

    (Queneau ne güzel Türkçe konuşuyormuş öyle! Heh heh!)

  15. metin Says:

    Eleştirel Kardeşcağızım,

    İnsanız değil mi dostum! Çokluk acı veriyor bu “insan” oluş bana ama n’apayım, kedi formunda gelememişim işte meselâ…

    Sağolasın. Seni tanıdığım için de kazançlıyım.

  16. metin Says:

    Saygıdeğer Azade,

    “Söyleyeceklerimi dinleyecek kimse yok mu” diye sorduğumda kendime, “evet var, kimse olmasa bile Azade var” diyebileceğim ya, daha ne isterim ki. Onur duydum sizi tanımaktan, büyük de mutluluk duydum. Varolun!

  17. metin Says:

    Ecem,

    Tatildesiniz, ne iyi! Çocuğunuzlasınız, ne güzel! Hiç bitmese tatil demeyeceğim, şunu diyeceğim: “Tatil” diye bir kavram yaratmışlar, bu da hayatlarımızı ne kadar saçma ve insanlıkdışı bir cendereye soktuklarının en basit kanıtı değil midir? “Tatil” diye bir saçmalık olmasa hiç… Hayatlarımız bize ait olsa, bizim irademize tabi olsa… Hakiki medeniyet teşrif buyuracak mıdır acaba şu dünyaya?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: