“DİL, MÜLKLERİN EN TEHLİKELİSİ”*

muhabiriniz olay yerinden bildiriyor.

metin bey bu gece karabasanlar arasında akla karayı seçmiş olup birkaçını derleyip toplasa, azıcık da suyunu sıksa esaslı bi film senaryosu çıkarabilecek durumdadır, lâkin nerede onda o kuvvet, derman. ona bakarsanız, uykuya zor belâ geçmeden önceki iki saat içinde de ne blog yazıları yazdı da haberiniz yoktur, ki horozlar ötende hepsi kanatlanıp onların peşine takıldı. dün bir ara gözleri açılanda fırsattan istifade kamuoyuna beyanda bulunmuştur ve şimdi ikinci bir beyanatla siz oportünist okurcuklarını “ulan ne zaman terekesinin akıbeti hususunda noter açıklaması yapılacak da biz de kütüphaneye konacağız” merakından kurtarmaktadır diye iyileşti mi sanırsınız, heyhat. (“tereke de neymiş ayol” diyen ilk okurcuğa mekteb-i mülkiye-yi şahane-i osmani birinci sınıf ders kitaplarından “miras hukuku” hediye edilecektir. altı çizili satırlar okunsa yeter.) n’evet, ikiden beşe kadar kâbuslarla örülü bir uyku ve sonra saba makamında nefis bir ezan sesiyle uyanış ve o anda bir hikâyenin ilk cümlelerini kafada yazış. sonra hava aydınlanış, sonra velet kaldırılış, servis düdük öttürüş, tekrar uyku tutmayış, veledin ödevi için bilgisayar başına oturuş ve albert camus amcamızın varoluşçuluk felsefesiyle ilişkisi ve dahi ilintisi hakkında yazı döktürüş. arada halamızın hasta çorbasını içiş. kafa azbuçuk ancak kendine geliş ve hatırlayış: metin bey akşamın geceye bitiştiği o tekinsiz saatlerde ateşler içinde kavrulurken uzun, upuzun bir mektup yazmıştır aslında. yoktur metin bey’in, “ah nasıl da bozarlar / çiftçinin sevdiği koyu sessizliği” diye georg trakl tarafından yaftalanan kargaları da saksağanları da ortalıkta, kediler bile sinmiştir bir yerlere, bak şimdi trakl deyince akla savaşla birlikte onun “bütün sokaklar karanlık çürüyüşte birleşiyor” mısraı gelmez mi, ha bir de bir mektubunda “insanın dünyasının orta yerinden kırılıvermesi ne dile gelmez bir bahtsızlıktır” deyişi, neyse işte, insan sabahları erken, çok erken uyanmalıdır, ezandan bile önce, hatta sevdiğine onu sevdiğini kelimesizliğin diliyle ifade edebilecek kadar önce ve sonra ezan okunmalıdır, dünyanın hiçbir batı ülkesinde, uzakdoğu ülkesinde, kuzey ülkesinde, arap ve farısi ülkesinde günün en yâr kokulu saatlerinde yaşayamayacağınız bir mucizeyi yaşamalısınızdır; tenore di forza ile tenore robusta arası bir ses, anlamadığınız fakat doğduğunuzdan beri aşina olduğunuz yabancı bir dilde, ne dediğini ezbere bildiğiniz için artık size manâsız gelse de aslında muhteşem bir lirizmle yüklü sözleri o bin duygunun esrarlı terkibi demek olan saba makamında şakımalıdır. sonra gökyüzünün sessizliği içinde uzaklardan seslenen sabah kuşlarının ötüşlerine sıra gelir, o da biter, sonra yâr kokusuyla tanrıya sesleniş faslı içiçe geçer, metin bey’in iyileşir iyileşmez seyretmek istediği iki filmden biri olan, “içinden tren geçen film” “beş şehir”in yönetmeni onur ünlü’nün radikal iki’de ölümün, varoluşun en hakiki parçası olduğunu hatırlattığı, sağlığın da, ekmeğin de, aşkın da hep birer varoluş sancısından başka birşey olmadığı ve ancak ölümün, gerçeğe, samimi olana, yalın olana dair bir işaret fişeği olduğu gerçeğiyle hayata bakarsak ancak, birbirimize, kendimize ve hayata değebileceğimiz, ezan sesiyle –namevcut– yâr kokusunun o sihirli kaynaşımında bir kez daha zihnin dehlizlerinde ve kalbin odacıklarında yankılandırılır. (diğer film, reha erdem’in “kosmos”udur –ki bir nevzuhur okurcuğumuz da hassaten ve hararetle tavsiye etmekte son derece haklıdır. ah min-el’aşk! “o sırça fanus ki, içinde ölü bir kelebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür” diyen, “god, who am i?” diye sorduktan sonra cevabı tanrıya bırakmadan kendisi veren sevgili plath’ımın başını yakmış olan şu ted hughes’ın işaret ettiği “içimizdeki düş görücü”nün uyandığı an, yine radikal iki’deki yazının sahibinin de belirttiği üzere, yalnızca birbirimize baktığımız an, sözün bittiği andır. aşk: “sol eli başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın.” halimiz: “allah insanları doğru yarattı. fakat onlar çok düzenler aradılar.” kosmos ve neptün insan diliyle konuşmuyorlar. ahhh, insanlar zaten hiç değilse yâr kokulu saatlerde insan diliyle konuşmamalıdırlar. ezan sesinin göğü sardığı o anlarda huşu, huzur ve aşk içiçe geçebilmelidir. aşk, ölüme de hayata da bir mısra-ı berceste olabilmelidir, en azından o sihirli saatlerde. evek, metin bey iyileşir iyileşmez bu filme de mutlaka gitmelidir, hatta iyileşmeden gitmelidir. metin bey, hazır gitmişken kadıköy çarşısından bir de albüm almayı unutmamalıdır. hangi albümü aldığını okurcukları buradan dinleyerek öğrenmelidir.)

metin bey yorulmuştur. alnını ter basmış, ateşi yükselmiştir. metin bey’in üç günlük raporu vardır, lâkin işe gitmesi gerekmektedir. birazdan duşunu alıp kös kös yola düzülmelidir. kervan da yolda düzülmemekte midir hem? eh, hem hazırladığı ödevin çıkışını alır, hem biriken işleri hale yola koyar, hem de belki tıkış tıkış kolilerle, hurçlarla dolmuş olan şu çöpevden azıcık uzaklaşmanın yaratacağı ferahlamayla gönlü açılır. metin bey, açıkta kalan üj bej kitaptan birini bu kez rastlantıyla değil, elleriyle seçer, kitap değil bir dergidir bu, kitap şeklinde, adı da “şiir atı”dır, sayfa 13’ü açar, dünyada en sevdiği kadın lhasa ise (oops, ölüler kıskanılmaz!), en sevdiği erkek müzisyen jacques brel ise, en sevdiği romancı calvino ise, en sevdiği şair de metin altıok’tur, yani metin abisi. açar ve birkaç mısraı buraya nakleder, siz kıymetli okurcuklarına. sonra da uzar buralardan. uzamadan evvel, iyileştiği anda kendisini merak eden bütün kıymetli okurcuklarına ayrı ayrı teşekkürü ihmal etmeyeceğini de bildirir.

o uzun, upuzun mektup ne mi olmuştur? yazılmıştır, gönderilmemiştir. bazı mektuplar bekler bazı yaşları. ya da yazları. ya da kışları. ya da her ne ise.

artık tutunacak kimsen kalmadı,
nasıl biliyorsan öyle düğümle zamanı.
bütün ölümleri gör,
birini evlat edin kendine.
oysa sen, boş bir kabın taş darası.
yine de denkleştirip gidiyorsun hayatı.
tuzağa yem, hançere bağ oluyorsun.
zehire katıyorlar seni, şair ne duruyorsun
gemilere bin, trenlere atla.
kimsenin umursamadığı, hiçbir işe yaramayan
kaldır şu gereksiz tanıklığı ortadan.

(*) öyle diyor hölderlin. doğru diyor. yine de yanılıyor. dil var, dil var. kelimesiz dillerden bir dil seç bakalım, yâr kokulu saatlerde konuş onunla. ne sürç-i lisan olur, ne sehv-i kalem.

(**) iggy pop & goran bregoviç, “in the deathcar”, arizona dream soundtrack. önem, değer ve anlam kavramlarının aşkla karşılaştıklarında nasıl da nisbileşebildiklerinin kafama kafama ekleştiği bir anda daha da alıcı kulakla dinlediğim bir şarkıyı sabah sabah yeniden dinlemek iyi mi gelir kötü mü gelir bilemeyeceğim artık.

acar ve naçar muhabiriniz istanbul’dan bildirdi.

Reklamlar

4 Yanıt to ““DİL, MÜLKLERİN EN TEHLİKELİSİ”*”

  1. No More Virgilius Says:

    Dil, Mülklerin En Tehlikelisi.

    Anormal iş yükünden kaynaklanan stresin, o stresi doğuran sorunun oluşturduğu ve üzerine hiyerarşik yapının yarattığı psikolojik baskının, öğleden sonra gideceğim merhum bir arkadaşım için okunacak mevlid öncesi içimi kaplayan hüznün ve uzun bir aradan sonra tekrar parkinson-vari titremeye başlayan sol elimin huzursuzluğu ile bu başlığa gözüm iliştiği an “hö!” dedim sesli sesli. Ben “hö!” dedim belki ama yanımdaki duymadı, gürültülü bir mırıldanmaydı belki de.

    Bu cümleyi nasıl anlayacağımı, neresinden tutacağımı bilemedim.
    “Dil” hem bir uzuvdu, hem söz/kelam anlamına gelirdi, hem lisan manasında ele alınabilirdi, hem de farsça gönül demekti. Dört farklı açıdan düşündüm ve her biriyle ne kadar tehlikeli olduğunu gördüm.

    Derken “Mülk” üzerine kafa yorarken buldum kendimi, mülk hem “sahip olunan nesne, mal, iyesi olunan şey” anlamına gelir, hem de “memleket, siyasal güç, ülke, egemenlik” manası vardır. Bu defa Hölderlin’e ait olduğunu öğrendiğim başlık cümlesinde geçen mülk kelimesinde yoğunlaşmaya çalıştım.

    “Dil” hangi dildi, “Mülk” hangi mülktü? Çözemedim. Zihnimde bütün permutasyonları denedim ve hepsi birbirinden gerçek, güçlü ve tehlikeli geldi bana…

    Bu berbat günde tek eksiğim bu kafa karışıklığı ve beyin kemirilmesiydi belki de.

    Acil Şifalar üstadım.

  2. ekmekcikiz Says:

    Yazının tümü şahane, o ayrı da ben özellikle şu tilciğe bittim:

    “…günün en yâr kokulu saatlerinde…”

  3. kimse Says:

    duş almak.. hmm, koçtaş’da ucuzluk var bu ara, hatırlatayım dedim Metin Beg! 😛

    sululuğu bir yana bırakayım da, elinize sağlık diyeyim önce.. sonra geçmiş-gitmiş olsun!

    mülk? kimin mülkü? istimlâk edilebilir mi dil? mâlik olan kim? kemâl mi? ekmel olmuş mudur? melekler kimin için tehlikelidir? müstemleke vâlisi olabilebilür mü?

    Hölderlin abimiz mâlikânenize yakışmış Metin Begcim, kâmil bi kisme olduğunu tahmin ediyorum..

  4. metin Says:

    Aziz dostum Virgilius,

    Gün gelir, insan yaptıklarının yapamadıklarının, sözlerinin söyleyemediklerinin, dilinin dilsizliğinin toplamıyla, şu kâinatla, şu insanatla, şu ruhiyatla ve bizatihi benliğinin ta özündeki çelik zırha bürünmüş ipekten çekirdekle hesaplaşmaya zorlanır. Ben de bugün işte öyle bir günümdeyim azizim. Tam da öyle bir günde size cevap yazarken içimde anlatılması zor duygular var. Kafamsa sizin dünkü kafa karışıklığına bin basar, eminim! Bahsettiğiniz o bütün permutasyonları ben de zihnimde dolandırdıydım dün ve inanın ki aynen dediğiniz gibiydi: “hepsi birbirinden gerçek, güçlü ve tehlikeli”. Ama her tehlikenin de bir cazibesi oluyor işte ve insan cazibeye kapılmadan olmuyor. Ben neler diyecektim, neler diyorum, bilmiyorum. Öyle boş boş konuşuyorum işte, bakmayın bana aziz dostum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: