210410: UZUN BIÇAKLAR GECESİ

adam uçsuz bucaksız, adı belirsiz bir karanlığın kuyusuna düştüğünde günler durdu, gecelerin olağan, laciverdî karanlığına sıra gelmedi hiç, sakin, evcil koyuluğuna. günlerin saatleri, dakikaları, saniyeleri, insan aklıyla doğaya yamanmış zaman parçaları birbiri ardından sökün etmeyi unutuverdi. yokluğun zamansızlığından farklı bir durumdu bu -o ki güzeldir yanından yöresinden dolanıp kaçamak da olsa bir bakış fırlatırsanız, güzeldir çünkü kanılacak vaadleri yoktur torbasında, riyakâr değildir, olduğu gibidir, neyse odur. hiçolmamışlığın zamansızlığından hele hepten farklıydı.

adam eski bir dergide, künyesinde isminin yazılı olduğu dergide bir şiir gördü. melih cevdet anday yazmıştı. saksağan’dı şiirin adı. okudu içinden:

uçsuz bucaksız yaşamın kolunda
adam nereye gidiyordu

zorunluk içinde bir tür özgürlük
gün şuradan gerdeğe gidiyordu

saksağan ikindiyi bekliyordu
ikindi selvisiz bir yere gidiyordu

kimse karşı duramaz yalnızlığa
çılgın ruh etliye sütlüye gidiyordu

yıldızı gittiği yer bilinmez
oysa adam gene de gidiyordu

balkona çıktı adam. nefes almak istiyordu. alamıyordu. aniden bastırmış baharın geceyarısı öncesi vardı havada. sokak lambasının taşlara, bahçe duvarlarının demirlerine sarılmış sarmaşıklara, parketmiş arabalara vuran turuncu ışığı, adamın içini en sevdiği ressamın, hopper’ın resimlerindeki huzursuzluk-tekinsizlik karışımı duyguyla doldurdu. kuzeyli bir ıssızlık, hüzünlü bir aidiyet hissini de hatırlatmaktan geri durmadı ona. bahçede gelinliğini giymiş kirazın beyazıyla bütün kış ayazda donduktan sonra bahar yüzünü gösterir göstermez balkonda coşkuya garkolmuş aslanağzının deli kırmızısı, lambanın turuncusuyla bir olup adamı kışkırtmaya çalışıyorlardı. adam kışkırmadı. durup bir an baktı onlara uygun açıdan, sonra usulca aslanağzının kırmızısını okşadı ve kendisini kandıramayacağını fısıldadı ona. ay kayıptı ya, yıldızlarla süslenmiş miydi gök, farketmedi bile adam. evler, kör ve sağır hayaletlerin uykuya hazırlık telâşıyla dolup taşıyordu ama kalın duvarların, ruhsuz pencerelerin ardından hiçbir şeyin belli olduğu yoktu. adam bağırıyor ama sesi çıkmıyordu.

60, 70, 80, 90… bunlar, dünyayı kılıç keskinliğinde ama yine de ipek dokulu mısraların ardından gözleyen, onun pusu eğiliminin sesini düello teklifiyle bastırmaya çalışan şairler için yabancı yaşlardı. bir şair ellisinde, bilemedin elliyedisinde reddetmeliydi yutmayı, gaddar seyircilerin yerli yersiz alkış ve zamansız ıslıklarıyla kirlettikleri bu acayip sahnenin tozunu. çoğu da öyle yapmıştı zaten. iç çekti, derin bir iç çekti adam. bir anlığına gülümseyişini gecenin laciverdî karanlığı da görmedi, içindeki o amansız, mutlak karanlık da.

siz gittiğinizde içinizi istilâ eden, cengiz han’ın ordusu gibi vahşice talan ve tarümar eden mutlak karanlık ne yapar? adam bunu düşünmeye çalışmıyordu. kalan mı gidendir, giden mi kalandır, daha bu çözülmez bir bilmeceydi.

uçsuz bucaksız yaşamın kolundan kurtulmaya çabalıyordu adam. nereye gidiyordu, bilmiyor, bilmek de istemiyordu.

gerek de yoktu hem.

sokak lambasının turuncu ışığı ressamın fırçasının ucuna geri dönmeyi düşünmüyordu. bu yeterdi. gerisi, bir hayata girmiş, çıkmış, girememiş başka hayatları ilgilendirsin ilgilendirmesin. bir sokak lambası kadar olsun akıl edemiyorlarsa bunu, daha ne.

aptal sahne aptal oyuncularıyla, aptal seyircileriyle.

adam bilmez miydi, biliyordu: chopin’i sadece çok iyi bir piyanoda çalmak gerekir. “fazladan hiçbir şey içermediğinden, kendi kendine yetmek için herşeye ihtiyacı vardır. ancak mükemmelliğe ulaştığında kendisi olur.”** hayat çok iyi bir piyano değilse chopin olmanın hiçbir anlamı yoktur.

havada müthiş bir nem var. akordör nerede kimbilir. defter kayıp. adam yok. yokluğun şefkatli kucağında. böyle biter. siz duymamış olun. siz, hikâye okurusunuz, yazar herşeyi böyle pat diye söylemez.

her hikâyenin, kendisini sezdiren, açıkça söylenmeyen bir sona ihtiyacı vardır. oyunun kuralı.

adam, uçsuz bucaksızdı. hikâyenin başı böyleydi. okuma kılavuzunda yazıyordu.

ve her hikâyenin bir başa ve bir sona ihtiyacı vardır. oyunun kuralı.

oyun.

kural.

bir son.

birkaç alternatif son belki.

(*) gece, son geceyi saymazsak, her gece gibi yerini bütün kötülükler derin uykudayken yeni güne bırakır. adam uyanır, elini yüzünü yıkar, turuncu ışığını birkaç saatliğine unutacak olan sokağa çıkar, bir başka dört duvar arasına tıkar gövdesini ve ruhunu, bu hikâyeyi kayda geçirir. gecenin hikâyeye sinmiş müziği, belki de budur, kimbilir***:

(**) bu iki cümlenin alıntısı şu kitaptan: andré gide, “chopin üzerine notlar”, çev: ömer bozkurt, can yayınları, 2010. bir de cd’si var. hem cd’de idil biret, hem de kitaba önsöz yazmış.

(***) müzik: sade, “long hard road”, soldier of love. yakın zamanda dinlemiştiniz ama olsun, yine dinleyin. aynı müzik bazen kor ateşte örs dövülür gibi dinlenebilir. dinlenmelidir.

Reklamlar

5 Yanıt to “210410: UZUN BIÇAKLAR GECESİ”

  1. ekmekcikiz Says:

    Yazınızı okuduktan sonra, uzun uzun yalnızlık ve tek başına olmak konusunda düşündüm.
    Yakın zamanda mutlak yalnızlık ve kalabalıklar arasında kendini yalnız hissetmek üzerine birşeyler okumuştum. Onu aradım, alıntı yapacaktım güya, bulamadım.
    Hiç değilse bunu yazayım dedim.

    Bir de şunu düşündüm:
    Belki de her hikayenin bir başı ve bir sonu yoktur. Bizim gördüğümüz, sadece aradan çekip aldığımız bölümün başı-sonudur.

  2. metin Says:

    Sevgili Ekmekçikız Hanım,

    Son söylediğiniz çok doğru. Ama onu biraz değiştirip, eğip bükerek şöyle de diyebiliriz sanıyorum: Tek bir hikâye var, bizler onun orasını burasını yaşıyoruz.

  3. gorunenisim Says:

    dün gece bir film izledim; çığlık çığlığa (kelimenin ilk anlamıyla)

    bu ara kimi görsem canı biraz sıkkın; ilaç niyetine tavsiyeyi çakacağım. gün boyu aramadığım eş dost kalmadı; aman ha kaçırmayın.

    salondan çıkınca haykırmak isteyeceksiniz, volkan konak gibi aşka geleceksiniz; göğüs kafesiniz amuda kalkacak (o da nasıl olur demeyin, oluyor)

    size de tavsiyem hemen bu gece, mümkünse 22:00 matinesine gidin… (dost kontenjanından veriyorum bu tavsiyeyi, aman kaybetmeyin)

    bu filmin derman olamayacağı hiç bir şey yok; zira kosmos ölü can verir…

    kosmos, reha erdem

    ps: hem türk yönetmenlerine katkınız olur; korkmayın kaplanoğlu yusuf üçlemesi gibi slayt gösterisi gibi filmler değil 😉

  4. zihni Says:

    Metin Dost,

    Tek bir hikâye var, bizler onun orasını burasını yaşıyoruz.

    “”orasını burasını yaşamak kaçılmazsa, zevk almaya çalışacaksın”
    diye bir ironi var ya? Hah, öyle birşey (not:bunun diğer versiyonu tartışma kaldırır tabi).

    Bir de, şu başlığa takıldım: “uzun bıçaklar gecesi” mi? yoksa, “uzun geceler bıçağı” mı?
    duam ikincisinden yana.

  5. zihni Says:

    “… kaçılmazsa” kaçınılmazsa olacaktı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: