BİR “ANNANNEH” ÇOK ŞEYİ DEĞİŞTİREBİLİR

anneannem, fare kardeş, çay lekesi

bana insandan başka varlıkların da dilleri, halleri olduğunu öğreten anneannemdir. anneannem, sarsılmaz bir şekilde sadece tüm canlıların değil, eşyaların hatta olay ve kavramların kendisini dinlediğine ve anladığına, kendisinin de onları anladığına inanır. aklınıza kafasında kuşlar, ellerinde kelebeklerle danseden sinderalla gelmesin, mesela kadın türünün default irkildiği bütün hayvanlardan o da irkilir, tiksinir ama varlıklara hürmetinden onlarla konuşarak anlaşma yoluna gitmeyi tercih eder: “yahu örümcek senin benim evimde ne işin var? ben senin evine gelip yuva kuruyor muyum? aşağıda, bodrumda yahut bahçede daha rahat etmez misin? o kadar uğraşmışsın kendine ağ yapmışsın bozmak zorunda kalıyorum, iyi mi oluyor yani? senin de, benim de emeğime yazık. bak sana bu defa dokunmayacağım ama bir daha gözüme görünme.”

yağmur, rüzgar, kar gibi doğa olayları, bir türlü ele kola gelmeyen dikiş nakış meseleleri yahut çıkmak bilmeyen lekeler, insanlardan genellikle homurdanma ve ters sözlere alışkın hemen hemen herşey anneannemin onlarla sohbet ettiğini görünce şaşkınlıktan o ne istiyorsa yapıverirler: “eh, ama bak leke, üstüne deterjan döktüm, güneşe bıraktım, sonra çamaşır suyuna batırdım, doksan derecede de yıkadım. sence de artık çıkman gerekmiyor mu? daha fazla uğraşırsam kumaş yırtılacak, ona da yazık ama değil mi canım?” gelin siz leke olun da çıkmayın.

ben küçükken anneannem beni parka götürmeyi severdi. parkta ne yapılır; salıncakta sallanılır, kaydıraktan kayılır, efendime söyleyeyim kum savaşı oynanır değil mi? fakat anneannemleyseniz durum değişirdi. baharda, parklara çiçekler taze taze dikilirken anneannem elimden tutar, beni menekşeleri seyretmeye çıkarırdı. huysuzlanır, saçlarımı sallayıp “annanneh yaa, menekşelerin nesini seyredeceğiz, hadi öbür tarafa, salıncaklara gidelim!” diye mızıldanırken o şımarık sesimi hiç duymamış gibi beni yanına oturtur, “bak,” derdi, “menekşelerin yüzlerini görüyor musun? aynen insan gibiler. hepsinin ifadesi farklı, hepsi başka birşey söylüyor. dinleyelim hadi.” dehşet içinde menekşelere bakakalırdım. gerçekten de yüzleri vardı! başlarını hafiften yana eğmiş, bir androidin ciddi ve masum ifadesiyle bana bakıyorlardı! bu minik yüzlere dokunmak isterdim ama anneannem müsaade etmezdi, “çok narinler,” derdi, “dokunursan canları yanar, küserler sonra”. menekşeler incinip küsmesinler diye, gerisingeri banka yürür, belli bir uzaklıktan farketmediğim bir rüzgar esiyormuşçasına kendi kendilerine titreyip eğilen, sallanıp soru soran bu yüzleri seyreder, anneannem yanıbaşımda dalıp gitmişken ben de menekşelerin anlattıklarını duymaya çalışırdım. ardından hayvanların olduğu kısma geçerdik. diyelim ki tavuskuşunun süslü kuyruğunu açtığı bir anda kafesinin önündeyiz. anneannem “bak,” derdi, “sana kuyruğunu gösteriyor, seni çok sevmiş olmalı, arkadaşın olmak istiyor besbelli”. böyle böyle, karaoğlan parkı’ndaki tavuskuşu ile aramda bir ünsiyet de peyda etmişti anneannem. gerçekten birbirimizi pek sever olmuştuk. ben koşa koşa onun kafesine ilerliyordum, o da beni görür görmez kuyruğunu açıyor, elimden simit yemek için gagasını tellerin arasında uzatıyordu. (gerçi tavuskuşlarının doğasından halâ bihaberim, belki de dört yaşında bir insan yavrusunun her defasında patır kütür ona doğru geldiğini gören kuş, beni korkutmak için kuyruğunu açıyordu, simit yemeye değil beni gagalamaya çalışıyordu.)

şimdi düşünüyorum da anneannemin aşıladığı varlık sevgisi başkaları için beni katlanılmaz hale de getirebiliyordu. birgün babamın doktora fişlerinin olduğu dolabı açtığımızda fişlerin ve teksir kağıtlarının kenarlarının yenmiş olduğunu görmüştük. aslında fareden çok korkan anneannem, torununu cesur yetiştirecek ya, “aa bak kızım fare kardeş seni ziyarete gelmiş.” dedi. tabii, kardeşimin beni ziyarete gelmekle gösterdiği incelik, onu yakalamak için kapan kurulmasını engellemedi. iki gün sonra annem elleri titreyerek karşı kapının zilini çalınca, aynı zamanda ev sahibimiz olan komşumuzun delişmen kızı kaddes aba (mukaddes abla) ucunda fare kardeşimin sallandığı kapanı dolaptan çıkardı, terliğiyle vura vura yaralı fareyi öldürdü. “fare kardeşimi öldürme kaddes aba!” diye feryat figan ağladığımı, anneanneme sığınıp iki gün boyunca ondan başka herkese küstüğümü, aslında çok sevdiğim kaddes aba’ya uzun süre kardeş katili muamelesi yaptığımı hatırlıyorum.

anneannemin istanbul’a gelmesi de başlı başına bir olaydı. onun gibi hayatının her anını bir ritüel tadında yaşayan biri için istanbul, adeta cennetti. bizi de bu törenler ve şenliklerin içine çekerdi. onun sayesinde beylerbeyi çayırındaki beyaz eşek “eşek kardeş” olmuştu da fare kardeşi bir nebze unutabilmiştim. ya deniz? anneannem, şiirde geçtiği gibi denizin delisiydi. onun deniz aşkını paylaşmak için sahile inerdik cümbür cemaat. anneannem bir müddet aramızdaymış gibi davranmaya çalışırdı; çayını içer, simidini yer, sakin sakin aile fertleriyle konuşur, dedemin bilmem kimin neden işe yaramaz olduğu hakkındaki fikirlerini yahut dünyayı adam etmek için gerekli beş ilkesinin bu hafta neler olduğunu dinliyormuş gibi yapar, üşümeyeyim diye hırkamı giydirirdi. bizi yeterince eğlediğini düşündüğü anda, başını denize çevirir, içini çeker ve sevdiğinin görüntüsünü kana kana içen bir aşık gibi denizi seyretmeye başlardı. o dakikadan sonra anneannem bizden kopardı, farklı bir boyutta yürümeye başlardı sanki. konuştuklarımızı duymaz, önüne gelen çayı soğutur, üşüdüğünü, acıktığını farketmez, bir kolundan sündürüp kaldırmasak günlerce orada o halde kalabilirdi. anneannemi denize kaybetmek çocukken çok doğal gelirdi bana, sanki herkes anneannesini denize kaybediyormuş gibi, sanki herkesin anneannesi söğütlerle konuşup kayaları okşuyor, toprağa oturduğunda onunla bir olmuş görünüyormuş gibi.

çocukların, doğayla, hayvanlarla ve eşyalarla büyüdükten sonra isteseler de tekrar elde edemeyecekleri bir bütünlükleri oluyor. bütün evren onların bir parçası, onlar da bütün evrenin bir parçası haline geliyor. çocuklar büyüdükçe, insanlaştıkça demeliyim belki de, özden uzaklaşma başlıyor, bütünlük hissi pörsüyor, en sonunda da kopuyor. insanlaştıkça mutsuz olmanın, çocukluğu hep özlemle anmanın altında yatan sebeplerden biri de insanın doğasıyla tekrar bütünleşme isteği midir acaba? yahut masallarda kahramanların dağla, bayırla, otla, ağaçla, kurtla, kuşla konuşması, hedefine ulaşmak için onlardan yardım alması aslında unuttuğumuz bir yoldaşlığı hatırlatma gayreti mi? anneannem sayesinde bu bütünlüğün izlerinin en azından hayali beni terketmedi. fakat, etrafıma baktıkça düşünmeden ve üzülmeden edemiyorum: artık masal dinleyen kaç çocuk kaldı ya da çocuklarına masal okuyan kaç büyük?

eksilmeden büyümenin yolları giderek daha da az görünür kılınıyor insanlığa. giderek daha da uzaklaşıyoruz varlık bilincini diğer yaratılmışlarla paylaşmaktan, kendimizden başka varlıkları görebilmekten. korkarım sonunda aynadaki yalnız yansımamızdan başka birşey kalmayacak elimizde. bir zamanlar o aynaya bakıp yokettiği doğanın, yokettiği alemin ortasında tek başına kaldığında ne olduğunu gören kurtz misali, o zaman geldiğinde hepimiz aynı şeyi söyleyeceğiz: dehşet! dehşet!*

(*) herkesin böyle bir anneannesi yoktur ki büyüdüğünde insanlaşmanın utancını hissetsin… herkesin böyle bir anneannesi olmalı ki büyüdüğünde insanlaşmanın utancını hissetsin… herkesin böyle bir anneannesi olsaydı da aynalar yalan söylemekten çekinselerdi… börtü böcek, kurt kuş bizimle, ontolojik bilinçsizliğimizle, aksiyolojik perişanlığımızla gizliden gizliye dalgasını geçmeseydi… ama yok ki! bunca anneanne, bunca kitap, bunca kuram, bunca kılgı bir halta yaramıyor! hep cüce kalıyoruz, hep kısa, hep ilkel. kainatta cim karnında nokta oluşumuzdan bihaber, köklerimizden kopuk, hayatı bütün karmaşıklığı ve zenginliğiyle kavramaktan aciz, yeterince bilmediğimizi ve bilemeyeceğimizi anlama yetisinden yoksun zavallı bir âdem soyuyuz. âdem ile adem arasındaki ilintinin şimşeği bir çaksa kalın kafatasımızın iç çeperinde, belki bir ümit ışığı ama nerdeeee! çocuk gelmişiz insan gidiyoruz vesselam. passive apathetic hanım’ın anneannesine bize bir anlığına da olsa bunları hatırlattığı için şükranlarımızı, kendisine de buna vesile olduğu için teşekkürlerimizi sunmaksa bu sabahın keyfi. şimdi bir bardak sabah çayı iyi gider bu keyifle. hadi bakalım.

Reklamlar

6 Yanıt to “BİR “ANNANNEH” ÇOK ŞEYİ DEĞİŞTİREBİLİR”

  1. ekmekcikiz Says:

    Denizin delisi anneanneye hayranlık hislerimle…
    🙂

  2. Passive Apathetic Says:

    Metin Bey, asil ben tesekkur ederim anneannemi anlatma, paylasma imkani verdiginiz icin.

    Ekmekcikiz Hanim tesekkurler. Anneannem sizi tanisaydi, eminim sohbetinizden buyuk keyif alirdi.

  3. Elestirel Gunluk Says:

    Ne guzel anlatilmis. Yasama sevinci veriyor insana. Cok sagolasin paylastigin icin…

  4. BİR “ANNANNEH” ÇOK ŞEYİ DEĞİŞTİREBİLİR « Passive Apathetic Says:

    […] yazı Metin Bey’in güzel sayfiyesindeki şenliğe katılan yazıdır. Metin Bey’e nezaketi, […]

  5. metin Says:

    Fare kardeşimi öldürmeyin lütfen Passive II Hanım, lütfen… Beni duyuyor musunuz?

  6. BİR “ANNANNEH” ÇOK ŞEYİ DEĞİŞTİREBİLİR | Passive Apathetic Says:

    […] yazı Metin Bey’in güzel sayfiyesindeki şenliğe katılan yazıdır. Metin Bey’e nezaketi, sabrı ve hoş sözleri için tekrar teşekkür ederim. Like […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: