KAĞITLARI ÇIKARIN, SORU 1: KURUKAHVECİ MEHMET EFENDİ’NİN KAÇ MAHDUMU VARDIR?

habeşli çoban kaldi’nin kafein bağımlısı keçileri

kahvenin ilk bulunuşu ve içilişine dair pek çok rivayet var. ama ben sadece en sevdiğim hikayeden bahsetmek istiyorum.

etiyopyalı çoban kaldi (kendisine sonsuza kadar müteşekkiriz), yaşadığı kaffa adlı bölgede sürüsünü otlatırken (9. yy filan), hayvanların sık sık bir çalının kiraza benzer meyvelerini yediklerini görür. yerinde duramaz hallerine, hatta yaşlı keçileri bile geceleri uyutmayacak enerjilerine, bu bitkinin neden olduğunu düşünür. bu yemişlerden kendi yediğinde de aynı dinç ve uyanık etkiyi gözler. bunu sohbet ettiği bir keşişle paylaşır. tanrıya ve hz. isa’ya uzun geceler boyu dua etme direncine sahip olmayı isteyen keşiş, kahvenin meyvesini elinde ezip toz haline getirerek sıcak suyla karıştırır ve bu içeceği diğer keşişlerle bir nevi uyarıcı, ilaç niyetine tüketmeye başlar.

kahve buradan arap yarımadasına yayılır. araplar kahveye “cebrail’in hz. muhammed’e ilk ikramı” gibi kutsal bir anlam da yüklerler. lakin, araplar arasında hızla yayılan kahvehane kültürü ile birlikte, insanların cami yerine artık daha çok kahvehaneye gitme tercihleri, kahveye yükledikleri kutsallığa karşın, hayli ironik yasaklar getirmelerine de neden olur. henüz petrolün olmadığı o dönem, kahve araplar için en büyük ticaret kaynağı haline gelir, arap toprakları dışına çıkmaması için her türlü tedbiri almaya çalışırlar.

türk şarabı

kanuni’nin mısır seferinde, çevresindeki toprakları da elim değmişken fethedivereyim diye habeşistan’a geçen, araştırmacı ama gazeteci olmayan, özdemir bey ismindeki bir paşamız, kahveyi yemen’e getirir. ve orada yetiştirilip yayılmasını sağlayarak, “kahve yemen’den gelir” terennümüne de vesile olur.

nasıl girdiğine dair pek çok söylenceyle birlikte kahve, sonunda, ilk kavrulup öğütüldüğü yer olan osmanlı topraklarına girer ve osmanlı topraklarına girişinden ancak 30 yıl sonra legal olarak içilmeye başlanır. ilkin yeraltında içilir, hatta “kahve içenin karısı boştur” gibi bir fetvaya bile maruz kalır. yemen’den istanbul’a gelen kahve yüklü gemiler, şeyhülislamın buyruğu ile tophane’de altları delinerek batırılır. IV. murad zamanında, “dedikodu yaptırıyor” iddiasıyla, kahve ve kahvehaneler yasaklanır. köprülü mehmet paşa hızını alamayıp, kahvehane sahiplerini ağzı sıkıca bağlanmış çuvallarla boğazın derin sularına attırır. (hehe, burayı boğaz’a nazır kahve keyfi yaparken aklınıza gelsin diye, fesatlığımdan yazdım 🙂 ) üstelik o dönemin kahvehanelerinin şimdiki gibi şakır şukur okey sesleriyle çınlayan yerler değil, kitap okunan, satranç oynanan, müzik icra edilen, derin kültürel veya hararetli siyasi sohbetlerin yapıldığı mekanlar olduğu düşünülürse, yöneticilerin bu zihin açıcı maddeyi neden istemedikleri daha net anlaşılır. kuvvetle muhtemeldir ki, kahveye karşı tüm bu yasaklamalar olurken, saray erkanı höpürdete höpürdete kahvelerini yudumlamaktadır.

bu yasaklar, elbette kahvenin önlenemez yükselişine ve yayılışına engel olamaz, kahve layık olduğu itibarı kazanır, savaşa giden askerlerin yanında taşıdıkları bir ganimet haline bile gelir. viyana kuşatması sırasında, geri çekilen türklerin bıraktığı kahve çuvalları ile avrupa’ya da ulaşır. lakin bu kahve çuvallarına bakıp develerin yemi zanneden zihniyet, bununla da kalmayıp kahveleri yakmaya kalkışır. neyse ki türklerin tercüman olarak kullandığı bir polonyalı kahve tiryakisi çıkıp yakılan ve kilometrelerce öteden duyulan kahve kokusuyla zevkten kendinden geçer de, kendine gelince kahvenin ne menem bir şey olduğunu anlatır. karşılığında kalan çuvallardan birkaçı ile ödüllendirilir. daha sonra, uyanık bir osmanlı sefiri, “kursağında kahveyle ölenlerin cennete gideceğini” söyleyerek, XIV. louis zamanı fransa’sında “türk şarabı” diye ünlenen kahveyi, paris’te yok satarak yolunu bulur. ingiltere’ye girişi ise, ingilizlerin her zamanki temkinli ve mesafeli tavrını yansıtmaktadır. ingiliz elçisi ülkesine dönerken yanında götürdüğü kahve önce ilaç olarak eczanelerde satılır, ta ki tiryakilik yaratmaya başlayana kadar. sonra ver elini amerika kıtası ve tüm dünya… yani anlayacağınız, aslında brezilya, pembe dizilerin evet, ama asla kahvenin anavatanı değildir. şimdilerde adı kahveyle en çok anılan ülke olsa da.

“kahve mideye iner ve her şey harekete geçer; fikirler yaklaşır, büyük ordunun taburları gibi. hatıralar marşa geçer. mantığın topçu sınıfı hücuma çıkar. zekice fikirler keskin nişancılar gibi girerler savaşa. karakterler kostümlerini giyer, kâğıt mürekkeple lekelenir, meydan savaşı yükselir ve sonlanır kara dalgaların altında; tıpkı gerçek bir meydan savaşının kara barut dumanının içinde boğuluşu gibi.”

honore de balzac

kahvenin hikayesi konusunda ileri gidesim var, hatta abartmak istiyorum:) batı, 19. yüzyıldaki düşün ve sanat alanındaki aşmış bitirmiş, yeryüzünde söylenecek söz bırakmamış seviyesini kahveye borçludur. şöyle ki; iddia ediyorum, eğer biz doğulular kahveyi gümüş tepsiyle sunmuş olmasaydık mesela nietzsche “zerdüşt”ünü yaratamazdı. inanmazsanız flashback yapalım; dr. breuer, nietzsche’nin yaklaşan migren krizini koyu bir kahve bulamacını sonuna kadar yudumlatarak engellememiş miydi? veya goethe, 60 yıllık ruh emeği, kült şaheseri “faust”u günler geceler boyu yazacak direnci nereden buldu sanırsınız? hı? ya da kafka, prag’da bir kahvehanenin büyülü ortamında, modern edebiyatın temellerini atarken ona ne eşlik etti? bittabii kahve. pek çok örnek daha verebilirim, lakin olayın derinliğini anlamamız için, yukarıdakilerin yeterli olduğunu düşünüyorum:)

türk usulü kahvenin dayanılmaz cazibesi

yayıldığı coğrafyalarda insanların damak tadlarına göre değişik hallere giren kahve; acısı, tatlısı, sütlüsü, köpüklüsü, şarap gibi buruk olanı, çikolatalısı, vanilyalısı, karamel tozlusu, kremalısı vs vs gibi çok çeşitli pişirilme şekliyle tüketilir. ve fekat, benim her daim favori kahvem; bol köpüklü, az şekerli türk kahvesi, yanında da bir parça acı çikolata. belirtmeden geçemeyeceğim bir husus da aileden gelen bu kahve hayranlığımla ilgili ki şöyle; bizim ailenin kadınları kahveye aşerer ve bu durumu, ağızlarına doldurdukları kahve çekirdeklerini tıkır tıkır yiyerek bastırırlarmış. misafirlerine, sevdiklerine, rayiha ve lezzet kaybına uğramasın diye, pişirmeden hemen önce, pirinç değirmenlerde binbir emekle öğüterek sunarlarmış. “mış” kısmı burada fazla, zira bunu çocukken bizzat babaannemde izlerdim.

yavaş yavaş yudumlayacaksın, her kahve damlası geçtiği her zerreye keyfini nüfuz ettirerek mideye inecek, bu sırada nefis kokusu beynin tüm kıvrımlarını titretirken bedende bir vecd haline dönüşecek, işte tam bu noktada oluşacak bir inleme ve ona eşlik eden bir “ohh” sesi duyulabilir, ki endişeye mahal yok; bu çok normal bir tepkidir, doğru yoldasınızdır. Sonrası, beklenen diğer fincana kadar duyulan ve yinelenip duran bir özlem…

buraya kadarı tamam da, eğer yanında kafa dengi bir de arkadaş sohbeti bulabilirse insan, aman tanrımmmmm!

seviyorum bu siyah, gizemli, baştan çıkaran kokulu, nefis içkiyi!

kahvesiz yapamam, şiirsiz hiç yapamam:

poetika

yalnızlığı sevmiyorum
yalnız kim ola ki
kendim…
kendimin kendini sevmiyorum
kediler hariç…
kahve ocakçısı olacaktım ben
tuttum kavlimi
yazdıklarımsa hep nafile
hep nişanlı angaje sloganlı
can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına
kallavi olsun!
bende yoksa kahve, yemişçiden tedariklenip
ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini
taşırmadan pişiriyorum
biliyorum, bilmez miyim bu kahve ocağınnan
ocağımızı bucağımızı
ısıtamayacağımı!
işte onun içinde de içim titreyerek
cezvenizi sürüyorum ateşe…
 
can yücel*

(*) bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı kaldı mı günümüzde bilmiyorum ama, bizim zamanımızda öyleydi. ayrıca, kahve gibi şahane bir anti-müskirat (!), mevzu evlilik müessesesinin biz biçare gafillerin hayatına duhul eylemesine gelip dayanmışsa harikulade bir müskirata dönüşüverirdi. neymiş, müstakbel gelin kızımız kahve yapmaktaymış içeride… kahve bahane, hürriyetin katli şahane!

neyse efenim, zeynep hanım zahmet buyurup bize şöyle okkalısından, bol köpüklü bir kahve pişiriverdi elcağızıyla. gayet mahirane kahve falı baktığımı nereden duymuş bilmem gayrı. borcum olsun. kendisine verdiğimiz zahmet için müteşekkiriz. su verenleri bol olsun -bu vesileyle sorayım: suyu neden kahveden sonra içerler, doğrusu önceden içmek değil midir? 

Reklamlar

18 Yanıt to “KAĞITLARI ÇIKARIN, SORU 1: KURUKAHVECİ MEHMET EFENDİ’NİN KAÇ MAHDUMU VARDIR?”

  1. Obli Vious Says:

    kanuni’nin mısır seferinde

    Yavuz Sultan Selim Han’dan emirname:

    Kagitlari kaldirin. Hocaniz sinifta kalmistir.

  2. zeynep Says:

    Hocam,

    Tarih ve coğrafya oldum olası başımın belası olmuştur zaten. Yalnız blog aleminde sınıfta kalmanın karşılığı ne bilmiyorum, ama kendimce bir tahminim var ve acımasızca uygulayacağım: )

  3. helen Says:

    ya metin bey ben fal baktırmak için taksimlerde onca saat ahmetin fal bakmasını bekliyim. siz burda fala bakmaktan bahsedin 😦 kaçımışız sizi.
    ya bir kadının zayıf noktalarından biri de kahve falı bakan bir insanla karşılaşmasıyla vuku bulur. başlar anlatmaya, kadın meraktan yerle yeksan 😀
    bu arada ben kahvenin damla sakızlısını denedim tavsiye ederim bol köpüklü ve acılı 🙂

  4. metin Says:

    Sevgili Zeynep Hanım,

    Hadi siz bi hata yaptınız, ben nasıl görmedim oni?! Obli Bey bu, Allah affeder o affetmez valla!

    Neyse, sınıfta kalmak dünyanın sonu değil efenim! Üzülmeyin. Bunun da keyfini çıkarın, mesela Obli Bey’i tanımakla başlayabilirsiniz işe! (Şaka şaka, sakın öyle birşeye girişmeyin, tavsiye etmem. Dünyanız şaşar!)

    (Lütfen sonraki mesajı okuyun.)

  5. metin Says:

    Helen Hanım,

    Damla sakızlı kahve duydum da hiç denemedimdi. Damla sakızının girdiği herşeyin güzel olacağı kanısındayım zaten.

    Fala gelince… Bakarım bakmasına da arada ekran var!

  6. metin Says:

    Zeynep Hanım,

    O güzelim bloğunuzu silmenizi gerektirecek hiçbir şey yoktu. Neden bunu yaptınız? Keşke yapmasaydınız… Çok ama çok üzüldüm. Lütfen geri dönün. (Yukarıdaki yorumumu, bloğunuzu sildiğinizden haberim yokken yazmıştım.)

  7. zeynep Says:

    Metin Bey,

    Lütfen üzülmeyin. Hem bir yere gittiğim yok, sizi okuyorum ve bu benim için çok daha güzel. Blogumu silmeseydim akşam izlediğim filmden bahsedecektim, burada bahsederim değişen ne ki…

    Ben uzun zamandır tv izlemiyordum. Gece kanepeye uzanıp, başladım ümitsizce zap yapmaya .Ama o da ne! Şansa bakın ki, haberdar bile olmadığım bir kanalda,
    Angepulos’un “sonsuzluk ve bir gün” üne raslamaz mıyım. Uzun zaman sonra yeniden izlemek çok keyifliydi. Reklam arası kalkıp köpüklü bir kahve yaptım: ) Şiir gibi repliklere, rüya gibi sahnelere ve şahane müziklerine daldım gittim.

    “kendi dilim varken
    hala kayıp kelimeleri bulabilecek
    ya da sessizliğin içinden unutulmuş kelimeleri çıkarabilecekken
    neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde?
    neden?
    söyle bana, anne…
    insan neden bilmez nasıl seveceğini?”

    Şahaneydi…

  8. zeynep Says:

    Obli bey müdahale etmeden düzelteyim, “Angelopulos” olacaktı: )

    Theo Angelopulos…

  9. helen Says:

    ben zaten bahtsız bedevi 😦 ya ben ist a gelince sizi bulurum merak etmeyin 🙂 ya iş falsa uzaya bilem giderim gönüllü olarak:P

  10. Obli Vious Says:

    Zeynep hanim,

    Kuzey Afrika ve Rodos’u saymazsak, Kanuni’nin Guney seferi oldugunu ben duymamistim. Buna karsilik, 1516’da baslayan Misir Seferine, babasi Yavuz ile katildigini bir yerlerden okumuslugum vardi. Hatta, yoldayken, bazi hayirli ve ilginc seyler de yapmislar beraber: http://muzminanonim.blogspot.com/2006/07/seyf-l-yahve-turkler.html

    Neyse.

    Bir blog-intiharina yol acmisim gibi duruyor soyledikleriniz..

    Yasarken blogunuzu okumus muydum, hatirlamadigim icin bilmiyorum.

    Ama, mukemmeliyetciliginizin tarzini anlasilir bulamadigim bir yana, pek de takdir edemedigimi eklemek zorundayim: Bizi, bence, (duzelttigimiz kadariyla) yanlislarimiz insan yapiyor; ne devaminda israr ettiklerimiz, ne de mevcudiyetlerini gozlerden irak tuttuklarimiz..

  11. zeynep Says:

    Obli Bey,

    bu abilerin seferlerini zamanında ne kadar zoraki ezberlediysem de unutamamışım. Yazarken dönüp hiçbir kaynağa doğrulatmasam bile, kesinlikle hala zihnimin bir köşesinde Mısır, Kanuni ile değil, Yavuz ile kodlanmış. Buradaki sadece, Viyana kuşatması bahsinden sonra yaptığım bir karışıklık ve dikkatsizlik.

    “Blog intiharı” tanımlamanıza bayıldım. Blogumdaki, son mesajlarımdan birinde, Jim Morrison’a yer vermiştim, nefis bir şarkısı ve resmiyle birlikte. Acaba diyorum onun ruhumu gezindi blogumda ve giderken yanında götürdü: ) Ama bunun bir intihar sayılacağını sanmıyorum. Zira blogum öyle yeniydi ki, 2 ay bile olmamıştı, cenin bile sayılmazdı.

    Hem fena mı oldu? Kanuni’nin yapmadığı Mısır seferinden Allah razı olsun. Sayesinde sizinle sohbet etme fırsatı yakaladım. Sonunda yine kazançlı çıkan ben oldum: )

    İyi geceler…

  12. Obli Vious Says:

    Zeynep hanim,

    Tarih.. okullarda okutulan sekliyle tarih benim en nefret ettigim seylerin basinda gelirdi. O kadar ki, lise sonda sinifi az kalsin tarih yuzunden gecemeyecektim.

    Bunca care olmasi icin, butun sinifin bizim icat ettigimiz bir isaret dilini ogrenmesi ve sinavlarda bana yardim etmesi gerekmisti.

    Gormeliydiniz, tarih imtihaninda, butun sinif adeta birer rakkase kesiliyordu..

    Cok sukur, minimum notla da olsa gectim.

    Ama, o kadar nefret etmistim ki, sosyal bilimlerle iliskili hic bir sey okumamaga yemin etmis gibiydim. O yuzden enginar oldum.

    Fakat, hayat hic de durust degil.

    Dersini sevmedigim tarih, benden intikamini aldi. Her gun aliyor.

    Mekteb-i Enginar’da dahi, olk gunlerden itibaren bir sekilde tarih okumak zorunda kaldim.
    Lanet olasi merak, ve muzakereden kacmis olmamak saikleri yuzunden hep…

    Jim Morrison’u hala daha bilenlerin olmasina sasirmiyorum desem dogruyu soylemis olmam. Yakin zamana kadar cok severek dinledigim, sozlerini ise hala daha severek hatirladigim (hatirladigim kadariyla) birisiydi Jim. Ama, artik yuksek sesle dinlemek cok hosuma gitmiyor –oyle olunca da The Doors’u dinlemenin tadi olmuyor.. Yarabbi acmaza bak 😛

    Iki aylik bloglarin itrihal-i dar ul bekainin intihar sayilip sayilmayacagini bilemiyorum.. Yani, serren verebilecegim bir cevap yok. Ama, cot-death’in, geldigi dunyayi sevmedigi icin geri donenlere verilen bir gruplandirici isim de olabilecegini bir yerlerden duymuslugum var gibi..

    Ne diyeyim.. Allah geride kalanlara sabir versin [ozellikle de Metin beye –for he has been in the position of putting up with me for so long.]

  13. zeynep Says:

    Obli Bey,

    Kahve gerçekten de bahaneymiş sohbet için.

    Okullarda okutulan sevimsiz tarihi beddua ederek ezberlerdim ama coğrafyaya bu kadar bile tahammülüm yoktu. Tek kopya çektiğim, arkadaşlarımı dürtüklediğim dersti coğrafya.

    Morrison demişken,

    Jim Morrison’ı ölüm tarihinden neredeyse 20 yıl sonra keşfettim. O yüzden yüksek sesle dinleyip, üstelik de hakkında bıkmadan konuşabiliyorum hala. The Doors ise eski vokali Jim olması dışında hiç ilgi alanıma girmedi. Böyle, birine kafayı takıp didik didik hakkında okumak, yazmak, dinlemek gibi obsesif yönlerim vardır. Ve bu kişilerin genellikle genç yaşta öldüklerini ilk farkedince ürpermedim değil. Jim gibi mesela veya Rimbaud, Trakl, Mozart, Novalis, Kafka, Hendrix vs.

    “Bir gençlik ölümü saklı kaldı bende” belki de. Bloguma yaptığım şeyin, bilinçaltı yansıması belki bu: )

  14. kafcamus Says:

    azizim,

    en azından ben, önce su içip ağzımdaki tatlardan kurtulup kahveye hazırlık yaptığım için “su kahveden önce değil sonra içilir” diyenlere “yürü git” diyen bir insanım diyeyim.

  15. metin Says:

    Kafcamus Bey,

    Efenim doğrusu sizinki zaten! Kahve, onun kıymetini bilen zatıalinize şükranlarını bildirir!

  16. kafcamus Says:

    estafirullah, biziz kendisine şükran dolu olan. denk düşer bi gün karşılıklı içeriz (tabii benimki ille sade olacak). selametle…

  17. visnelikek Says:

    intihar iyidir bazen:)

  18. metin Says:

    Yok yok, şaka bile olsa öyle demeyelim. İntiharı tasvip etmiyorum ve bunu derken hariçten gazel okumuyorum. “Blog intiharı”nı da tasvip etmiyorum ayrıca…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: