MOZART AMCAM KONSTANTİNİYYE’DE!

akademik değer ve ağırlık taşıyan bir makalede müzikbilimsel, sosyokültürel vb açılardan enine boyuna incelenebilecek bir konuya şöyle bir dokunup geçmek niyetindeyim. bir önceki yazımda ahmet koç’un yaptığı bir çalışmayı yersiz ve anlamsız bulduğumu belirtince tepki çektiğim için değinme gereği duydum. yoksa ne kaynak araştırabilecek durumdayım uzun uzun şu anda, ne de önermemi temellendirebilecek argümanlar üretebilecek durumda…

her sanat dalında olduğu gibi müzikte de kategorik sınır[lama] ve kısıtların kültürel, müzikal vb işlevleri olsa da, bunun fazla anlamı ve önemi yok. en azından zaman zaman, “sepeti kolunda, herkes kendi yolunda” konumlaması aşılabiliyor. bizde de, dünyada da. mesela şöyle:
folk –> klasik
folk –> caz
folk –> pop
klasik –> rock
klasik –> caz
klasik –> newage

bu bazen “sentez” gibi iddialı adlandırmalarla sürülüyor önümüze; bazen de sessiz sedasız, mütevazı çabalarla; kimi zamansa sadece hoşluk olsun diye. öyle bir eşiğe varılabiliyor ki bazen, iki farklı müzik türü biraraya geldiğinde ortaya çıkan bileşimin onlardan bağımsız, tümüyle özgül (“özgün”le karıştırmayınız) bir kişiliği olduğu görülüyor. ancak bu her zaman karşımıza çıkan bir durum olmadığı gibi, her iki tarafa da yaranamayan, tatsız tutsuz, karikatürümsü “eser”lerle karşılaşıyoruz çoğunlukla. hele de bizimki gibi gerek coğrafya gerek tarih gerekse sosyoloji bağlamında kültürel ikilemde kalmış/bunalmış/sıkışmış toplumlarda, iki farklı kültürel “nesne”den kültürel sentez üretme iddiasıyla er meydanına çıkılırsa çuvallama ihtimali daha da fazla oluyor.

ayrıca, bazen daha alt perdeden randevu verilebiliyor iki farklı müzik türüne: ikisinden farklı bir üçüncü üretmek yerine, birini diğerinin teknik, yordam ve edevat kutusuyla icra etmek gibi. bu, amacı itibariyle daha mütevazı olduğu için riski de daha az bir çaba elbette.

bütün bu anlattıklarıma örnek mi istiyorsunuz? dedim ya, araştıracak vaktim ve enerjim yok. ama aklıma şu anda hemencecik/birdenbire geliveren birkaç örnek verebilirim: jethro tull’in bach yorumu, klasik bulvarından heavy metal sokağına sapan apocalyptica, bir zamanlar bizde fırtına gibi esmiş ve gönüllerimizde taht kurmuş olan modern folk üçlüsü, -bence başarısız- türk beşleri, mugam ile cazı aşılmaz bir zirvede seviştiren büyük aziza mustafa zadeh (niye “azize mustafazade” değil?!) ve ilh…

ahmet koç bence başarısız. çünkü yaptığı iş komik. çünkü bağlamalı icranın burada artı anlam/değer üretebildiğini göremiyoruz. boşlukta, gereksiz bir girişim. palyaço kıyafetiyle sokakta yürümek gibi. bağlama burada yer yer mandolini anımsatıyor; çalış tekniği ve üslubuyla kendi kültürel altyapısından koparılmaya çalışılmış ve iyi ki de öyle yapılmış; yoksa daha da komik olunacaktı. yine de kurtarmıyor maalesef. hotel california’yı o yazıda yaptığım gibi metaforik bağlama oturtan bir estetik alımlamayla üniversal bir yenidenüretim imkanına kavuştursak bile ahmet koç’un çabası bunun için kısa kalıyor.

ama bakın, jazzetta’da hakkında yazmıştım galiba, erol parlak, “eşik” adlı albümünde mozart yorumuyla bu muallakta/arada/boşlukta kalma sorununu rahatça -ve bence mükemmelen- aşmış, aşabilmiş:

nasıl? hak veriyor musunuz bana?

Reklamlar

3 Yanıt to “MOZART AMCAM KONSTANTİNİYYE’DE!”

  1. metin Says:

    Yazımın başlığı, aynı zamanda, “Mozart Mısır’da” ve “Mozart Küba’da” albümlerine de atıfta bulunmaktadır ki bu çalışmalar da bu yazının konusuna giriyor zaten. Ve bence özellikle ikincisi çok başarılı. Ha bi de “Bach Afrika’da” var, o da çok güzel hakikaten.

  2. ekmekcikiz Says:

    Metin Bey,

    Eagles’ın Hotel California’sının sazla yorumlanması ile, Mozart’ın sazla yorumlanması bana farklı şeyler hissettirdi ve düşündürdü.

    H.C., sadece melodisi ve öldüren gitar solosu ile değil, büyük oranda müziğini çok daha etkili hale getiren sözleriyle de zihnimizde yer etmiş bir parça, bence. O müziği sözsüz dinlemek, üstelik de bambaşka bir kültürün müzik aletlerinden bunu duymak, onun şarkı halini çıplaklaştırıyor; zayıflaştırıyor.
    Belli ki, Ahmet Koç, şarkıdan çok etkilenmiş ve kendi müzik aletiyle de çalmak isteyecek kadar içselleştirmiş. Onun bu sevgisi de yine de dinleyene eksik kalmış bu hissi geçmesini önleyememiş sanırım. Çünkü, sözleri duyamıyoruz.
    Belki de, mesela Sezen Aksu’nun konserlerde herkesin bir ağızdan söylediği şarkılarını sadece müzik olarak duysak, kimsenin kılı bile kıpırdamayacak.

    Mozart’ın daha yakın hissedilmesinin avantajı, onu zaten sadece müziğiyle biliniyor oluşu, sanırım. O nedenle de eksiklik, çıplak kalmışlık duygularından daha uzak.

    Ayrıca, bakmayın siz benim bu otorite edalı laflarıma.
    İsteyen, istediği, kendini bulduğu, merak ettiği her melodiyi, sesi dinlesin.
    Tam tam sesinden, sitar nağmesine, en ağır oratorya kadar herşeyin dinleyicisi var nasılsa.

  3. metin Says:

    Ekmekçikız Hanım,

    Sizin vurguladığınız husus da önemli tabii. Ama Ahmet Koç diyelim ki sözleri de aktarabilseydi ya da uyarlayabilseydi yine olmazdı, hatta besbeter olurdu.

    Fakat Erol Parlak’ın başarısını Mozart müziğinin enstrümantalliğine bağlayamayız pek. Orada durum daha farklı. Şimdi ayrıntısına giremeyeceğim.

    Neticede elbette dileyen dilediğini dilediği şekilde dinlesin. 100 çiçek açsın, 100 fikir yarışsın felan! Buna bir diyeceğimiz olamaz. Olsa da ne yazar!

    Gelip yorum bıraktığınız için çok teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: