KAKTÜS MEYVESİ EŞLİĞİNDE JİM MORRİSON

kendime verdiğim sözü tutarak sabah erkenden kalktım, yola revan oldum. saatin altıbuçuğunda.

adı bilinen bir şairimizin kızkardeşinin tarifi üzerine, çok ünlü bir romancımızın imzasını attığı bu “dünya çölündeki huzur vahası”ndan sakin, ufak -ve de sol ayağımdaki başbelası nasırlardan dolayı temkinli- adımlarla uzaklaşıp bakkalı keşfe çıkma harekatı iyi geldi ruhuma.

irili ufaklı taşlarla bezeli bozuk yol, bir süre sonra sağa dönüş yaptırarak yerini nispeten daha iyi bir toprak yola bıraktı. aaa, hadi bakalım, ileride eşek kadar bi köpek, sokak köpeği, kudurmuşçasına havlıyor. iki üç arkadaşı da eşlik ediyor ona. istifini bozma adamım, elindeki bisküvi işe yarayabilir. yaradı da nitekim. ne de olsa hayvan dostunu gözünden tanır hayvanlar. yanına gittim, uzattım o tahta gibi bisküviyi, hoşuna gitmedi pek ama beni de kırmış olmamak için alıp toprağa gömdü. hadi birlikte gidelim dedim. yanlış yola saptık. anladım, geri dönerken turuncu gelinlik giymiş devasa kaktüslerden birine yanaşıp o güzelim meyvelerinden ikisini dikkatlice kopardım. yine de giderken onlarca dikensi tüyü battı elime. bizimki beni kendi kamusal alanının sınırlarında azat etti, dönüşte görüşürüz diyerek. orama burama sürtünerek, elimi kolumu öperek dostluğumuzu tescillemeyi de ihmal etmedi. az ileride salınmış simsiyah parlak tüylü bir ev köpeğine de rüşvet verip yoluma devam ettim. yolun sağında, ona paralel, kurumuş bir dere yatağında kocaman kaktüsler görünce durmuş, beş dakika seyredip içimi yıkamıştım. ayrıca yine suyu çekilmiş bir kuyu, hüzün saçıyordu etrafına. karşıdaki mandalina bahçesinin neşesiyle çelişme pahasına. neyse, bir tarlaya açılan küçük bir tahta köprüden geçerek tarlayı aştım, asfalta çıktım. üç bakkalın üçü de tembeldi, açılmamıştı dükkanları. bunu fırsat bilip sokak çeşmesinin yalak taşında iki çakılla meyvelerin dikenlerini kazıdıktan sonra yıkayıp bi güzel indirdim mideye. sonra da elime batan bütün o dikensi tüyleri usanmadan tek tek ayıkladım. üçüncü bakkal neden sonra atından –pardon, bisikletinden- indi, lütfedip siparişlerimi hazırladı: muhtelif bisküviler, avam çikolatalar, üç adet çokonat gofret (fethi bey’in kulakları çınlasın), birkaç şişe limonlu ve vişneli soda, portakalsuyu, bir kilo da dandik domates. elimde yükler, oflaya poflaya yüksek irtifaya tırmanmaya başladım ki güneş de canımı yakmayı kafasına koymuştu çoktan. bizimki, dönüşte kendisine bakkaldan ne aldığımı merak etti, üzülerek kasap bulamadığımı söyleyip uzaklaştım. mekana varınca göletin yanındaki terasta kahvaltı görevimi eda edip odama çekildim. g.a. bey’in kitabına yazacağım yazı için azıcık malzeme hazırlığı yaptıktan sonra yorgunluk ağır bastı, yatağa uzandım, ama uyuyamadım. düşünceler üşüştü sersem beynime.

sıkıldım. birazdan devam ederim. haydaaa! jim morrison da pişmiş aşa su katmış durduk yerde. “aşk cevaptır” demiş. ülen bu aşk da her kılığa giriyo be! maskeli zoro mudur, binbirsurat mıdır nedir…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: