ÖDEŞME

Haziran 22, 2008 by metin

sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
sen beni kızını çok seven
bir baba** olarak hatırla.

ben ki hiç kavuşamamıştım sana.*/***

(*) birhan keskin, “y’ol” kitabından.

(**) orijinalinde “anne”. ben “baba” olarak değiştirdim bu yazı için. şairin affına sığınırım.

(***) mısraları büyük harfle başlatın.

PAZAR ESİNTİLERİ

Haziran 22, 2008 by metin

90 dakika değil 90 yıl süren bir milli maç olsa… sözümona “cumhuriyetçi” “elit”i, yüzyıldır ülkeyi matkaplamaktan bıkıp usanmayan darbecisi, ar ve haya ve namus ve vicdandan tamamen azat olmuş postal yalayıcısı, köşeyazarı kılıklı alçağı, uzman ifadesine göre çükü kalkmadığı için maç kazanıldıkça ülkeyi teksas’a çeviren magandası, futbol yazarı/yorumcusu sıfatlı embesili, hep birlikte seyretseler, “çoş”salar; maç hiç bitmeyeceği için sokaklarda ne palet izi, ne silah sesi, ne balgam lekesi olsa…

***

sonu s ile biten bazı kısaltmalara kılım… onlardan biri de bugün başımızdaydı: sbs… seviye belirlemenizi yiyeyim ben sizin, e mi… okullarınızı, okul müessesenizi, müfredatınızı, tedrisatınızı, üstünden başından cehalet akan öğretmenlerinizi, für elise’yi bok eden teneffüs zillerinizi…

***

milliyet 27. sayfadan ‘taksim’de darbeye hayır yürüyüşü’ başlığıyla verdiği haberde kısa bir metin kullandı. vatan haberi 16. sayfadan ‘taksim’de 3 bin kişi darbeye karşı yürüdü’ başlığıyla küçük bir şekilde verdi. hürriyet, radikal, tercüman, akşam ve cumhuriyet gazeteleri ise sayfalarında ‘darbeye karşı 70 milyon adım yürüyüşü’ haberlerine yer vermedi.”

ergenekon medyasından ne beklenir başka…

***

bizim de birer kuyruğumuz olsa… kediler gibi pat pat sallasak birşeylere kızdığımızda…

***

sayısalda 6 tuttursam, istifa etsem, uzak bi köşeye çekilsem, yazsam, çizsem, senaryolasam, bestelesem, bloglarım için bir adet müessese müdürü, bir adet editör, bir adet büdütör tutsam, sonra da mümkünse bir kene tarafından ısırılmamayı başararak doğanın kucağında ölüp gitsem…

SIVIGLIAGRICOLTURA

Haziran 20, 2008 by metin

ziraat bankası und rossini’nin sevil berberi…

hadi bakalım. kurun alâkayı. quel mel dedirtmeyin.

böyle de iki satır cızıktırırım işte. klimasızlık bi yerlerime vurmuş halde…

lakin siz bilmecemi ciddiye alın. özellikle siz, ekmekçikız hanım.

bu arada müzik iyi gider -rossini’yi değil başkasını davet edeceğim sahneye. bu parçayı dinlemeden önce hazırlık yapın. şöyle ki: balkonunuz varsa balkona çıkın, yoksa pencere önünde berjerinize oturun, kendinize bi sade kahve yapın, sessizliğe gömülün. yok yok, olaganüstü harika bi musiki neşredeceğimizden filan değil, öylesine önerdim bu töreni. ne bileyim, bazen hoş oluyor böyle şeyler. (ha bu arada berberimizi de unutmayın!)

YATAY BİLGİ

Haziran 19, 2008 by metin

burada daha ne kadar öleceğim? 

yeryüzüyle gökyüzünün aracısı olarak bulutu haraca kestiğiniz yerde?

ben size alışamam. tehdit: koltuğunuzun bedeninizle dolmaması. tehdit: bir merdivenin uygunsuz konumu, gözüme saldıran güneş ışınlarında yüzünüzün yokoluşu. (…)*/**/***

(*) nilgün marmara, “metinler”

(**) cümleleri büyük harfle başlatınız.

(***) şuraya gidiniz.

DUR YOLCU! PASSİVE HANIM’I DİNLE!

Haziran 16, 2008 by metin

“dünyayı en iyi melankolikler okur”

ama melankoli hastalığına tutulmadığız başka bir mevsim gelene dek böyle düşünmekten bir zarar gelmez, muvakkat bir duruştan sonra segah makamına geçilir*

ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum* tekerlemesiyle yuvarlanıp gidiyorum hep yaşamıyor gibi ama tutsandı arkama yaslanacaktım bu ayaklar benim değil alın* diyecektim alın bu elleri hatta bu parmakları filan alın götürün çünkü sevdiğin nedir dediklerinde hep aynı cevap dökülür  dudaklarımdan bulutları severim şurdaki şurdaki şurdaki güzelim bulutları* şurdaki şurdaki sözünü la bas la bas diye söylemek öyle hoşuma gider ki çocuk gibi hadi maskelerinizi kuşanıp çoğaltın yalanları, hepiniz mezarız kendinizin*..üşüyorum ve bıktım inci küpelerden*

sonra bir takım güzellikler sustuk ve daha fazla saçmalamamaya çalışarak yağmurdan ve atlardan konuştuk.*

asla ağlamamalın der bir şarkı.*… hayır ingeborg iz bırakmaz insanı… ah ingeborg martı çığlıklarıyla bile olsa yırtılan ipek bir daha dikilmeyecek* hem kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya*

inandıkların kraliçe isabelle ve kral ferdinand’ın aşkı kadar gerçek ancak, mekkeli beatrice’i boşver. andaluzya sufileri mesela? onlara gönlünce küfreder… marsilya kıları, kuzey şehirleri, petersburg akşamları, flamenkolar, uçsuz garb rüyaları mı tek oyuncağın?

şimdi gidip beckett okuyacağım, beni de seyret tanrım! öfkemi devletle bir toprağa gömüyorum* ve bazen, yani sıkça bir bazen, tam otuz yıldır yaşadığı unutuyorum.

 

oyunun kahramanları sırasıyla, lale müldür & sezai beğ & sevgili cahit & bodler & n.m & füruğ ferruhzad & bi daha lale müldür & ingeborg & birhan keskin & gülten akın & pass & ah mü! & yine pass & hep pass.*

(*) oyunun kahramanları arasına metin beğ de katılmak istiyo! bi kenarda durup aort’a çıkan topları oyuna sokabilir isterseniz… bu yazıyı yazan passive hanım, sesimi duyuyor musunuz, hı?

…VE KİMSENİN İLGİ GÖSTERECEĞİNİ SANMADIĞIM BİR ANKET

Haziran 14, 2008 by metin

pi sayısı mı…

yoksa fi sayısı mı?

BİR CUMARTESİ ÖĞLESONRASI HİKAYESİ

Haziran 14, 2008 by metin

“mutlu insanların anlatacak hikayeleri yoktur.”

kim demişti bunu, unuttum. anselmo’nun yerinde tekrar karşılaştım bu laforizmayla.

ya kalabalık insanların? kalabalık insan birbaşına insan değil demek değildir. yalnız insan da öyle değildir. hem canım birbaşınalık da tekbaşınalık anlamına gelmez. bunlar hep birbirine karıştırılıyor. dış mihraklar tarafından.

mutsuz insana gelince… hikaye anlatmasını biliyorsa vardır hikayesi. hikayeler toplamını aşan birşeydir onun hikayesi. büyük h ile başlar. büyük i ile bitmez. bitmez bir hikayedir. bitmez tükenmez. ama sıkıcı olmayan. ya da “sıkılmak iyidir” düsturuna bağlı kalan. bilinmez bir hikayedir. anlatılınca değerinden birşeyler yitiren. dili ölü, kendisi canlı.

bu cumartesi sıcağında, evde, ben ve kedim ve tavşanım ve sokak köpeğim ve içimdeki uğultu, uçurum sesi, uzaklardaki düşsel yoldan geçip giden neşeli kamyonetler -içinde bıçkın şoförler ve çok şey görmüş geçirmiş fahişeler-, evet evet sıcak, akacak kanı damardan dışarı, açık havaya davet eden sıcak, eh işte bir mariachi içmek, sahil kasabasındaki tepede aşk acısından geberirken zıkkımlanılan bir mariachi, agavlı, limonlu, çöl kaktüslü, radiohead dinlemek, moody blues dinlemek, beethoven yedinci ve ardından sekizinci ve ardından dokuzuncu senfoni dinlemek, sesi sonuna kadar açmak, biber kızartması yaparak beni kıskançlıktan yamultan mahalle karılarını rahatsız etmek, konforlarını bozmak, bir çakı, bir bilek, kocaman bir silgi, bir hikaye…

- + / + - / + + / - -

Haziran 13, 2008 by metin

kavurucu sıcaklarla başkasının emrinde çalışma zorunluluğu biraraya gelince ortaya çıkan karışım ne fecidir, değil mi… buna başka sıkıntıları tuz ve biber ikilisi şeklinde eklediğinizde değmeyin keyfinize! işte ben o haldeyim şu sıra…

***

marcel proust, bernard pivot ve james lipton ve dahi taraf gazetesi deyince ne akla gelir? 20 soru tabii ki… ben halâ kendime o soruları soramadım vakitsizlikten. dünkündekinde, sevdiğim ve yakından tanıdığım bir insanın, ali saydam’ın yanıtları vardı. 

soru: hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

yanıt: bilmediğini bilene öğret. bildiğini bilmeyene akıl ver. bildiğini bilenin peşinden git. bilmediğini bilmeyenden kaç.

ben de hep söylerdim insanlar dörde ayrılır diye. demek ki onlara nasıl davranılacağı da dörde ayrılıyor… ayıralım bakalım! 

bu arada, o dördüncü kategoridekiler olmasa dünya ne şenlikli olurdu, öyle değil mi…

*** 

ya sizin hayat felsefenizi hangi sloganla ifade edebiliriz efenim?

EKMEKÇİKIZ HANIM, EFEKTÖR ERTUĞRUL İMER VE KORKMAZ ÇAKAR AMCALARIN YANINDAN BİLDİRİYOR

Haziran 5, 2008 by metin

radyo günleri

radyomuz sierra marka idi.
yeni çıkmış bir modeldi, nisbeten daha küçük, derli topluydu. hoparlörünün olduğu ön yüzündeki üst kısım ve tüm arkası, açık renkli ince örgü bir metaldi. dışını kaplayan sert kabı siyah renkliydi. bazı radyoların dışı mobilyalı olurdu. onlar daha pahalıydı, muhtemelen. bizimkinin dışı sert plastik gibi bir maddedendi, bakalit olsa gerek.
babam, o radyoyu almak için, memur bütçesini epey zorlamış olmalıydı.
japon markaları bilinmezdi, henüz.

akraba evlerinde gördüğüm diğer radyolardan hatırladıklarım grundig ve philips’ti.

çocukluğumun en keyifli anlarını o radyonun başında geçirdim: okul radyosu, çocuk saati, arkası yarın, radyo tiyatrosu, ajans saati… her zaman dinleyecek bir şeyler olurdu. kulağımı radyoya yapıştırır dinlerdim.

radyo ilk alındığında bulunduğumuz orta anadolu kasabasından, ankara radyosunun yayınını dinliyorduk. orta dalgadan. şimdi her türlü yayını fm bandından dinliyoruz ya, o zaman orta dalgadan, uzun dalgadan dinlerdik. kısa dalgayı karıştırıp, uzaklardaki yabancı dilde yayın yapan radyoları bulmaya, duymaya, anlamaya çalışırdık.
çalışırdım, çokluk.
bir de limon yerdim bol bol. önceleri teldolaptan, sonraları buzdolabından aşırıp, üstüne tuz döküp limonun keyfini sürerken, bir yandan da radyoyu kurcalardım.
yıllar sonra, annem radyonun hoparlör önü metalindeki sarı lekeleri gösterip “bak bunlar senin limonlarının izleri” demişti. doğru eğri, bilemem.

uzaklara, akraba ziyaretine gittiğimizde ankara, istanbul radyoları çok daha net dinlenirdi. dedem, yurttan sesler korosu dinlerdi. dayım, klasik müzik plaklarından kalan zamanda daha çok haberleri dinlerdi. babaannemlere malatya’ya gittiğimizde işin içine arap radyoları karışırdı. pek rahat radyo keyfi yapılmazdı, oradaki radyo daha çok süs nesnesi gibi dururdu. 

o küçük kutu, benim için dünyaya açılan ilk pencereydi.
hiç beklemediğim zamanda o günlerden sesler çıkagelir birden; zihnime o günlerin anıları doluşuverir:
çocuk saati’nin macera dolu oyunları, cumartesi günleri akşamüstü hiç kaçırmadan dinlediğim klasik müzik programı, radyo tiyatrosu sanatçılarının teatral sesleri, “şimdi haberler” anonsu, yaz akşamları günbatımına eşlik eden kırlangıç seslerine karışan fasıl topluluğunun yumuşak melodileri, üniversite yıllarımda ders çalışmaya eşlik eden fm radyosu müzikleri…

radyo günleri, nasıl ve ne zaman olduğunu anlamadan, geçti gitti.
televizyon hayatımıza girdi, internet baş köşeye kuruldu.
ne olduysa oldu.

şimdilerde, yeni türde bir radyolu günler var hayatımda. evde, mutfakta iş yaparken kendimi radyoya bırakıyorum, yine. o ne söylerse, dinliyorum. 

***
not: elimde, güzel bir eski radyo fotoğrafı var.
o fotoğrafı bloguma koyacağım, isteyen bir baksın.*

(*) hakikaten de karamel rengi bir yazı olmuş bu ekmekçikız hanım! ne güsel! davete icabetiniz ve emeğiniz için çok teşekkür ederim. benim aklıma da muazzez türüng’ün o kendine özgü çemenli sesiyle çığırdığı “çakmağı çak” türküsünü, pazar akşamları 18.50-19.00 arasında yayımlanan, içeriğini tam da şu anda birden unutuverdiğim milli piyango programını, ondan önce yayımlanan zeki müren’in “şoför kardeşlerim”li programını, ipana bilgi yarışmasını, orhan boran ve yuki’yi, uğurlugiller ailesini, cumartesileri sanırım 16.00′da yayımlanan dilek kutusu’nu getirdi öncelikle… bunlar çocukluk dönemimden kalanlar. gençlik dönemimden kalanları saymazsam olmaz: izzet öz’ün haftaiçi hergün öğleden sonraki programı, yavuz aydar ve şebla özveren’in gece 22.00′deki programları, ismail cem’in yenidenyapılanma atılımıyla trt2 ve trt3′ün ortaya çıkışı, o 500 gün içinde trt2′de yayımlanan muhteşem programlar (mesela geceyarısına on dakika kala yayımlanan, adını hatırlayamadığım roman okuma programı -ki arkası yarın’dan farkı, tek kişilik okuma idi)… ve tabii ki woody allen! ha bi de orson wells.

TAYAH!

Haziran 4, 2008 by metin

niye öyle bir başlık yazdığımı aşağıdaki yazıyı okuyunca anlayacaksınız. iki yıl kadar önce yeğenim bana e-mail ile göndermiş, lakin kaynağını belirtmemiş. yazarı her kimse tebrik ederim kurduğu bu hoş fantezi için.

***

yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir. şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.

nasıl mı?

camide uyanıyorsunuz. bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. 

tabutta doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar, torunlar hepsi hazır. arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.

doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. ne güzel, hazır maaş, hazır ev… altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. sağlığınız gittikçe düzeliyor. kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. 

bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe başladığınız gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz. ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. herkes karşınızda el pençe divan… 

vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler başlıyor. gittikçe zayıflıyor, forma giriyorsunuz. diğer hormonal aktiviteler artıyor fevkalade… aman ne güzel günler başlıyor…

derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. bu arada babanız ortaya çıkmış, “fazla çalıştın” diyor, “artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun…” keyfe bakar mısınız? okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor, ekmek elden su gölden bir dönem başlıyor. partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor. 

derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi yok artık…

günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar… mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. derken anneniz bir gün size süt verme kararı alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır. 

bir gün karanlık, ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok; bir kordonla besleniyor; sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz. küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz. ve günün birinde müthiş keyifli bir orgazm ile hayatınız bitiyor… 

nasıl ama!..