popülerliğinden midir nedir, burnu kaf dağına varmış dantellektüellerimiz onun adını pek anmaz. oysa her popüler olanın kalitesi düşüktür diye bir kanun mu vardır yani bilmediğimiz? hayır, bileğinin hakkıyla ünlenmiştir asaf’ımız. kendine özgü bir yol, bir türkü tutturmuştur, iyi de etmiştir. ondaki poetik zeka, şiirsel sözle aforizmik sözü bileştirmiş, hoş bir tat çıkarmıştır ortaya. dillere düşmesinin nedeni bence budur. kendisini saygıyla selamlarım. ruhu şadolsun. hem…
bu gürültü neden
sessizce sevmek ve yaratmak varken
sessizce bilmek ve görmek varken
bu gürültü neden
sessizce üşümek ve olmak varken
ölümle yüz yüze yaşamak varken
bu gürültü neden*
di mi ya!
ustamızın bir başka şiiriyle kapayalım bu mevzuu. soğuk yemek’in antimajiskül politikasından dolayı kendisinden özür dilemeyi unutmadan:
bir vapur sensiz geçmemeli aslında
bulutlara bakıyorum
onları görüşüm her zaman değildir
ne dense
her zaman geçen
ya bensiz bir gemi
ya da sensiz bir gemidir
nedense*
(*) özdemir asaf, “benden sonra mutluluk”, adam yayınları, 1984, ikinci basım, s.267
“ölümsüzlüğün zamansal sürenin sonsuzluğu değil de zamansızlık olduğunu anlayan kişi, şimdiki zamanda yaşamasına rağmen ebediyen yaşıyor demektir.” (wittgenstein)
***
kitap falımdan bunlar çıktı sabah sabah…
***
dün akşam trabzon hurması zıkkımlanırken boğulmak suretiyle cartayı çekmeme ramak kaldı… bu kadar yanıbaşımızdayken fersah fersah uzak olduğuna bizi inandıran ölüm, ne kadar da şakacı, değil mi?
***
birazdan hastaneye gideceğim. kendim için değil bu kez. gayrettepe’den koştur koştur kadıköy’e dönmem ve sıpamı dersane sınavına yetiştirmem gerek. “yaşamak değil ama bu telaş beni öldürecek” özdemir asaf usta!
***
leo bey acıkmış. toto hanım acıkmış. kara hanım acıkmış. cero hanım acıkmış. lisa hanım acıkmış. beyaz hanım acıkmış. iyi ki daha ayaktayım, yıkılmadım henüz!
***
bu saatte evde olmak ne tuhaf…
***
gadamer çok önemli birisi. dönüp dönüp konuşmalı onunla.
***
hadi bana eyvallah. daha köprü geçilecek. ayıya dayı denecek. gökten üç avokado düşecek.
yağmurun doğumgünü ne zaman, bileniniz var mı? ben onun ama kaç yaşında olduğunu biliyorum: birbuçuk milyar. hem tuzsuz gözyaşına ne denir: yağmur. bi de arap kızının dizleri uyuşmadı mı halâ, yazık değil mi ona? ayrıca yüreğinizi ıslatan yağmur nerede yağıyordur, şu kısacık şarkıda mı? soru yağmuru yağdırsam kızar mısınız, üstelik sırılsıklam ıslanmışken kendimce?
nasıl da saçmasapan konuşuyorum değil mi? öyleyse devam:
bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona
bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar*
bir şarkı dinliyorum. havanın ıslaklığına dolduruyorum notaları:
kör kuyularda merdivensizlik, denizler ortasında yelkensizlik nitedir, nicedir, biliyorum. benden iyi bilen var mı bilmiyorum.
nicedir unutmuşum saymayı bile günleri
dağılıp gitmişler herbiri bir yana
kuşlar gibi, onlar da
benimse ne gideceğim bir yer
ne de özlediğim bir şey var*
“artık eskisi gibi olamaz hiçbir şey”** –ne kadar bildik bir cümle. “siz, eski siz olamazsınız”** –ne kadar acımasız bir cümle. “inancınız yıkılır, düşünceleriniz değişir, insanlara güveniniz sarsılır; kendinizi tanıyamazsınız. geriye dönemezsiniz, dönüp de aradığınız sizi bulamazsınız. sizden giden sizsinizdir, bundan böyle huylarını, duygularını yadırgadığınız bir yabancı yaşar bedeninizde sizin yerinize. ona kolay kolay alışamazsınız.”**
uzun zaman şu şarkıydı dilimde gezdirdiğim:
“kırılmak budur işte. kırılırken öyle bir parçanız kopmuştur ki asla kaynamaz yerine.”**
sakatlanmak nedir hayatı gören gözünden tam, kimse benim kadar bilemezdi:
“öfke, hınç, keder söner, fakat damarlarınızda, açılan bir kapsülden sızan acı bir zehir dolaşmayı sürdürür sanki.”**
bir vapur daha kalkıyor iskeleden
ve yağmur hızlanıyor biraz
uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak*
bir şarkı daha dinliyorum, ruhum çırçıplak, korunmasız, üşümüş, yitik…
çok yorgunum. seyir defteri dipte hangi kayalıkların arasına gömülüdür kimbilir…
(*) edip cansever
(**) http://www.taraf.com.tr/makale/2778.htm
söz, bazen öyle gelir insana. hafifleteceğine kurşunlaştırır, ısıtacağına üşütür.
çıplak olmak ister bazen insan. sadece bellibelirsiz, boğuk sesler çıkarmakla yetinmek ister. cilalı bilmemne çağına daha çok vardır olsun ister. gururlu bir hayvan gibi soluk alıp vermekten, sadece ve sadece sessizce yaşamaktan; başlangıcın sonla buluştuğu çizgi üzerinde usul usul, adım adım ilerlemekten; bir taş, bir ağaç, bir bokböceği gibi sakin, varlığını sürdürmekten başka şey istemez olur. söz bazen çekilmez olur, fazla gelir, yanıltır, üzer, daha çok kanatır, daha cılk yapar yarayı. bazen dilsizleşmek iyi gelebilir insana. en azından, ağrıyı sancıyı çoğalmaktan alıkoyabilir.
benim kışım şimdiden çaldı kapımı. kapımın ahşabı pul pul olmuş. hiçbir nalburda kapı bandı filan da bulamıyorum aksi gibi. koca yaz gelip geçti de bir zımpara, bir boya, bir vernik alamadım. “kış, kış” diyorum, “özgür kıl bizi bir incelik masalından ve çocukluğun gümüş maşrapalarında biçimlenmiş düşlerin serin nemliliğinden.”* ama “bazen” -hele de kışın, bazı kışlar- “yanlış ve üzücü görünür herşey bize, / (…) / her sevincin kırıktır kanatları, / ve biz özlemle dinleriz uzakları / oradan yeni sevinçler gelir diye. // fakat gelmez hiçbir sevinç, hiçbir yazgı / dışarıdan bize. kendi benliğimize / mecburuz bakmaya, dikkatli bahçıvanlar gibi, / oradan çiçek gibi yüzleriyle / yeni neşeler, yeni güçler yeşerene dek.”** değil mi ki zaten “yeryüzünde birçok / yol ve sokak vardır, / fakat hepsinin / varacağı yer aynıdır. // gezip dolaşırken türlü şekilde / iki ya da üç kişi olursun, / son adımı ise / yalnız atmaya mecbursun. // bu yüzden çok faydalı değildir / hiçbir yeti, hiçbir bilgi, / yalnız başına yaptıktan sonra / zor olan herbir şeyi.”*** kış, rimbaud’nun dediği gibiyse, “rahatlıklar mevsimi”yse bile -ki benim için değil artık-, yine onun dediğince, “kıştan da korkuyorum.”**** çıkıp nicedir yalnız bırakılmış balkona bakıyorum ki, yaz çekip gitmemiş henüz, gitmemiş de “(…) sessizce seyrediyor / yaz kendi sonunu. // (…) kapatıyor yavaşça / büyük, yorgun gözlerini.”*****
bilmez miyim, adım gibi eminim: “çok kez, birçok kez / uykuya dalar kişi, uyandırır bedeni kendisini / sonra bir kez, yalnızca bir kez / uykuya dalar kişi, ve yitirir bedenini.”******
kış geldi. sürecek olan ne böyle, o mu? ve yeni bir laf öğrendim ben:
tâ bekey, ta key?*******
(*) st.john perse, “sözcükler denizi”, çev: mazhar candan, çizgi yayınları, 1986, s.51.
(**) hermann hesse, “seçilmiş şiirler”, çev: hilmi tezgör, altıkırkbeş yayınları, 1993, s.42.
(***) age, s.38.
(****) arthur rimbaud, “illuminations / cehennemde bir mevsim”, çev: erdoğan alkan, alaz yayınları, 1984, s.196.
(*****) hermann hesse, age, s.51.
(******) rené char, “seçilmiş şiirler”, çev: tahsin saraç, adam yayınları, 1983, s.38.
(*******) ne zamana kadar?
“yüreğimiz han kapısı gibi yirmidört saat
gönlümüz cennet bahçeleri kadar geniş
acılarla yar busesidir diye sevişiriz
ve yalnızlık sanatının ustasıyız, çok şükür”
öyle sevdiğim yönetmene böyle sevdiğim besteci yakışır zaten.
afrika anne öldü. en güzel ölümle hem de: şarkı söylerken. miriam makeba da eksiltti dünyayı işte böyle.
***
leo bey iyileşiyor. toto hanım’a komşuluk edecek iki ay kadar. akşamları birkaç dakika kucağımıza alıyoruz minti hanım’dan gizlice, mutluluktan deliye dönüyor.
***
hastane hastane turlamaktan bıktım artık. dün, kasıntılıktan uzak, ukalalık taslamayan, dobra, samimi, dürüst, sadece-doktor-değil-aynı-zamanda-insan bir hekime rastlamış olmak çok güzeldi.
***
hilmi yavuz’un bugünkü köşeyazısı okunası. yalan üzerine.
***
bir labirentte yolunu kaybetmiş fare sendromunu bilir misiniz?
***
çelebi bazen de böyle olur blog yazısı dediğin. beğenmezsen iyisini sen yaz, biz okuyalım.
daha önce -burada mı yoksa jazzetta’da mı nerede bilmiyorum- bir önceki hayatımda floransalı bir mesenin kedisi olduğumu söylemiştim. reenkarnasyona inanıyor muyum, ne evet ne hayır. biraz şaka yollu bir ifadeydi o ama hoşuma da gidiyor yani hem kedi olmak hem floransalı olmak filan. gelgelelim bir yandan da eskiden polonyalı, çek yahut macar olduğumu da düşünmüyor değilim doğrusu. özellikle orta avrupa ruhunu kendime yakıştırıyorum çokça.
niye anlattım şimdi bunları? çünkü bugün sabahtan beridir içimde chopin geziniyor. “piyanist” filmi dolanıyor ruhumun dehlizinde bi de ayrıca. e ben de otururum şunları çiziktiririm işte böyle fırsatını bulmuşken, çaktırmadan:
müzikteki şiiri, müziğin ve şiirin ötesinde düşünmeniz gerekir. o, müziği ve şiiri aşan, ikisinin büyülü sinerjisiyle uçmuş, uçuran bir haldir. her müzisyene nasip olacak bir ilahiliğe kavuşma imkânı değildir. solo çalgı için üretilmiş bir beste, sahibini bu konuda en şanslı aday yapabilir ama bu solo çalgı piyano olacaksa bir kez daha düşünmek gerekir. bir obua, bir çello, belki bir klavsen dururken piyano, çılgın olmasa bile cesur bir tercihtir -bu cümle piyanoya benim bakışımı değil, yaygın bakışı yansıtır. neyse, kelimelerin dipsiz uçurumundansa notaların kuyruksuz uçurtması yeğdir ve konu müzikteki şiir olunca diğer bütün besteciler bir yana, chopin (ve tabii ki bir de beethoven) bir yana diyerek noktayı -ya da hadi, virgülü- koyalım. evet, schumann’ın dediği gibi: “şapkalarınızı çıkarın baylar!”
bazen usulca, kimi gürültü patırtıyla, arada heyecanla, nadiren kederle, çoğun içgüveysinden neş’elice denizinize salıverdiğim bu kelime şişelerinin bazılarının tıpası çıkmış olabiliyor. o vakit bilin ki içine tuzlu su girmiş, hurufatı silip süpürmüş, bi güzel yuyup yıkamış, anlam ve çağrışım ve fikir ve duygu yüklerinden azat etmiş demektir. öyle durumlarda “meşaz”ımı familyasını bilmediğim bir denizkuşunun kanatlarına kondurmuş olduğumu varsayın. uçsun, uçsun, uçsun, gelip yuvanızın damına konsun. bacadan aşşağı sarkıtsın bir ince kavrayış ipiyle eğri büğrü iletimi.
ne biliiim. yazdım işte.
nasılsa okumayacaksınız. deminki yazıyı da okumamışsınızdır siz. hiçbiriniz yoksunuz bugün. hangi cehennemdesinizdir kimbilir.
“ama kalıcı nitelikteki dağınık monologlar, geceleri ve yalnızken oluşur, çünkü insanoğlu karanlık bir yaratıktır, yalnızca karanlıklarda kendi kendisinin efendisidir ve gün ışığında yeniden köleliğine döner…”
“bütün kitabın [malina'yı kastediyor -m], gecenin dağınık monologları gibi olması öngörülmüştü; gündüzleri şunu bunu yapan insan, kendine ancak bu monologlar içersinde gelir ve gerçekten düşünebilir. eğer gerçek olduğumuz bir zaman varsa, o zaman gecedir, gece tamamen yalnız kaldığımızda.”*
(*) bachman ile yapılmış bir söyleşiden. ingeborg bachman, bu tufandan sonra, haz/çev: ahmet cemal, metis yayınları, 1990
...rus ruleti:
ilk oyuncudaydı sıra. çekti tetiği. oyun çabuk bitti. ilk oyuncu şaşkındı. dünya bir sahneydi. sahne nasıl boşaltılacaktı? barut kokusu nasıl çıkacaktı? ses nasıl silinecekti kulaktan? nasıl önlenecekti kızıl sızıntı? öbür oyuncuya artık ne denecekti? öbür oyuncu nasıl duyacaktı? ilk oyuncu bütün bunları düşünemiyordu. ilk oyuncu yoktu. sıra ondaydı ve sıra kalmamıştı. / ayna, dedi ilk oyuncu. ayna koyalım şuraya hemen. karşılıklı iki ayna. sırsız olsunlar. sırra kadem basmaya yarar gibi gözüksünler. çoğaltsınlar dünyayı, sahneyi genişletsinler. oyuncular tanıyamasın birbirini, öylesine çoğalsınlar ki kim kimdi bilemesinler. / ı'ıh. biri ruhunu koydu ortaya. çıplak ruhunu. ayna gibiydi. sırsızdı. sırra kadem basmıştı. dünya çoğaldı. sahne genişledi. oyun zenginleşti. / yine de birşey eksikti. / eksik olan, barut kokusuydu. acımsı, hafif ekşimsi, geniz yakan. oyun eksik kalmamalı. oyun oyun olmaktan çıkmamalı. yoksa dünyanın bir anlamı kalmaz. yoksa aynalar ne işe yarar. kızıl sızıntıların delikleriyle kim uğraşır uzun uzadıya. kimin gözleri kararır. kim adları birbirine karıştırır durur. / www.fileden.com/files/2009/4/30/2424354/radioheadexitmusic.mp3
161109
NOW I GET UP -
FROM THIS BED -
NOW I OPEN THE WINDOW -
AND THE LIGHT COMES IN -
WITH THE WIND -
NOW I FEEL YOU -
YOU ARE SO FAR -
FROM HERE
/
IF ONE DAY YOU LEAVE -
AND NEVER RETURN -
IF ONE DAY I LEAVE -
AND DON'T COME BACK AGAIN
/
HOW VAST THE WORLD IS -
IT'S INFINITE -
YESTERDAY I HAD YOU -
IN MY ARMS -
AND TODAY -
LIKE A GRAIN OF SAND -
IN SOME UNKNOWN LAND -
YOU ARE HIDDEN FROM ME
/
IF ONE DAY YOU LEAVE -
AND NEVER RETURN -
IF ONE DAY I LEAVE -
AND DON'T COME BACK AGAIN
/
WHAT A SILENCE -
EVERYTHING IN SUSPENSE -
WHAT VERTIGO -
TO NOT SEE YOU -
I RESONATE -
LIKE A BELL -
I OPEN THE WINDOW -
AND YOU COME IN -
YOU COME IN...
www.fileden.com/files/2009/4/30/2424354/lhasaabrolaventana.mp3
http://loverisloser.wordpress.com/2009/10/08/vardir/
280410
[tears] //
where are the tears /
that you should be crying right now /
i see the world weariness /
in your eyes /
i hear your voice /
soft and sad /
yet your laughter rings /
like carillons of bells /
in my ears /
i feel your heart /
beat like the wings of the wild goose /
i smell your love /
on me /
i can still taste the tears /
that you should be crying right now. //
[pavan] //
and when she lies in need of care and comforting /
so as a child’s toy she is caressed /
and yet when cast adrift upon the changing tide /
so as a ship becalmed she lies at rest //
oh darling go to sleep /
for the night is young /
there are many songs /
yet to be sung /
oh but I will sing them all to you /
before the night is through //
www.fileden.com/files/2007/5/8/1058643/strawbstearsandpavan.mp3