metin bey konuk olarak yazmamı istediğinde panikledim biraz, hatta anlamazlıktan geldim bir süre, korkmuştum sanırım. insan kendi evinin dışına çıktığında ne yapacağını bilemiyormuş işte… hem düşündüm ve dedim ki kendime, sen şu anda sadece anneyken ne yazabilirsin ki “soğuk yemek“ için,
”çocuklar için ilkyardım” olmaz,
“0–6 yaş çocuklarıyla baş etme yolları” belki,
ya da “tarhana, ev makarnası nasıl yapılır” olabilir de yemek bloğu değil ki burası şekerim…
o da olmazsa “evde oturmaktan bazen çok bunalan kadın nasıl evdekilerin canına okur”… bu da güzel bir konu hani.
dünyan kadar yaşarsın aslında, dünyan kadar yaşarsın ve yazarsın.
çok şaşaalı bir hayatta olmayı ve oralarda yaşadıklarımı yazmak ister miydim peki, hayır aslında. ya da iş yaşamının zorluklarını, birbirlerine gülüp arkalarından “vay be, o terfiyi hiç hak etmemişti aslında” diyenleri mi, onlar da benim dünyamdan uzak olsunlar şimdi, en azından bir süre daha. bayram geliyor, bayramda gideceğim yerleri anlatmak ister miydim acaba, ama bizim buralarda bayram bayram gibi yaşanıyor ki, kaçan göçen olmuyor pek dışarılara. ve evin en büyüğü anannemiz de bizimle birlikte yaşadığı için evimiz misafirle dolup taşıyor. baklavalar, bütün bir gece uğraşılarak hazırlanan yaprak sarmaları ve mutfakta kahve yetiştirmeye çalışan bir nöbetçi gerekiyor bizim eve. bir de sabah kahvaltısına eşlik eden içli bir “müzeyyen senar” şarkısı olmalı yine bu bayram. hem oğlum da bayramda harçlık toplama telaşı yaşıyor şimdi, el öpme provalarını yapmaya başladı bile, onun bu hevesini kırmak olur mu? başucuma koyduğum yeni ayakkabılarımı giymezsem hele hiç olmaz. işte bu yüzden bu klasik bayramı da uzun uzun anlatmaya çok gerek yok gibi… herkesin bildiği, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpülen bir bayram benim yaşayacağım…
***
en iyisi en çok bildiğimi yazmak. yani kendimi… bildiğin kadar yaşarsın belki de, bildiğin kadar yaşarsın ve yazarsın…
***
yeryüzünde yaşayan milyonlarca insandan biriyim ben de… öfkeleri olan, alışkanlıkları, sevdikleri, kızdıkları, kızdırdıkları olan senin gibi, herkes gibi bir insan işte… bazen tek kişilik, bazen de kalabalık halde dolaşırım… bazen hiç durmadan şarkı söyleyen bir şarkıcı, sürekli alıp veren bir muhasebeci, sık sık kendini yargılayan bir hakim, ya da zaman zaman tüm kararlılığı ile kendini savunan bir avukatım. kimi zaman yemek pişiren bir aşçı, oyun hamurlarıyla oynamaya bayılan bir anne, emeğinin sömürüldüğünü hissettiğinde hemen greve giden bir işçi, söküklerini dikmeye çabalayan bir terzi, elleri, saçları boya olana kadar resim yapmaya çalışan acemi bir ressam, bazen mızmız bir çocuk, bazen de düşünen adam heykeli olurum… bunların hepsi benim işte, aynı senin gibi, herkes gibi…
yaşadığım şu zaman dilimini böyle mi hayal etmiştim bilmiyorum ama, kesinlikle olmak istediğim yerdeyim, bunu biliyorum. giymek istediğim ayakkabının içinde ayaklarım, nefes almak istediğim gibi küçük bir şehirde yaşıyorum, anneyim, kadınım ve mutluyum. basit, sıradan, gürültüsüz bir hayattı istediğim, buna sahip olduğum için de şanslıyım belki de. hayallerin kadar yaşarsın aslında, hayallerin kadar yaşarsın ve yazarsın….
sizin içinizdeki herkese de selam eder, iyi bayramlar dilerim…*
(*) heh heh! funda hanım google emmi’ye müracaat etti, “metin, çokhücreli bir tür soğuk yemek canlısı” yazarak kutucuğa… ve buldu sorunun cevabını! yukarıda okuduğunuz yazı, bu arayışın mutlu sonucudur efenim. hoş, latif, dingin bir yazı, di mi? anlaşılıyor ki funda hanım kendisiyle son derece barışık biri. ne güzel! içbarış önemli; o olmayınca kızgınlık, öfke gibi duyguların bile tadı yok! yazarımıza teşekkür edelim haydi hep beraber, bayram öncesi bizi içbarışa davet etmek nezaketinde bulunduğu için.
herkese, kendi kendisiyle bayramlaşma fırsatı sunan bir bayram dilerim.
