YURTTAN SESLER

son beş yazının beşi de tümüyle alıntıdan ibaret, görüldüğü gibi. başkalarının sözlerini aktarmanın o sözleri tümüyle onaylamak anlamına gelmediği de çok açık. nitekim mesela eleştirel günlük arkadaş itirazında haklı bence de. geçmişten ya da bugünden, dünyadan ya da kendi ülkemden, şu ya da bu alandan, hiçbir “büyük” ya da “ünlü”nün hiçbir sözü dokunulmaz değildir benim için. grinin tonlarına yaşam/ifade hakkının tanınmadığı her düzen, kendi alanında ve toplamda totaliterliğin kapısını çalar. kaldı ki bağlam da önemlidir, alt ve yan anlamlar da, çağrışımlar da, sözün sahibinin hayatıyla sözü arasındaki ilintilerin oluşturduğu arkaplan da… vs vs.

***

blogistana geri döndüm de, hoşnut değilim bundan pek. üstelik de sağlığım da yerinde değil artık. neredeyse her allahın günü doktor doktor geziyorum. niye yazıyorum ki? okuyanlara bir faydam mı var? kendime bir faydam mı var? blog yazmak zaten fasafiso bir iş bence, öyle pek de önemsenecek, hele de büyütülecek birşey asla değil. kendi aramızda eğleniyoruz, hepsi bu. “düşün”enler için özellikle yüz yıldır son derece tehlikeli ve ruh karartıcı hale gelmiş olan, faşist zihniyet ve ruh halinin su götürmez biçimde başat ve egemen olduğu böyle bir ülkede yazmak, bütün bunların ötesinde çok da sakat bir iş, 301′ler, şunlar bunlar… bir de hakikaten zamanınızdan çalıyor blogçuluk -zaten son derece kısıtlı olan zamanınızdan. ne veriyor karşılığında? bir ölçek keyif, bir tutam dostluk simülasyonu, bir kaşık bal. sosyalleşiyorsunuz belki sanal olarak. şişik egoların, zaafiyetlerin, yırtık maskelerin oyun alanında dolanıp durmanın ne alemi var peki? güzellikler yok mu? elbette var, hem de bayağı bi çok var. ama onlara ulaşacağım derken kendinizi harap, dahası ziyan etmenin lüzumu ne?

bu konuda ruh halim pek bir dalgalı şu sıra. boyun fıtığının dayanılmaz ağrıları mı böyle yaptı beni, bilmiyorum artık. üstelik minti’nin de ön sağ patisindeki parmak kemiklerinden biri kırılmış, röntgenini çekti doktor, ilaç verdi, altı hafta evden dışarı adımını bile atması yasak. stres dizboyu.

***

bloğun adını “sade suya tirit” diye değiştirsem mi acaba?

***

gene estiler bana. hayırdır inşallah diyelim. ya da siz bana bakmayın.

10 Yanıt to “YURTTAN SESLER”

  1. candan Diyor ki:

    ne bakıcam be, size belediye baksın Metin Beyyyy!!! :)))))))

    hiç ciddiye almıyorum bu yazdıklarınızı bilesiniz. ama ciddiye alınması gereken hayât[lar]ımız var, bu doğru. kimin, nerde, hangi kelimeyle bi yarayı sardığını bilemezsiniz ama siz kelimeleri bilensiniz. insanları ciddiye alan, hayâtı da ciddiye alır, birini seven diğerini de sever.. ben daha size ne d’eyim..

    sade suya tirit işini sevdim. valla! iddiâsız ve fekât şirin.

    haa bi de, halid kişisi’nin selâmı var. bildiniz mi? hani buralardan edindiğimiz müstesnâ kişilik! :D
    bu yazıyla ilgili tekrar düşünmenizi de sağlar kimbilir..

  2. ekmekcikiz Diyor ki:

    “Sade suya tirit” başlığını ben de beğendim. Daha az yük taşıyor üzerinde ki, bu bence daha çok hareket alanı sağlar.

    Blog yazmakla ilgili dediklerinizin çoğu doğru. Evet, vakit alıyor, evet bi çeşit sanal sosyalleşme, evet kime ne, neye yarıyor ki… Yine de kendi adıma yazmaya inatla devam etmek istiyorum. Bloglarımız bize ait krallıklar sanki. Sadece bu bile yeterli ve önemli.

    Bence, şu boyun ağrıları sizi bu kadar karamsar yapmakta etken olmalı. Üstüne bir de o ağrıları artıracak şekilde oturup, klavye ile iş yapmak daha da sıkıntı verici. Arada kalkıp gezip dolanın, egzersiz yapın. Kendinizi daha iyi hissedersiniz. (Bilmiş doktor Ekmekci konuştu, zaten biliyorsunuzdur bunu, pardon.) :)

  3. Obli Vious Diyor ki:

    bloğun adını “sade suya tirit” diye değiştirsem mi acaba?

    Bu deyimde bir gariplik var diyordum hep..

    Sundan dolayi imis:

    tirit: {TDK’dan}

    1 . Et suyuna kızartılmış veya bayat ekmek konularak yapılan yemek.

    2 . Yemeğin suyu.

    3 . sıfat, halk ağzında Yaşlı ve zayıf (kimse).

    Simdi anladim neden oldugunu.. ‘Tirit’ zaten su –yemegin suyu. Ya da, bu suya katilan ekmekle yapilan bir yemek.

    O yuzden, bence, “sade suya tirit” biraz sorunlu..

    Blog yazmak konusuna gelince.. Bir defa kaniniza bulasti. Kolay cikamazsiniz bence.

    Ustelik, beyan ozgurlugunuzu kullanmanin en zahmetsiz yollaridnan birisi.

    Ne diye vazgececeksiniz?

    Blogistandaki havanin biraz degismesi mi?..

    Bu tur seylerin de mevsimler gibi seyri var.. Duzelir bence.

    Boyun fitiginiz icin gecmis olsun. Cektirmek yoluyla (gecici olsa da biraz rahatlamak) isterseniz, yetenegine itimat ettigim birisini onerebilirim.

  4. ekmekcikiz Diyor ki:

    Obli Vious Bey,

    “Sade suya tirit” tam dediğini anlatan bir deyim.
    Hani alıntıda diyor ya, tirit “et suyuna yapılır” diye, işte onu sade suya yaparsanız, et suyunun lezzetini ıskalamış olursunuz.

    Bence, siz bu deyimin anlamını pek güzel biliyorsunuz da, ben gibi bir sazan atlasın diye anlamazdan geliyorsunuz.
    :)

  5. metin Diyor ki:

    Ekmekçikız Hanım,

    Ha sade suya tirit, ha soğuk yemek -”yük taşımak” açısından yani. İkisini de sofraya getirmemek lazım!

    Bloglar birer krallık mı yoksa derebeylik mi, onu da bi düşünelim isterseniz!

    ***
    Boyun ağrıları, evet ama sadece boyun ağrısı değil dışavurumu boyun fıtığının, çok daha beter bi durum bu. Dediğinizi doktor da dedi (ikiniz de sağolun). İlaç tedavisi, iki kez geçirilen operasyonlar, yakında başlamam gereken fizik tedavi, egzersizler, sonra belki daha fenası… bunlar da cabası işte. Ayrıca bel fıtığı da çıktı. Böbrek taşlarım da milim kıpırdamadı nerdeyse. Zıçtık diyeceğim, fazla Leman ekolü olacak.

    Neyse bakalım, zaman ne getirir ne götürür.

  6. metin Diyor ki:

    Obli Vious Bey (halâ alışamadım!),

    Tiriti ilk anlamında kullandım tabii ki. Daha doğrusu deyim öyle zaten.

    İyi dileğiniz için siz de sağolun. Hele doktorcuğum biraz daha deneme tahtası olarak kullansın beni de, ondan sonra hiç çare bulamazsam o dediğinizi yaptırayım. Acayip tırstım ben bu boyun fıtığı meselesinden zaten. Neredeyse Bilmemkaçıncı Louis olasım geliyor -o derece yani!

  7. Obli Vious Diyor ki:

    Ekmekcikiz hanim,

    “Sade suya tirit” tam dediğini anlatan bir deyim.

    Ben hala daha emin degilim.

    Hani alıntıda diyor ya, tirit “et suyuna yapılır” diye, işte onu sade suya yaparsanız, et suyunun lezzetini ıskalamış olursunuz.

    Tanimda, ‘et suyuna (kizartilmis) ekmek eklenerek yapilan yemek’ veya ‘yemegin suyu’ diyor. Bundan benim anladigim, ’suyuna’ degil, ’suyundan’ yapildigidir.

    Fakat, ote yandan, aslini arayacak olursaniz, TDK’nin tanimi da cok isabetli olmayabilir:

    Malum, ‘tiridine bandim’ diye bir turku vardir ve (mecazi ikincillerini bir yana birakacak olursak) buradaki anlami, ‘yemegin suyuna banmak’ olsa gerektir.

    Chompsky’nin computational linguistics ekolunden istifadeyle, dile bir cebir denklemi gibi bakabiliriz.

    Bu durumda,

    ‘yemegin suyu’ == ‘tirit’

    esitligini elde etmis oluruz.

    Yukaridaki ’sade suya tirit’ denkleminde ‘tirit’ degiskeninin yerine degerini yazdigimizda ’sade suya yemegin suyu’ ifadesi ile karsilasmis oluruz ki, bana pek de anlamli gelmiyor.

    Ne dersiniz?

    Bence, siz bu deyimin anlamını pek güzel biliyorsunuz da, ben gibi bir sazan atlasın diye anlamazdan geliyorsunuz. :)

    Yok. Kimblir siz kiminle beni karistiryorsunuz. Benim oyle seyler yaptigim gorulmemistir.. :)

  8. Obli Vious Diyor ki:

    Metin bey,

    Hele doktorcuğum biraz daha deneme tahtası olarak kullansın beni de, ondan sonra hiç çare bulamazsam o dediğinizi yaptırayım. Acayip tırstım ben bu boyun fıtığı meselesinden zaten. Neredeyse Bilmemkaçıncı Louis olasım geliyor -o derece yani!

    Uzun yazacagim, haberiniz olsun.

    Benim bir tanidigim var: Avrupa yakasinda, Avcilar’in arkasinda, Bahcesehir’de az daha ilerde, Hosdere’de. Tanidigim derken, onun meslegi/yetenekleri yuzunden taniyorum. Yillardir (birkac onyildir) da tanirim –ismini, izin almadigim icin yazmiyorum.

    Olaganustu bir kirik-cikicidir. Artik yaslandim diyerek, kiriklara bakmiyor pek. Fakat, cikiklar ve fitiklar konusunda hayli/cok iyidir. hem ocakli hem de mekteplidir. [Sayilir. Cunku spor akademisinde bu islere bakti kac sene. Aslinda diploma almak icin o isi yapti; cunku etraftaki doktor taifesi cekemiyordu adami ve ikidebir ihbar filan ediyorlardi. O da gitti diploma aldi.]

    Kisa bir iki anekdot:

    Bir yakinimin cenazesinde, hayli zamandir gormedigim birisine rastladim. Rastladim, ama tanimak kolay olmadi. Adam, –literally ve resmen– iki buklum. Sordum. bel fitigi oldugunu soyledi. Ben de ona seni hemen Hosdere’ye gotureyim dedim. Filmlerinin filan yaninda olup olmadigini sordum (bahsettigim kisi film olmadan genelde elini surmez de). Yaninda yokmus; ertesi gune sozlestik. Ertesi gun, yolda bir yerlerde bulustuk. Gittik adamin yanina.

    Kisa bir hosbesten sonra, bizim hastamiza ceketini cikarmasini soyledi –isten cikmis ve takim elbise gelmisti cunku. Bizimki, biraz saga sola kivrandi, bana ‘yardim et gozleriyle bakti’ ben de ceketi cikarmak icin yardim istedi sandim. Davrandim ki, meger belinde silahi varmis –onu caktirmadan almami istiyormus :)

    Neyse, hallettik. Ceketi de gomlegi de cikardi. Cikikci, bizimkine elini dahi surmeksizin sirrak diye (kesin bir dille) “benim sana yapacak bir seyim yok” demesin mi?

    Basimdan asagi kaynar sular dokuldu..

    Hadi, ben onca yolu kalkmis gelmisim dert degil. Bizimkinin de gelmesi dert degil diyelim; ama bizimkine onca umit vermisim, methetmisim ve el dahi surmeksizin yuzgeri ediliyoruz..

    Afalladim. Ve, kizdim biraz da. Ama, kizmak isi halletmeyecek. Bizimkinde silah da varmis.. Olayi buyutmege gelmez.

    Ya Sabir!

    Cikikciyi cektim bir kenara: “Yahu, adama en azindan bir iki el sursen de, ondan sonra ne diyeceksen desen olmaz miydi?” fila cinsinden sitem/serzenislerde bulundum. Ve, neden hemen oyle kestirip attigini sordum.

    Meger basit bir sebebi varmis: Bizimkinin bel fitigi (tutulma) gecmek uzereymis. Bu safhada el suremezmis. Daha beter olmak ihtimali varmis. O yuzden, agrilar baslar baslamaz, tutulma henuz taze iken gelmesi gerekiyormus.

    Ah soo…

    Iceri gectik. Kizgin, saskin, umitsiz ve agrilar icindeki bizimkine durumu izah ettik… tekrar nuksettiginde derhal gelmesi gerektigini de soyledik. Ayrildik.

    Aradan bir ay kadar zaman gecti.

    Anlasilan tekrar nuksetmis. Ve, oraya gitmis ve tamir olmus ki, bana acti telefonla tesekkur uzerine tesekkur etti..

    Bu hikaye bir ‘authentic passenger story’dir [ex-lufthansa slogan]..

    Boyle daha cok var… benim bizzat sahit oldugum, esden dosttan duydugum..

    Yazmaga kalksam basli basina bir blog olur :)

    Diyecegim o ki, ben –kirik cikik vb.den hayli nasibini almis bir kisi olarak– ortopedistlere (cerrahi haric) pek de fazla itimat etmem. Fizik tedavi uzmanlarina da.

  9. Obli Vious Diyor ki:

    Az kalsin unutuyordum: Bana, ismin ve soyadimla hitap etmeniz biraz fazla resmiyet olmuyor mu?

    ‘Obli bey’ deseniz kafidir :P

  10. metin Diyor ki:

    Efenim çok teşekkürler anlattığınız için. Şu anda ortopedi ve beyin cerrahi klinikleriyle değil, algoloji kliniğiyle içli dışlı durumdayım. Hele oradan bir sonuç alıp alamayacağımı anlayayım, ona göre davranırım. O dediğiniz şahıs belki benim de derdime derman olur, kimbilir… Konvansiyonel tıbba oldum olası güvenmemişimdir, ama n’aparsınız işte… Bi bakalım n’olacak…

Yorum Yapın